close
Yeni Yıl Kuralları 31-40
#yeniyılkuralları

Yeni Yıl Kuralları 31-40

31) Çağın Değer Yargılarına Değil, Gerçek Doğrulara Uymak – 5 Ekim 2016

Hak hukuk konusunda nasıl davranmam gerektiğine daima annemden öğrendiklerimle karar vermeye çalışırım. Çünkü bu konuda ondan daha hassas birine henüz rastlamadım. Hatırlar mısınız bilmem, aylar önce markette cipslerin üzerine ağırlık koyduktan sonra, içindeki cipsler kırılmış mıdır diye tek tek kontrol etmiştim de görevli benimle dalga geçmişti. Tabi görevli nereden bilecekti ki, bu terbiye bize küçüklükten böyle verilmişti. Çocukken cipslerin içinde ne zaman bedava kartı arasak annem kızarak elimize ilk geleni almamızı söylerdi. Ve elimize gelen paketler genelde boş ve kırılmış olurdu. Anlardım ki bunları mahallenin çocukları parçalamıştı. Öyle sinirlenirdim ki toz haline gelmiş cipsleri yemeğe çalışırken, sonra da kimseyi böyle sinirledirmemek gerektiğini öğrendim zaten. Yine bir gün markette aylık alışveriş yapmışız, kasada bekliyoruz. Önümüzdeki hanım da aldıklarını poşetlemişti de tam çıkarken dönüp 3-5 tane daha fazladan poşet almıştı. Sonra da yanındaki arkadaşına dönüp “Kız bunlar güzel çöp poşeti oluyor almak lazım ” demişti. Duyduklarım bana çok mantıklı geldiği için, ben de bizim poşetlerin üzerine 3-5 tane fazladan poşet koymuştum. Tam marketten çıkacaktık ki annem poşetleri fark etmişti ve “Hak olur bunlar” diyerek hepsini yerine koymuştu. Ama demeye kalmadan anlamıştım ki, yükümüzü taşıyabilenden fazlası gerçekten haktı. Annem belki fazla hassas düşünürdü ama sünneti seniyye ışığında düşününce genelde haklı olurdu. O zaman anlardım ki, davranışlarımıza günümüzün değer yargılarıyla ve insanların davranışlarıyla yön vermek yapacağımız en büyük yanlış olurdu. Birinin bir şeyi yapıyor olması, onu asla normalleştirmez ve bize de onu rahatlıkla yapma hakkı vermezdi. Hem ne diyordu anneler; “O camdan atlasa sende mi atlayacaksın?” Ama itiraf etmeliyim ki, bazen bende bu tip durumları fazla irdelediğimi düşünüyorum. Sonra da böyle davranmazsam “acaba” diye diye kendimle boğuşacağımı hatırlıyor ve en doğru bildiğimi yapmaya karar veriyorum. O zaman anlıyorum ki, fark etmeden hassasiyet gösterdiğim tüm olaylarda annemin parmağı var.

O halde uzun süre sonra kendimize hatırlatmamız gereken yeni maddemiz “Çağın değer yargılarına değil, değişmez doğrulara göre davranmak” olsun. Çünkü büyüklerimiz boşuna dememiş “Ne varsa eskilerde var, edep haya ahlak hep onlarda kalmış” İşte biz bu kavramları onlarda bırakmayalım, büyüklerimizden gördüğümüz ne incelik ne güzellik varsa günümüze yansıtalım. Kaybolmaya yüz tutmuş tüm değerlerimize sahip çıkalım.

