بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Mücâdele Sûresi Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada elli sekizinci, iniş sırasına göre yüz beşinci sûredir. Mtinâfİkûn sûresinden sonra, Hucurât sûresinden önce Medine’de nazil olmuştur. Sûre adının “Mücâdele” veya “Mücâdile” şeklinde iki okunuşu vardır. Birin­cisi, “tartışma yapmak, çekişmek” demektir; ikincisi ise “tartışan kadın” mânası­na gelir. Sûre bu adı ilk âyetinde geçen ve aynı kökten türetilmiş olan fiilden al­mıştır. Surenin konusuna bakacak olursak, cahiliye döneminde kadın açısından büyük haksızlıklara yol açan bir boşa­ma türü olan “zıhar”ın yanlış bir telakkiye dayandığı ortaya konmakta; gizli görüş­me ve topluluk içinde birkaç kişinin baş başa verip fısıltıyla konuşması, selâmla­ma, toplantılarda uyulması gereken nezaket kuralları ve Resûlullah’la özel görüş­melerin belirli âdap çerçevesinde yürütülmesi konularında uyanlar yapılmakta; münafıkların bazı karakteristik özelliklerine değinilmekte, müminlerin -en yakın­ları bile olsalar- Allah ve Resulüne düşmanlık edenlerle ilişkilerinde daha dikkat­li davranmaları istenmektedir. Bu konuları ayetlere şu şekilde ayırabiliriz;

1-4: Kadın ve zıhar meselesi
5-13: İman edenlere toplumsal nasihatler
14-22: Allah ve Rasulüne düşmanlık edenlerle ilişkiler

Surenin ilk dört ayetinde zıhar olayının şer’i hükümleri şu şekilde açıklanmış;  ‘’Kocası hakkında seninle tar­tışan ve Allah’a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin karşılık­lı konuşmanızı işitiyordu. Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir. İçinizden karılarına zıhar yapanların karıları asla onların anaları değildir. Onların anaları sadece, kendilerini doğuran kadınlardır. Gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. Karılarına zıhar yapıp da sonra dediklerinden dönenlerin, onlarla temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. Size öğütlenen işte budur. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır.  Buna imkân bulamayan, te­mastan önce peş peşe iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen altmış Fakiri doyurur. Bu, Allah’a ve Resulüne imanınızı göstermeniz içindir. İşte bunlar Allah’ın koyduğu kurallarıdır. Kâfirleri elem veren bir azap beklemektedir. ‘’ Öncelikle yabancı olduğumuz  şu zıhar kelimesini bir öğrenelim. Zıhâr cahiliye döneminde erkeklerin eşlerini boşamak için kullandıkları bir usuldü. Erkekler eşlerini kendilerine haram kılmak istedikleri vakit hanımlarına ‘’Sen bana anamın sırtı gibisin’’ diyorlardı. İslam ise birazdan tefsirine bakacağımız ayetlerle zıhar’ı yasaklamış ve buna yeni bir düzenleme getirmiştir. Şimdi bu düzenlemelere bakmadan önce bir de bu ayetlerin hangi olay üzerine indiğini bir öğrenelim, hem belki bunu öğrenmek meseleyi anlamamızı daha çok kolaylaştırır. Havle binti Salabe  isimli hanımın kocası, Câhiliyye insanlarının zıhâr yoluyla eşini kendine haram kılma hususundaki âdetine uyarak ona zıhâr yapmıştı. Bu kadın Rasulullah (s.a.v)’a gelerek, kocasının kendisine yaptığı zulmü şikayet etti ve dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Kocam malımı yedi, gençliği­mi yok etti, onun için birçok çocuk doğurdum. Nihayet yaşlandım ve çocuk­tan