close
Medine de ziyaret yerleri-3
#umregünlükleri

Medine de ziyaret yerleri-3

Bu yazı umre serisinin son yazısı olacak. Sürekli aklıma gelen anılar yüzünden bilgi vermemekten çok korkuyorum. Çok şükür öyle olmadı, her yazıya bir anı bir sürü islam tarihi sıkıştırdım. Böyle düşünüyorum, çünkü sizin Mekke ve Medine’yi yaşamak için benim anılarıma değil, orada yaşanmış olayları bilmeye ihtiyacınız var. Öyle ki yaşayanları tanımaya her ayrıntısını öğrenmeye ihtiyacınız var. Yoksa bir turistin Eyüp Camii’ne gelip eşarbı bacaklarına dolamasından ne farkı kalır ziyaretinizin? Ya da ona Eyüp as’ı anlatmadan bu camii’ye muhabbetle bakmasını nasıl sağlayabilirsiniz ki? Hadi o zaman Medine’de son günümüz, doya doya gezelim hazırsanız 🙂

7)Uhud Dağı ve Okçular tepesi

(null)
Uhud savaşını bilmeyen var mı aramızda? Bir kısa özet geçmeli miyim acaba? Bedir savaşında yenilen müşrikler, intikam almak üzere yola çıkıyorlar. Bunun haberini alan efendimiz bir rüya üzerine Medine’yi içerden savunmak istiyor. Ancak Bedir Savaşı’na katılmamış bazı gençler ısrarla müşriklerle çatışmak istiyor ve galibiyet göstereceklerine inanıyorlardı. Zaten son duruma göre de açık bir savaş olması gerekmişti. Uhud Savaşı’nda Resûlullah, Abdullah b. Cubeyr komutasında bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına yerleştirmiş ve onlara, “Bizim onları yendiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimizi görseniz dahi bize yardıma koşmayın!” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Buna rağmen, müşriklerin bozguna uğradığını gören bu okçuların birçoğu “Ganimet! Ganimet!” diye bağırmaya başlamışlar, Abdullah b. Cubeyr, onlara Hz. Peygamber’in emrini hatırlatmışsa da, dinlemeyip savaş meydanına inmişlerdi. Arkadan dolanan düşman süvari birliğince etrafı sarılan sahabe, iki taraftan da sıkıştırılmıştı. Kur’an’da anlatıldığı üzere ”Onlar arzuladıkları galibiyeti gördükten sonra za’fa düştüler, (Peygamber’in verdiği) emir konusunda birbirleriyle çekişip isyan ettiler. Kimi dünyayı istiyordu, kimi de ahireti istiyordu. ” . Okçuların yaptığı bu hata kazanılmak üzere olan Uhud savaşında tam 70 şehit vermemize sebep olmuştu. Ve komutanları Abdullah ile birlikte yerlerinden ayrılmayan okçular “Biz Allah’ın Resûlü’ne itaat edip, yerlerimizde durur, onun emrini terk etmeyiz” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir. İşte Uhud, sahabe için büyük bir imtihan, büyük bir dersti. İki zırh birden giymiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber bu savaşta yaralanmış, mübarek dişi kırılmıştı. Komutanlarıyla birlikte sebat eden bu şehitlerle birlikte, Hz.Hamza da şehit düşmüştü. Şehit düşmekten daha vahim bir ölüm düşmüştü mübarek Hamza’nın kaderine. Vücudu parçalanmış, kulakları kesilmiş, kalbi yerinden çıkarılmıştı. Uhud’un daha bilmediğimiz o kadar çok acı hatırası var ki.