32) Nasibindeki Kadarıyla Yetinmek – 26 Ekim 2016

Birkaç gündür canım sürekli elmalı kurabiye çekiyordu, üstelik normal zamanlarda asla aradığım bir lezzet değildir kendisi. Ama işte can bu ya, durduk yerde başladı elmalı kurabiye istemeye. Önce evde başka tatlı vardı, israf olur dedik yapmadık. Sonraki gün komşumuz tatlı yapıp gönderdi, yine erteledik. Dün yapmaya niyetlendik, ona da fırsat bulamadık. Bu sabah ise vapurda not defterimi karıştırırken şu cümle çarptı gözüme “Canım istiyor cümlesi insanın nefsini kabartır.” Bir an düşündüm; sadece cümlesi nefsi kabartıyorsa, her çektiğinin yapılması insanı ne hale getirir diye. Sonra da “neyse iyi ki yapmamışım” deyip bu bahsi kapadım. Şehbal’e vardığımda sohbete 5-10 dakika kalmıştı, boş bir masaya geçip biraz cüzümü okumaya karar verdim. Ama ben Kuran’ı açar açmaz masaya ellerinde çay ile teyzeler geldi. Daha önce hiç tanışmamış olmamıza rağmen gelirken bana da çay getirmişlerdi. Tabi teyzeler çay içer de yanı boş olur mu? Konuşmanın tam orta yerinde masaya bir saklama kabı çıktı. İçinde ise bol pudra şekerli bir sürü elmalı kurabiye. Uzun bir müddet kurabiyeler ile bakıştım. Kafamı kaldırdığımda fark ettiğim onca boş masadan sonra, benim yanıma oturmalarını birkaç saat önce “Canım istiyor” şımarıklığından vazgeçmeme bağladım. Hatta gün boyu bu olayı kendime ders edip, dünya nimeti peşinde koşmanın ne kadar ahmakça olduğunu, koşmayınca Rabbimizin zaten onu en güzel biçimde bize ikram ettiğini düşündüm. Çünkü dünya yüzbinlerce nimet ile dolu, biri bitti desek diğeri çıkıyor meydana. Hepsine gücümüzün yetmesi mümkün değil, zaten güzelin de sonu bir türlü gelmiyor. Neye sahip olunca mutlu olacağımızı düşünsek, elde ettikten üç gün sonra yenisine heves ediyoruz. Neredeyse nefsimizin istekleri yüzünden kendimizi kaybedeceğiz. Oysa kendimizi Rabbimize bir bıraksak, bir kabul etsek nasibimizdeki kadarını belki de her şey yoluna girecek. Çünkü belki de Rabbimiz bizden bu takvalı duruşu görmek için bunca şeyi yaratıyor? “Her şey bir yana, Rabbimin benim için takdir ettiği bir yana” diyebilecek miyiz belki de buna bakıyor? Kim bilir?

O halde #yenilyilkurallari’ndaki yeni maddemiz “Nasibimizdeki kadarıyla yetinmeyi bilmek” olsun. Ve inşallah hepimize Rabbimizin beklediği takvayı gösterebilen kullardan olmak nasip olsun.

