بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Tekâsür sûresi Mekke’de inmiştir. Mushaf’taki sıralamada yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûredir, Kev­ser sûresinden sonra, Mâûn sûresinden önce nazil olmuştur. Sûre adını birinci âyette geçen ve “çokluk yangı, çoklukla övünme” anlam­larına gelen “Tekâsür” kelimesinden almıştır. Bu surede insanlar dünyaya tapmalarının sonucu hakkında uyarılmışlardır. Ölüme kadar mal, servet yığmak maksadıyla ve lezzetler, kuvvetler elde ederek bu konuda birbiriyle yarışmak, bu eşyayı elde ettikten sonra da birbirlerine karşı kibirlenmek için gece gündüz çaba içindeyken kendilerini o kadar kaybetmişlerdir ki, daha önemli şeyler akıllarına bile gelmemiştir. Sure ayetlerinde bunlardan bahsedilmektedir ve ayetler şu şekilde kategorize edilebilir;

1-4: Dünyalık meşguliyetlerin uyarı ve tehtidi
5-8: Ahirette insanların karşılaşacağı durum

Sure, insanların, nimet olarak verilen dünyaya ait şeyleri kendilerine ilâhlar edinip, onlara tapınmalarını şiddetli bir üslûpla tenkid ederek, böyle davrananların ahirette uğrayacakları elim azabı haber vermektedir. İnsanoğlu, haktan uzaklaşıp, cehaletin karanlığında kaybolduğu zaman, dünyaya ait olan maddî menfaatlere o derece değer verir ki, sanki ebediyen kaybetmeyecekmiş gibi onlara hizmet etmeye, varlıklarıyla öğünmeye başlar. Resulullah (s.a.s) insanın bu süflî yönünü; “Eğer insanoğlunun elinde iki vadi dolusu mal olsa, üçüncü vadiyi ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur” ifadesiyle veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ, malları ve çocukları birer imtihan aracı kılmış, onların veriliş hikmetini kavrayanlara da büyük ecirler vadetmiştir: “Bilin ki, sizin için mallarınız ve evlatlarınız ancak bir imtihandır ve asıl büyük mükâfat elbette Allah nezdindendir” (el-Enfal, 8/28). İşin hakikati böyle olmakla birlikte cahilî toplumlar arasında mal, evlat ve soy gibi unsurlar birer üstünlük sebebi ittihaz edilmiş, üstünlük iddiasında yarışma ve çekişmelere kaynak olmuşlardır. Bu konu da o kadar ileri gidilmişti ki, hayatta olanların sayısı yetmediği için, mezarlıklara giderek oradaki ölülerin sayısını bile işin içine katıp çokluklarını iftihar vesilesi yapıyorlardı. İşte surenin ilk ayetleri, yaptıkları bu mantık dışı hareketin onları ilâhî gerçeklerden ne kadar uzaklaştırdığını açıklamakta ve onları gelecekte ilâhî azapla uyarmaktadır: “Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar meşgul etti. Hayır! İleride bileceksiniz. Yine hayır! Yakında bileceksiniz!’’  Yani, siz yanlış içindesiniz. Bu dünyanın malını, bolluğunu ve bu nedenle birbirinizden üstün olmanızı, ilerleme ve başarı olarak kabul ediyorsunuz. Oysa bu kesinlikle ilerleme ve başarı değildir. Yakında kötü sonu göreceksiniz ve hayatınız boyunca içinde bulunduğunuz hatanın ne kadar büyük olduğunu anlayacaksınız. Burada çok yakından kasıt ahiret olabilir. Çünkü ezelden ebede kadar bütün zamanlar gözünün önünde olan Zat (c.c) için binlerce ya da onbinlerce sene, zamanın küçük bir parçasıdır. Ancak bundan kasıt ölüm de olabilir. Çünkü o, hiçbir zaman insana uzak değildir.

Surenin sıradaki ayetlerinde, insanlara şöyle seslenilmektedir; “Hayır, kesin bilgi ile gerçeği bilseydiniz mutlaka cehennemi görür onun varlığını gözle görmüş gibi kabul ederdiniz.’’  Yani eğer insanlar iddia ettikleri gibi gerçekten bilgi sahibi olsalardı, cehennemin varlığının hakikatını anlamalı ve bu gibi sapık işler işlemekten kaçınmalılardı. Sabuni tefsirinde ayetin bize anlatmaya çalıştığı şeyi şöyle ifade etmiş; ‘’Ey İnsanlar! Faydasız şeylerle uğraşmayı bırakıp onlardan kaçının. Kuşku ve şüphesi olmayan gerçek bir ilim ile bil­seydiniz… Burada tehdit ve korkutma maksadıyle in cevabı zikredilme-miştir. Yani, bunu bilseydiniz, dünya malının çokluğu ile övünmek sizi, Allah’a itaattan alıkoymaz ve dünya nimetlerine aldanıp âhiretin sıkıntılı ve korkunç hallerinden gafil olmazdınız. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” Bununla birlikte surenin son ayetlerinde, ahirette insanların karşılacakları sahneden şöyle bahsedilir; “Sonra cehennemi bizzat gözünüzle mutlaka göreceksiniz. Sonra o gün, verilen her nimetten sorguya çekileceksiniz”  Bu cümledeki “sonra” kelimesi, cehenneme koyduktan sonra sorgulayacak anlamında değildir. Asıl anlamı, “sonra bu haberi de size vermekteyiz ki, size bu nimet hakkında soru sorulacaktır.” şeklindedir. Bu sorunun ilahî adalet kurulduğunda sorulacağı anlaşılmaktadır. Bunun delili olarak pek çok Hadiste Rasulullah’tan şu söz nakledilmiştir: “Allah kullarına verdiği nimetler hakkında, mü’min ve kafir herkese soracaktır.” Küfran-ı nimet etmeyip Allah’a şükredenlerin sorgulamada başarılı olacakları ile, Allah’ın nimetlerine hak vermeyip söz ve amellerde de nankörlük yapanların hüsrana uğrayacakları ayrı bir meseledir. Burada açıkça anlaşılıyor ki, sorgulama sadece kafirlere değil, aynı zamanda salih mü’minlere de yöneliktir. Sonuçta Allah’ın bizlere verdiği nimetler sayısızdır. Hatta İnsanın bilmediği nice nimetler bile vardır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Siz Allah’ın nimetlerini sayamazsınız.” (İbrahim, 34) Bu sayısız nimetler, Allah’ın doğrudan doğruya insana verdikleridir. İşte öldükten sonra kafir mümin ayırt etmeden tüm insanlara, Allah’ın doğrudan doğruya bağışladığı nimetleri nasıl kullandığı, topluca bütün nimetleri Allah’ın verdiğini itiraf edip etmediği, kalple, lisanla ve fiillen şükredip şükretmediği veya hepsinin bir tesadüf sonucu eline geçtiğini zannedip zannetmediği, bu nimetleri onlara pek çok tanrının mı yoksa Allah’ın mı verdiği konusundaki inancını, Allah’tan başka zatların da var olup onlara da ibadet ederek şükredip şükretmediği tek tek sorulacaktır.

Rabbim bu sorgudan anlımızın akıyla çıkmayı nasip etsin.
Sadakallahulazim.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here