İbn İshak der ki: Müslüman okçuların yerlerinden ayrılma­ları büyük bir darbe oldu. O gün büyük bir imtihan, mal sevda­sına kapılanlarla kapılmayanların seçim günüydü. Yüce Allah bazı müslümanlara şehitlik mertebesini ikram etti. Öyle bir an olmuştu ki, müşrikler Hz. Peygambere yaklaşmışlar, ona taş atmışlardı. Hatta bu taşlardan biri onun mübarek dişini kır­mış, dudağını ve yüzünü yaralamıştı.Bu sırada da süt dişlerinden ikisi düştü. Bir çok mü´min canla­rı pahasına onu korumaya çalışırken, müşrik askerler de O´nu öldürmek için bütün güçleriyle uğraşıyorlardı.Bunlardan biri de Musab bin Umeyr idi. O heybeti ile efendimize benzemesi sebebiyle müşrikler tarafından şehit edildi. Musab’ı öldüren müşrikler onu Efendimiz sanıp ” Muhammed öldü” diye bağırmaya başladılar. Az önce bahsettiğimiz acı hatıralardan biri de biri de Mekke’nin en zengini olan Musab bin Umeyr’in ölü bedenine örtecek bir örtü dahi bulanamamasıdır. Düşünebiliyor musunuz? Mekke’nin en zengin adamı, ahlaklı bir sahabe ve kutlu bir şehit olmasına rağmen bu dünyada üstüne örtecek bir parça bez bile bulamadan göçüp gidiyor.
Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz. Peygamber: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek düşman saldırılarından dolayı sığındığı ve âdeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık dağa vefa gösteriyordu. Uhud tepesine çıktığınızda tam karşınızda okçular tepesi kalacak. Uhud savaşı tam bu tepede gerçekleşmiştir. Uhud dağına çıkmak Mekke’de ki dağlar kadar zor değil. Hayli aşınma geçirdiği için yaşlı genç demeden herkesin rahatlıkla çıkabileceği bir mesafede. Buraya çıktığınızda tüm gürültülerden sıyrılıp, aheste esen bir rüzgarı hissedeceksiniz. O Arabistan sıcağı aşağıda kalacak. Tepede yüzünüze vuran rüzgar ise size sadece savaşın vehametini, askerlerin imtihanını, Hamza’nın öldürüşünü, Efendimiz’in kırgınlığını anlatacak.

8) Hz.Hamza ve 70 şehidin kabri

(null)
Kabrini de anlatacacağım muhakkka ama önce akıldan çıkmayacak olayları anlatmak niyetindeyim. Uhud savşından sonra evlerine dönen halkı elbetteki karşılayanlar vardı. Bunlardan biri de hiç şüphesiz Efendimiz’in halası, Hamza’nın kız kardeşi Safiye idi. Safiye dönenlerin olduğunu görünce ilk karşısına çıkan sahabeye, Rasullallahı sordu. İyi olduğunu öğrenince Hamza’yı sordu. Oysa haberi gelmişti Hamza’nın. Sonra Hamza’yı görmek istedi. Efendimizin izin vermedi ama o ısrarcıydı görecekti. Kardeşinin parçalandığını gören Hz. Safiye’nin gözleri dehşetten adeta yuvasından fırlar. Efendimiz mübarek elini onun göğsüne koyarak dua eder. Sakinleştiğinde sessizce gözyaşı döker. Sabır, sükunet ve tevekkülle, “Biz Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz” der. Efendimiz sevgili halasının metanetinden hoşnut kalarak şu müjdeyi verir. “Cebrail Aleyhisselam geldi. Melekler katında Hamza’nın, Allah’ın ve Rasulü’nün aslanıdır diye yazıldığını haber verdi.”

İşte Allahın Aslan’ı Hamza bugün Uhud dağı ile Okçular tepesi arasındaki alana defnedilmiştir. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili olan bu kabirde onunla birlikte şehit olan 70 sahabe daha burada yatıyor. Kabirlerinden gelen o muhteşem kokuyu hissetmemek mümkün değil. Umarım kokuyu alma fırsatınız olur.

9)Mescid-i Kıbleteyn

(null)
Artık tekrar mescitlere dönelim. İslam’ın ilk yıllarında namazlar, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya doğru kılınıyordu. Peygamber Efendimiz Kıble’nin Kâbe olmasını, yani namazların Kâbe’ye dönülerek kılınmasını çok arzu ediyor ama bu konuda Allah’tan gelecek emri bekliyordu. Hicretten 18 ay kadar sonra Şaban ayının 15. günü (Berat Kandilinde) efendimize, öğle veya ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada, ikinci rekatın sonunda aşağıdaki âyet-i kerime indi: “… Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde hemen Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”

Bu ayet tam namaz esnasında indiği için ilk iki rekat Mescidi Aksa’yı son iki rekat Mescid-i Haram’ı kıble alarak kılınmıştır. Bu yüzden bu mescide iki kıbleli mescit anlamına gelen Kıbleteyn adı verilir. Çok şükü burada herhangi bir ekşın yaşamadan Cuma mescidine geçivermiştik.