33) Zorla Değil, Sözle Değil, Hal İle Tebliğ Etmek – 31 Ekim 2016

Öğlen vakti bir baktım Zeynep(13) odada Kuran okuyor. Şaşırdım. Kuran okumayı çok erken öğrenmişti ama kendi isteğiyle açıp okuduğuna hiç şahit olmamıştım. Ne okuduğunu sordum, “Fetih Suresi” dedi. Bir sebebi var mı diye sordum, “İçimden geldi” dedi ve sonra da Kurandaki en önemli sureyi sordu. Hepsi önemlidir dedim. Sorusunu anlamadığımı düşünüp yeniledi “Yok yani en sevap hangisi?” İşte hepsini okumak sevaptır ablacım dedim tekrar. Ama hala onu anlamadığımı düşünüyordu, bu yüzden şöyle devam etti; “Hani şimdi Yasin çok önemli ya, onu okudum. Fetih önemli, onu da okudum. Başka ne okumam gerek diye soruyorum.” Baktım ki kardeşim genel bir toplum algısına kurban gitmek üzere aldım karşıma. “Bak ablacım” dedim, “Bazı hadisler bizlere bazı surelerin ehemmiyetini anlatır. Böylece ihtiyacımız olduğunda hangi sureye sarılacağımızı biliriz. Mesela ölülerinize Yasin Suresi okuyun der. Vakıa’yı bereket için, Mülk Suresini de kabir için tavsiye eder. Ama senin belli bir sebebin, bir niyetin, bir duan yok. İçinden geldiği için Kuran okumak istiyorsun. O zaman senin için, Yasin’i, Mümhtehine’den, Fetih’i Lokman’dan, İhlas’ı Tekvir’den ayıran hiçbir şey yok. Bu yüzden şimdi gidip Kuranını aç ve bir hatime niyet et. İçinden geldikçe bir sayfa açar okursun. En azından bir daha içinden geldiğinde ne okuyacağım diye düşünmekten kurtulursun.” Söylediklerim mantıklı geldi ama Bayburtlu olduğu için, kendi fikrini asla tamamen çiğnetmezdi. “Ben şimdi bu bilinen sureleri okuyayım, yarın da hatime başlarız.” dedi. Anlaşarak dağıldık. Birkaç saat odaya döndüğümde baktım ki Kıyamet Suresi’nin mealini okuyor. Meğersem sureleri bitmiş ama içindeki isteği bitmemiş. Bu yüzden de açıp meallerini okumaya karar vermiş. Nereden aklına geldi dedim, “sen meal okuyorsun ya” dedi. O an, en güzel tebliğin hal ile olduğunu bir kere daha anladım. Çünkü ben Zeynep’e bugüne kadar bir kere bile “Meal oku” dememiştim. Ve eminim defalarca oku desem, saatlerce bunun öneminden bahsetsem yine de ona böyle lezzetli bir Kuran ortamı sağlayamazdım. Üstelik Kuran’ın, emek verildikçe kendini açan mucizevi bir kitap olduğunu ben asla bu kadar güzel anlatamazdım.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Zorla değil, sözle değil, hal ile tebliğ etmek” olsun. Ve inşallah hepimize insanlara doğruları anlatmaktan daha önemli olan şeyin, o doğruyu yaşamak olduğunu anlamak nasip olsun.

34) Akraba İlişkilerine Dikkat Etmek – 10 Kasım 2016

Bugün bir aile büyüğümüz düğün davetiyesi bırakmaya geldi. Biz içeri buyur edip bir kahve ikram ettik. O da hoş sohbetinden güzel bir ders bırakıp gitti. Önce uzun zamandır görüşmüyor oluşumuzdan yakındı, sonra konu nasıl açıldı tam anlamasam da şöyle dedi; “Eskiden hanımlar birbirlerine Emine bacı, Ayşe bacı derlerdi. Çünkü aralarında bir yarış bir mücadele yoktu. Sade yaşıyorlardı kızım, sade yaşıyorlardı. Birbirlerini rakip olarak değil bacı olarak görüyorlardı.” Heh dedim, demek ki işin sırrı bu; Sade yaşam. Gösterişten ve gösterme merakından uzak bir yaşam. Karşındakinin insan olduğunu unutmadan, nefsini kabartmadan ve kalbindeki fitneyi uyandırmadan sürdürülen bir yaşam. Birçoğumuz kabul etmese de, kadınlar arasındaki en büyük sorun kıskançlık. Ve maalesef gerek hayatımızda, gerek sosyal medyada süren “En güzeli bende!” yarışı, ilişkilerimizde her geçen gün daha onarılmaz yaralar açıyor. Sözü izninizle burada kesiyorum,çünkü bizim vazifemiz kişileri ve kişilerin hataları değil, sorununun kendisini eleştirmek. Ve sorunun köküne inmek için de, olayın başına dönmem gerek. Ne olmuştu şöyle bir hatırlayalım; 78 yaşındaki bir akrabamız,kopuk akraba ilişkilerinden kadın ilişkilerine geçmiş ve tüm bunları geçmişle kıyaslayarak “Sade yaşam” sırrını vermişti. Peki burada ilk söylediği sıkıntı neydi? Kopuk akraba ilişkileri. Demek ki biz akrabayla ilişkiyi keserken,sadece akrabayla ilişkiyi kesmiş olmuyoruz. Özümüzü kaybediyoruz. Değerlerimizi unutuyoruz. Edeb nedir, ahlak nedir, zarafet nedir, olması gereken nedir bir süre sonra önemsememeye başlıyoruz. Oysa öğrenecek çok şeyimiz var onlardan. Alacağımız çok ders var anlatacaklarından. Ama aynı zamanda birtakım zorlukları da var bu ziyaretlerin, biliyorum. Lâkin yine de vadedilen mükâfat, bu sıkıntıdan çok daha fazla ve büyük bunu da biliyorum. Ne dedi Efendimiz(sav) sahabeye? “Bugün yakınlarıyla ilişkisini kesen bizimle oturmasın.” Ne oldu sonra? Genç bir delikanlı kalktı ve teyzesinden helallik istemeye gitti. Aralarına dönünce de Efendimiz dedi ki “İyi bilin ki,toplum içinde yakınlarıyla ilişkisini kesenler bulundukça o topluma rahmet inmez” İşte durum bu.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Akrabalarımız ilişkilerimize dikkat etmek” olsun. Ve inşallah hepimize büyüklerin hem nasihatını hem duasını almak nasip olsun. Bir de tabi inşallah, küçüklerine güzel bir örnek olmak.