10)Cuma mescidi

(null)
Adından da az çok anlaşılacağı bir hikayesi var bu Camii’nin. Peygamberimiz Medine’ye gelirken durduğu Rânunâ adı verilen yerde, öğle namazı vakti gelmişti. Burada yanında bulunanlarla birlikte Cuma namazı kıldı ve hutbe okudu. Peygamberimizin ilk kıldığı Cuma namazı budur. İlk okuduğu hutbe de burada okuduğu hutbedir. Ranuna adı verilen bu yere ilk cuma namazı kılındığı için cuma mescidi adı verilmiş.

11) Fetih mescidi ve Yedi Mescidler

(null)
Bu mescitlerin olduğu alan Hendek savaşının yapıldığı yerdir. Zamanında yedi ayrı yapılan mescidlerin üç tanesinden haberdar olan yok. Geri kalan dört tanesinden biri Fetih mescidi.
Bu mescit için iki rivayet var. Bunlardan biri Hendek savaşında Efendimizin çadırının burada olduğu yönünde. Diğer ise efendimizin burada Müşriklere beddua ettiği, üç günün sonunda duanın kabul olduğu yönünde. Ben ikisinin de yüksek ihtimalli olmasından halli ikisine de iman ettim. Bu açıdan bakıldığında mescide duaların kabul olunduğu mescit diyenlerde yok değil tabi =)

Yedi mescitlerden, ikincisi Selman Bin Farisi, üçüncüsü Hz.Ömer mescidi, dördüncüsü Sa’d bin Muaz yada Fatımatü’z-Zehra Mescididir. Burayı ziyarete gittiğiniz sırada hocanız zaten tek önemli yerin Fetih mescidi olduğunu söyleyip çok vakit kaybetmeden inmenizi söylüyor. Çok küçük olduğu için bu mescitlerde namaz kılan yok, geneli dua edip ayrılıyor. Fakat İranlılar akın akın mescide gidip sıra sıra namaz kılıyorlar. Sebebini Selman Bin Farisi’nin İranlı olmasına bağlıyorum açıkçası.

12) Medine Müzesi

Son ziyaret günümüzde son bahsettiğim üç mescidi gezip servisten müze’nin önünde indik. Hocamız buranın tarihi eşyalar barındırdığını haritalar ve eski görünüme ait fotoğraflar olduğunu söyledi. İki kat aşağı inerek ulaşacağımız bu müzeye malesef ben hava basıklığından dolayı giremedim. Mekke’de yaşadığım zor hastlığı iyi bir şekilde atlatmış değildim, bu yüzden Ravza’ya da yalnızca üç kere girebildim. Yine de söylemek isterim ki mesele ne Ravza’ya girmek ne tüm buraları gezmek. Mesele sadece yürekten bir muhabbet ile onları anmak, onları anlamak.

13)Hurma Bahçesi

(null)
Bahsettiğim tüm ziyaretler artık bitmişti. Medine’de son gecemizdi Bir gün sonra akşam namazıyla buradan ayrılacaktık. Bu yüzden artık hurmalarımızı almamız gerekiyordu. Turlar zemzemlerinizi sizin yerine havalanına kadar taşıyorlar. Zemzem görevi tura ait. Ama hurmalarınızı kendiniz alıyorsunuz. Bu yüzden uygun fiyatlarla satıldığını düşündüğüm Hurma bahçesini ziyaret ettik. Burası belli bir yer değil, Medine Hurma’nın memleketi olduğu için bir çok Hurma bahçesi adında yer mevcut. Biz hangisine gittik bilmiyorum çünkü akşam üzeri gittik. Yol boyunca hocamız hurmanın özelliklerini ve faydasını anlattı. En çok şaşırdığım bilgi, dişi ve erkek hurma ağaçlarının olduğuydu. Kadın hurma ağaçlarının yaprakları aşağı doğru erkek hurma ağaçlarının yaprakları şahlanmış gibi duruyordu. Bu temsilen insana benzetiliyordu. Yani hanımların vücutlarını korumak için eğilerek kapatarak durması ve erkeklerin güç timsali oldukları için şaha kalkar gibi durması. Ve erkek hurma ağacının erkeklere, dişi hurma ağaçlarının da hanımlara doğurganlık konusunda hayli faydası olduğu söyleniyor. Üstelik hurma ağaçlarının ömrü dolduğunda kesinlikle kesilmez, yok olana kadar yakılırmış. Çünkü ondan çıkan koku hem şifa hem de yeni hurma ağaçlarının olmasına yardımcı olurmuş. Üstelik hurma ağaçlarının insanlara benzetilmesinin bir örneği de, hurma bahçesinde erkek hurma ağacının yanına erkek hurma ağacı dikerseniz meyve vermez küsermiş. Bahçeyi bir erkek bir dişi bir erkek bir dişi şeklinde yapılandırmaları gerekirmiş. Daha da garibi, eğer bir erkek hurma ağacının yanına iki kadın hurma ağacı koyarsanız erkek hurma ağacı yanmış gibi kururmuş. Mesajı aldınız inşallah? 🙂

Hurma bahçesinin benim için yeri çok başka. Aslında anlatmayı düşünmediğim bu hikayayeyi de sizinle paylaşmak istedim. Hiç üşenmeden günlerdir upuzun yazıları okuyan dostlarımdan bunu da saklamak istemedim. Hurma bahçesine giderken bile ağlayan bir babaannem vardı. Ben ise geldiğimden beri sadece ilk ravza olayımda hüngür hüngür ağlamıştım. Ama bu saatlerde değil dakikalarca sürmüştü. Buraya giderken bununla dalga geçiyor ve inceden inceye kendimi eksik buluyordum. Acaba ağlayamadığım için imanımı sorgulamam gerekir miydi? Daha sonra hurma bahçesine vardık ve bizim peşimize Nihat Hatipoğlu bahçeye girdi. Bir lüks araç, yanında birkaç şık giiyimli adam ve bir anda tüm uhrevi ortamın dağılması. O kadar sinirlenmiştim ki ve bir de Hatipoğluyla sürekli dalga geçtiğim için onu ciddiye alamıyordum. Herkes onun etrafına toplanırken ben kenara doğru geçip toplananlarla dalga geçmeye başladım. Daha sonra biz hurmalarımızı almaya pazarlığımızı yapmaya geçtik. Döndüğümde ise Hatipoğlu sohbet veriyordu. Hocamız grubun diğer üyelerini beklememiz gerektiğini söylemişti. Sohbeti dinleyerek bekleyeceğimi söylediğimde bana ya gel bana sana sohbet veririm diyerek o da Hatipoğlu hakkındaki fikrini az çok belli etmişti. Ama ben hatalı aciz küçük bir kız çocuğuydum. Küçük de sayılmazdım, yaş 20 idi işte 😀 Da o kocaman bir umre hocasıydı onun böyle nefsi cümleleri olamazdı. Bu yüzden onun sözünü dinlemedim ve sohbeti dinlemek için bir taşın üstüne oturdum. Hoca Hamza’yı anlatıyordu, Vahşi diyordu hiddetleniyordu, Hamza diyordu kırgındı sesi, Efendimiz’in adı geçince oluşan sessizliği ise yürek yaralıyordu. Ben son birkaç gündür hiç bu kadar hissetmemiştim yüreğimin sızısını. Farkındaysanız yazılarda da en son Ravza’da yürek sızısından bahsetmiş olmam gerek. 2 gündür mescit gezdik dağ bayır gezdik defalarca namaz kıldık ama bu hissi yaşamadım. Sonra ne oldu bilmiyorum ve gözlerim kapandı. Açamadım gözlerimi. Sanki kapanması gerekiyordu ve kapatıp açmak istemiyordum gibi oldu. Hoca anlatmaya devam etti, Hamza dedi Hamza geldi gözümün önüne, Vahşi dedi Vahşi geldi, sahabeleri saydı onlar dizildiler bir bir önüme, sonra Hamza yere düştü. Sonra Efendimiz dedi, hepsi yok oldu bir anda. Gözlerimin önüne bembeyaz bir ışık vurdu. Yaşadığım mutluluğu hatırlıyorum sadece, ne bir yüz, ne bir beden, ne bir anım var o ana dair ne bir ifade. Sadece biri yüreğimi sardı, sımsıkı sıktı. Sıktı ve canımı canımdan çekmeye çalıştı. Canım yanmıyordu ama ağlamak istiyordum. Gözlerimi açmak için zorladım kendimi, çok zorladım. Kendim tutup göz kapaklarımı kaldırmak zorunda kaldım ve kaldırdıktan sonra gözlerime gece boyunca hakim olamadım. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Benim yıllarca dalga geçtiğim, gece ise hor görüp yanında kalmadığım, sohbetini bile inatlaşmak için dinlediğim o adam benim hıçkırık seslerime şahit olup bana ”Ağla kızım, ağla, Muhammed şahit olsun gözyaşlarına” deyiverdi. Keşke o an toprak olsaydım, yere karışsaydım. Keşke o an çocuk olsaydım, akılsızlığıma verseydim. Keşke deli olsaydım, deliliğime verseydim. Ben Gönüldüm ve aklı başındaydım ve hassastım ve dinimizi biliyordum ve geldiğimden beri imtihan oluyordum. Ama buna rağmen orada yine ve yine bir imtihanı kaybetmekten rabbim sayesinde dönmüştüm. Utançtan yerin dibine girilseydi yemin ediyorum ben o an girerdim. Yemin ediyorum girerdim. O kadar çok ağladım ki en sonunda grup hocamız ” Yeter kızım yeter boğulacağız” dedi. Otele geldiğimizde hala ağlıyordum. Keşke yanına gidip helallik isteseydim diye düşünüyordum. Keşke gitseydim, keşke, keşke.