35)Misafir Anlayışımızı Değiştirmek – 28 Aralık 2016

Misafiri meşakkatli hale getirdikçe ağırlamak istemez olduk. Oysa misafirin gözünü değil gönlünü doyurmaktı tüm mesele. “Güler yüzün yeter” derlerdi eskiler, hakikaten güler yüzü yetmeliydi ev sahiplerinin.  Ama şimdilerde ev sahipleri yorgun. Sabah namazında başlıyorlar yemekleri hazırlamaya. Sofralar zaten geceden hazırlanıyor. Misafir beklemese ev sahibi yapmak zorunda hissediyor, ev sahibi yapmasa misafir ayıplıyor.  Acayip bir yarış var, onun tabağı, bunun örtüsü, şunun peçetesi. Bitmiyor hevesler. İyi niyetli de olsa bitmiyor. Tabi bu özen, bu ilgi, bu hazırlık misafire verdiğin değerdir aynı zamanda ama aslolan israflı gösterişler ile özverili hazırlık arasındaki inceyi kaçırmamaktır.  Yine de belirtmek isterim ki; hepimizin sofrasında en az üç çeşit yemeğin, iki çeşit tatlının olduğu şu günlerde kimsenin kimseyi yemek noktasında eleştirmesini savunuyor değilim.  Sadece bu doyumsuzluklarımız yüzünden, bizleri bir arada tutan ve aradaki sevgiyi güçlendiren örf ve adetlerimizden uzaklaşıyor olmamızı kabul etmiyorum. Modern zamanda misafir ağırlamak maddi ve manevi bir külfet haline gelmiş olsa da, müminlerin misafir ağırlamayı Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacak bir ortam olarak algılaması gerekir. Bunun mümkün olması da ancak hepimizin bu bilinç ile hareket etmesiyle gerçekleşecektir. Yani eğer payımıza ev sahibi olmak düşüyorsa, Allah’ın anıldığı, güzel ahlakın ve zarafetin var olduğu bir ortam sağlamayı öncelik haline getirecek, sonrasında ikramları ve süsleri düşüneceğiz. Ve misafir isek, ev sahibinden tek beklentimiz güler yüz ve tatlı dil olacak. Sonrasında midemizi ve göz zevkimizi doyurmayı düşünürüz.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Misafir anlayışımızı değiştirmek” olsun. Masalarımızda israfın ve gönüllerimizde safi yorgunluk bırakan muhabbetlerin olmadığı topluluklara girmek ve Kuran ahlaklı bir misafir anlayışı kazanmak nasip olsun.