Bir gün sonra uyanıp kahvaltımızı ettik. Hocamız saatin erkene alındığını öğle namazını kıldıktan sonra veda ziyareti yapmamızı söylemişti. Hanımlara kesinlikle Ravza’ya girmek için uğraşmamalarını yeşil kubbe altında vedalaşmalarını tembihlemişti. Unutmadan söyleyelim, Mekke’de veda tavafı yapıldığı gibi burada da Veda ziyareti yapılıyor. Herkes birbir giderken ben otelin lobisinde oturuyordum. Hoca da vedalaşmak için giderken beni görmüş olacak ki, annenler şimdi çıktı hadi gel biz de birlikte gidelim dedi. Annemlere arkadan gelirim demiştim, hocaya da aynı yalanı söyleyebilirim sandım. Ben vedalaşmak istemiyordum. Vedalaşmak istememek nedir bunu iliklerime kadar hissediyordum. Hoca yine düşürdü beni önüne ve inadımı kırdı. Yeşil kubbenin altına geldik, grubumuzun yarısı oradaydı. Hoca dua etti, ben amin dedim. Hoca yine çağır efendim dedi ben amin dedim. Hoca haydi herkes kendi vedasını yapsın dedi, ben arkamı döndüm ve otele gittim. Hayır gidemedim. Tabi ki gudubet hoca çantamın sapından tuttuğu gibi beni kendi etrafımda 360 derece döndürüp sonra yine kendi tuttu. Nereye gidiyorsun diye kızmaya hazırlandı, o sırada gruptaki üç amca hocanın yanına gelince sesini kıstı. Ben dedim ben vedalaşmak istemiyorum. Siz vedalaşın ben yine geleceğim. Veda ayrılık demek ben ayrılmak istemiyorum. Ayrılmazsam gönlümüz hep bir kalır hem. Ben ayrılmayacağım hocam ben geleceğim ama aslında burada kalacağım diye ağlamaya başladım. Hoca tam ağzını açacak beni güzellikle uyaracaktı ki, defalarca gelmiş olan nur yüzlü bir amca ona ”elleme bu kızı, bu kız naz makamına geçmiş” deyip güldü. Sonra da bana güldü. Ben de ona güldüm kocaman. Hatta ona ben değil yüreğim güldü. Ve ben vedalaşmadım arkadaşlar. Ağlaya zırlaya vedalaşmadım. Evet ağladım zırladım ama vedalaşmadım, sanki çocuk tembihler gibi elimi yeşil kubbeye doğru sallayıp dedim ki;

” Bak beni yine çağıracaksın tamam mı? Vallahi çok ağlarım, o kadar çok ağlarım ki Allah sana kızar bana sebep oldun diye. Sen beni yine çağıracaksın ben de gelip seni ziyaret edeceğim. Hem bak çağırırsan sana bir sürü hatim bir sürü salavat getireceğim”

Sene 2012 idi
O gün bugündür hatimlerim, salavatlarım yalnızca O’nadır.
O beni çağıracak ve ben hepsini ona götüreceğim.
Siz ister kızın ister gülün, ben yine gideceğim.


  1. Tuğba

    Ağlattın ya gönül

    13 Şubat

  2. nasip olursa,bizde gideceğiz 2 haftaya..Dağıttın beni yazdıklarınla
    Allah razı olsun 🙂
    ve Nihat hoca’nın cep numarası var istersen veriyim helalleş
    Selametle..

    6 Nisan

    • Galiba bunu yapamam ama görürseniz bi helallik isteyin benim yerime 😀

      9 Nisan

  3. Herkes böyle inançlı olmuyor malesef…Birilerinin de cehennemde yanması gerek sanırım.

    8 Mayıs

  4. Sıradan biri

    O kadar güzel yazmışsın ki.

    30 Mayıs

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM AKIŞI

Instagram'da Takip Edin