36) Vicdanın Sesini Dinlemek – 30 Aralık 2016

Konu ne olursa olsun, insanlara verebildiğim ilk tavsiye “Vicdanınızın sesini dinleyin.” oluyor. Çünkü bazen roller ve sahneler öyle değişiyor ki, verdiğiniz en mantıklı tavsiye bile bir anda ortalığı yakıp yıkan bir fikre dönüşebiliyor. Bu yüzden bizler, gerçek doğruyu bilecek ve onu asla eğip bükmeden usulüne uygun bir şekilde söylemeyi öğreneceğiz. Mesela, yılbaşı denilen garip bir dönemden geçiyoruz. Herkesin kafasından bir ses çıkıyor. Kimi olabildiğince sert, kimi ortada kalmış, kimi de fazlasıyla taviz vermiş. Ama konumuz bu değil, ben başka bir şeyden bahsedeceğim. Geçtiğimiz hafta yurtdışında yaşayan bir hanım ile konuştuk. Yılbaşı sebebiyle derneklerin ve tanımadığı kişilerin dağıttıkları hediyelerden bahsetti. “Müslümanları kaba ve hoşgörüsüz olarak tanıtmak istemiyorum bu yüzden kabul ediyorum” dedi. Fakat biz biliyoruz ki, bu tür derneklerin misyonları kendilerini sevdirerek Müslümanları yozlaştırmaktır. Bu yüzden “Yerinizde olsam Müslüman olduğumu belirterek kibarca reddederdim.” dedim. Sonuçta kabul etmek zorunda değiliz ama surat asıp sert tepkiler vermemize de gerek yok. Biraz sonra yurtdışında yaşayan başka bir hanım daha yazdı. Komşusuyla ilişkisinden bahsederken “İnancıma çok saygı duyar hatta dini bayramlarımda tebrik eder” dedi. Ve her gün görüştüğü komşusunun o akşam da bir şeyler getireceğine emindi. Bir yandan kabul etmek istemiyor, diğer yandan yıllarca kabul ettiği için ne yapacağını bilmiyordu. Sizce az önceki gibi “kibarca kapıdan gönder” tavsiyesi buraya uyar mıydı? Bence uymuyordu. Bu yüzden “Yerinizde olsam kabul eder ve yemekleri hayvanlara verirdim” dedim. Çünkü yıllardır görüşülen bir arkadaş kapıdan çevirilerek reddedilmemeli ve kalbi kırılmamalıydı. Ama muhakkak ilk fırsatta bu konuda yeni bir karar alındığı izah edilmeli ve bundan sonra bu yöndeki ikramları kabul edemeyeceğinizi belirtilmeliydi. O akşam aynen böyle yapmış ve bugün çay içerlerken de yeni kararını açıklamış. Komşusu ise özür dileyerek İslam’ın bunu yasakladığını bilmediğini söylemiş. Üstelik bir de nedenini araştırırken hicri yılbaşının varlığını öğrenmiş. Heh dedim Kübra abla, baya güzel bir tebliğ fırsatın olmuş sen yürü buradan. Belli mi olur belki sıradaki hicri yılbaşını birlikte şaaparsınız.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Vicdanımızın Sesini Dinlemek” olsun. Ve inşallah hepimize İslam’ı en doğru şekilde hakkıyla ve kimseyi kinlendirmeden sevdirmek nasip olsun.

37) Camilerimizi Temiz Tutmak – 2 Ocak 2017

Galiba toplumca en büyük kusurlarımızdan biri de camilerimizin hali. Kimi zaman kokusundan, kimi zaman dağınıklığından, kimi zaman eksikliklerinden söz ederken bu konuda bir şeyler yapmaktan fazlasıyla aciz kalıyoruz. Burada size kendi kıldığınız seccadeyi yahut giydiğiniz eteği kaldırmanızın gerekliliğinden bahsetmeyeceğim, çünkü bu zaten sizin kişisel sorumluluğunuz. Müsadenizle ben size, “Evimi temiz tutun” ayetini duyduktan sonra, her gün mescidi temizlemek için yarışan sahabelerden bahsetmek istiyorum. Yerdeki kırıntıları tek tek eliyle toplayan Ebû Amr’ı duydunuz mu hiç? Ya da Ömer Bin Hattab’ın hurma dalıyla mescidi süpürdüğünü?  Yahut ayakları ıslak diye arkadaşlarını mescide sokmayan İbn Abbas’tan haberiniz var mı? Hani onlar bilmeden mescidi kirletirler de, ayetle ters düşerler diye korkup, onlara namaz kılacak başka bir yer ayarlamıştı. Her birinin amelinde ciddiyet ve samimiyet vardı. Basite almıyorlardı bu konuyu, “İslam’ın beş şartını yerine getireyim yeter” müslümanı değillerdi. Yahut “Her şeyi yaptım da bir mescidi temizlemek kaldı” gevşekliğine düşmüyorlardı. Çünkü Efendimiz de ver fırsatta bu amelin Allah katında ne kadar şerefli olduğundan bahsediyor ve kendisi de mescidi temizlemeye yardım ediyordu. Üstelik sahabeler bu ayeti yalnızca Harem-i Şerif olarak algılamasın diye de “Kendi bölgelerinizdeki mescitlerinizi temiz tutmanız da size emrolunmuştur” buyurarak herkesin bu faziletli amelden nasiplenmesini istiyordu. Asrı saadetin kıymetli hanımlarından biri olan Ümmü Mihcen, bu konudaki en güzel tavırlardan birini sergilemiş ve şöyle söylemiştir; “Mademki yüce Allah benim kalbimi imansızlıktan temizledi, ben de onun evini daima temiz tutacağım” Ve Ümmü Mihcen, kendine verdiği bu sözü ömrünün sonuna dek tutması ve bu davranışı sebebiyle Efendimiz’in ona verdiği kıymetle tanınır. Farkındaysanız, bizlerin ilk fırsatta camileri sadece dışarıdayken namaz kılınacak yer anlayışından çıkarmamız ve mescitlere hak ettikleri değeri geri kazandırmamız gerekiyor. Çünkü biz ne zaman camileri Allah ile buluştuğumuz yer olarak görmeye başlarsak, o zaman temiz bırakmaya özen göstereceğiz. O zaman o seccadeleri öyle gelişigüzel atmamayı öğrenecek ve pis de bulsak temizlemekten erinmeyeceğiz.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Camilerimizi temiz tutmak” olsun. Ama bu madde öyle havada kalmasın, ilk fırsatta herkese girdiği camiyi temizlemek ve bu şerefe nail olmak nasip olsun.

38) Herkesle helalleşmek – 4 Mayıs 2017

Bugün online check-in yapmış olmamıza rağmen, bagaj vereceğimiz için uçuşa iki saat kala havaalanı sınırlarına giriş yaptık. Fakat hem güvenlik önlemleri, hem de yoğunluk sebebiyle oluşan kalabalık yüzünden dört saat önce de gitmiş olsak, o bavulları vermemiz neredeyse imkansızdı. Her neyse, sonuçta imkansızlıkları kenara bırakıp sıraya girdik. Sıra ilerlemeyince bir görevli tarafından “Birazdan sizin uçuşunuzun bagaj alımı kapanır, öne geçmeniz gerek” şeklinde uyarıldık. Yanımızdaki teyzeler bu uyarıyı “Öne geçin” şeklinde algılayıp hızla harekete geçince, insanların –haklı- sert tepkilerine maruz kaldılar. Bu sefer biz görevliye “Nasıl geçebiliriz?” diye sorduk ama “Herkesten izin istemeniz gerekiyor.” deyince gözler bir anda bavullara döndü. Sahi hiç mi kabin boy diye uçağa alma imkanımız yoktu? Çünkü bu kadar insandan tek tek tek tek izin istemek, -üstelik herkes bu kadar tahammülsüzken, sıradaki insanlar sürekli birbiriyle tartışırken bunu yapmak- bilmiyorum işte, bir miktar zor. Ama itiraf ediyorum, bir an inandım. Durumu izah edersem, hepsinin müsaade edebileceğine inandım. Taa ki, birilerinin buna teşebbüs ettiğini görene kadar. “Biz de bekliyoruz” diyordu bir grup ses. Diğer bir grup ise “Bizim de kapanacak” diye söylenmeye başladı. Başka bir grup “Erken gelseydiniz bey efendi, bizene” diyerek aslında korkarım ki herkesin iç sesi oldu. Ne yapacağımızı bilmez halde etrafa bakınırken, insanlara kızmak yerine tedbirsizliğimize kızmamız gerektiğine emindim. Peki ben bir bagaj sırası dahi isteyemediğim bu insanlardan, yarın ahrette nasıl helallik isteyeceğim? Ya da onlar sıralarını vermezken, haklarını nasıl helal edecekler? Korkarım ki etmeyecekler. Çünkü Kuran öyle diyor; “O gün kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacak. Çünkü herkesin kendine yetecek kadar derdi olacak.” diyor ve ekliyor; “O gün ne mal fayda verir ne evlatlar, ancak kalbi temiz olarak gelenler başka.

İşte bu yüzden hala helallik isteme şansınızın olduğu insanların hesabını ahrete bırakmayın. Çünkü gerçekten oradaki hesap sandığımızdan çok daha çetin. Ve unutmayın ki; bir insanın hakkına girdiğinizde bunun karşılığı ibadetlere sığınıp affedilmeyi ummak değil yalnızca helalleşmektir. Çünkü Allah, adaleti gereği kullarının arasına karışmaz. Söz konusu kendine yapılan hatalar olduğunda affedici, tövbe kabul edici, mağfiret sahibi olsa da, kulları noktasında daima adaletli ve azametlidir.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Herkesle helalleşmek olsun” ve inşallah hepimize dünyadaki hesaplarımızı gördükten sonra gelecek bir hayırlı ölüm nasip olsun.

 39) Ezan Dinlemek – 29 Mayıs 2017

Az önce bir köşeye çekilmiş vaktin girmesini beklerken Ezan okunmaya başladı. Birkaç saniye içinde, içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Öyle ki, elimi kalbime koymak suretiyle bu kıpırtıyı anlamaya çalıştım. Ve o an, ilk bakışta güzel gibi görünen bu duygunun baştan sona acı ve endişe dolu olduğunu anladım. Sanki aylardır hatta yıllardır Ezan dinlememişim gibi, sanki bu okunan dün okunan ile aynı değilmiş gibi. Çünkü o kadar alışmışız ki sokaklarımızdan yankılanan bu sese durup duysak dahi dinlemiyoruz. Kendi adıma konuşayım, ben en son ne zaman böyle hissettiğimi hatırlamıyorum. Oysa birkaç gün önce gurbette yaşayan bir arkadaşımın “Burada iftar vakti ezan okunmuyor ya, içimiz buruk kalıyor.” deyişine üzülmüştüm. Şimdi ise “Neden ona üzülüyorsun ki, asıl kendine üzül.” diyorum. Sanki minarelerden beş vakit yükselen şu sesin kıymetini biliyor muyum? Durup şükrediyor muyum? Üstelik her gün duyarken onu? Allahuekber dendiği an, tüm sesleri kısarken? Hazırlanıp namaza giderken? Hatta belki camii’de okunması beklerken? İnsan bazen gerçekten kendini öyle bilmiyor, öyle kapılıp gidiyor ki dünyanın gürültüsüne asıl duyması gerekeni kaçırıyor. Oysa gerçekten duysa değil kalp kıpırtısı, başka ne güzelliklerin muhatabı olacak. Çünkü sadece Bilal-i Habeşi’nin sesi miydi kalpteki küfrü söküp atan, imanı güçlendirip, müminleri ağlatan? Eğer öyle olsaydı, üzerinden asırlar geçmesine rağmen Ezan duyduktan sonra yaşadığı hislerin peşine düşüp Müslüman olan turistleri nasıl açıklayabilirim? Dinlerken hepimizi ne kadar mutlu ediyor dimi bu hikayeler? Ama asıl soru şu; Tüm bunlar, İslam’ı hiç tanımayan bir insanın hidayetine vesile olacak kadar mucize doluyken, bizi ne kadar etkiliyor? Eğer bugün kendimizdeki bu eksikliği fark ettiysek, düzeltmek boynumuzun borcudur. Ayrıca bundan sonra bizim için dini hiçbir terimin içi boş kalmamaldır. Nasıl ki namaz da huşuyu yakalamak için çabalıyorsak, bunlar için de öyle gayret göstermeliyiz. Bu yolda ilk tavsiye Efendimiz’den; “Ezan okunur iken işlerinizi bırakıp, müezzinin sözlerini tekrar ediniz.” Buna ek olarak bir de gözlerini kapayıp sadece ezana odaklanırsınız demek istediğimi anlayacaksınız.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Ezan Dinlemek” olsun. Ve her duyduğumuz ezanda yeniden dirilmek, imanın selametini yüreğimizin en derininde hissetmek nasip olsun.

 

40) Sohbet Halkalarına Dahil Olmak – 30 Kasım 2017

Malumunuzdur ki birçoğumuz günlük hayatımızın merkezine ibadetlerimizi koyarken ciddi nefis mücadeleleri veriyoruz, kimi zaman kazanıyor, kimi zaman kaybediyor, kimi zaman üzülüyor, kimi zaman kendimize söz verip tekrar yola çıkıyoruz. Ama her ne oluyorsa oluyor ne ibadetlerimizi hayata geçirmekte, ne islami ilimlere olan merakımızı sabit tutmakta başarılı olamıyoruz. Hevesle çıktığımız yollar birkaç hafta içinde çıkmaza giriyor. Büyük kararlılıkla başladığımız birçok çok yavaş yavaş sekteye uğruyor. En kötüsü de bu durumun en çok namaz alışkanlığı kazanırken yaşanması. Çünkü başta namaz olmak üzere diğer birçok konuda pes etmek, başarılı olamamak bir insan için iç huzursuzluğunu ve sebepsiz mutsuzlukları beraberinde getiriyor. Ve tüm bunlar olurken insanlar artık karşılaşacakları imtihanlara karşı daha savunmasız ve daha güçsüz kalıyor. Rabbim bu buhranları ferasetle atlatmayı ve ne olursa olsun farz ibadetleri asla terk etmeden geçirmeyi nasip etsin. Ama tabi dua dışında fiili bir çabaya da girmek gerekiyor. Kararlılık, samimiyet, icraat ve daha nice meziyete de ihtiyacımız olacak. Ama tüm bunları diri tutmak için ilk gerekli olan şey düzenli sohbet grupları. Haftanızın hiç olmazsa bir gününe tüm dünyayı dışarda bırakabileceğiniz minimum 1 saatlik bir ders halkası eklemeniz. Bunu yaparken insan olduğunuzu ve karakter özelliklerinizi unutmayın. Mesele üşengeç bir insansanız, yok yere evinize uzak bir yere niyet edip durmayın. Çünkü şeytan sizin bu zayıflıklarınızla muhakkak oynayacak, hazırlıklı olmanız gerekiyor. Tavsiyem yakın yerler araştırın, öyle önünüze düşmesini beklemeyin ciddi ciddi araştırın. Sorun soruşturun. Evime yakın bir ders grubu yok diyorsanız da siz toplayın. Kahve içecek, gün yapacak arkadaşı buluyorsunuz da, derse mi bulamıyorsunuz? Ne demiştik, niyetinizde samimi olun. 3 kişi bile olsanız çıkın yola. Sonra onun arkadaşı bunun annesi bunun komşusu derken siz bile şaşıracaksınız toplanan kişi sayısına. Şunu unutmayın ki; Sohbet halkaları hepimizin imanını, ibadet aşkını ve uygulama şevkini diri tutan, tam düşeceği anda tutup ayağa kaldıran ve ekmek gibi su gibi ihtiyacımız olan ortamlardır. Uzaklaşmak bizi nasıl savunmasız bırakıyorsa, içinde olmak da o kadar koruyucu kalkan olacaktır.

O halde #yeniyilkurallari’nin yeni maddesi “Sohbet halkalarına dahil olmak” olsun. Ve inşallah en kısa zamanda en doğru şekilde bu bereketten ve rahmetten faydalanmak herkese nasip olsun.

 

Yazının devamına ” Yeni Yıl Kuralları 41-50″ başlıklı yazıdan erişebilirsiniz. 


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM AKIŞI

Instagram'da Takip Edin