kesildiğimde bana zıhar yaptı”. Rasulullah (s.a.v) ona şöyle diyordu: “Senin ona haram kılındığını görüyorum. Kadın, Rasulullah (s.a.v) ile mücâdele ediyor ve diyordu ki: Ey Allah’ın Rasulü! Beni boşamadı ki, o bana zıhâr yaptı”. Rasulullah ise bu konuda vahiy gelmediği  ona yine aynı cevabı veriyordu. Sonunda kadın şöyle dedi: “Allah’ım! Sana şikayet ediyorum” Bunun üstüne Allah Havle’nin duasını ka­bul etti şikayet sıkıntısını giderdi. Ve surenin ilk ayeti indi “Kocası hakkında seninle mücâdele eden ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir’’ Bu ayetten sonra Allah, Zıhar adetine İslami bir düzenleme getirmek için ‘’sizin ananız ancak sizi doğurandır’’ demiş ve zıhar adetiyle boşanıp bir daha eşleriyle birlikte olmak isteyenlerin de köle azat etmesini emretmiş. Köle azad edecek maddi durumu olmayanlar da iki ay oruç tutabilir yahut buna sağlığı yetmeyenler de fakir doyurabilir diye de kolaylık sağlamıştır. Zıhar ile ilgili bu hüküm, Araplar’ın cahiliye döneminde zıhar yapıp, karı ve koca arasındaki ilişkiyi ebediyyen haram kılma şeklindeki geleneklerini ortadan kaldırmaktadır. Burada, bu hüküm ile, cahiliyyedeki örf, adet ve kanunlar yürürlükten kaldırılmış, zıharın cahiliyye döneminden kalma etkileri silinmiş ve hiç kimse için, hanımını annesine veya nikahı kendisine haram olan kimselere (muharremat) benzetmesinin caiz olmadığı anlatılmıştır. Çünkü İslâm nezdinde, bir kimsenin annesini veya nikahı kendisine haram olan kimseleri hanımına benzetmeyi düşünmesi ve bunu söylemek suretiyle hafife alması çirkin bir davranıştır. Az önce ayetlerde öğrendiğimiz gibi bu noktada İslâm’ın tavrı üç temel esasa dayalıdır. Birincisi, zıhar ile nikah akdi fasit olmaz ve kadının, kocası ile olan diğer ilişkileri devam eder. İkincisi, zıhar yapan kocaya, hanımı (cinsi münasebet bakımından) geçici bir süre için haram olur. Üçüncüsü bu yasak, koca keffaretini ödeyene değin sürer ve ancak keffaret ödendikten sonra kalkar. Merak edilen sorulardan biri, Erkekler gibi kadınlar da zıhar yapabilirler mi? Söz gelimi bir kadın kocasına, “Sen benim babam veya amcam gibisin” diyebilir mi? Dediği takdirde bu zıhar olarak kabul edilebilir mi? Dört mezhebe göre de bu, zıhar olarak kabul edilmez ve buna zıhar hükmü uygulanmaz. Çünük Kur’an’da açıkça bu hüküm, erkeğin hanımına zıhar yapması hakkındadır: “İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar…” Görüldüğü gibi bu ayette zıhar yapma hakkı, talak (boşanma) hakkını elinde tutanlara yani erkeklere verilmiştir. İslâm hukukunda kadına, kocasını boşayabilme (talak) hakkı verilmediği için kocasını kendisine haram etme hakkı da verilmemiştir. (Burada zikrettiğimiz fıkhî hükümler şu kitaplardan alınmıştır. Hanefi fıkhı: Hidaye, Feth’ul-Kadir, Beda’us-Senai, Allame Cessas’ın Ahkam’ul-Kur’an adlı eseri.) Daha sonra 7.ayette şöyle buyuruluyor; ‘’ Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bildiğini görmüyor musunuz? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlak O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir. ” Evvela, âyetin nüzul sebebine bakalım. Rivayet olunmaktadır ki, “Rabia b. Amr ile biraderi Habib b. Amr, bir de Safvân b. Ümeyye bir gün tenhada konuşuyorlarmış. Birisi, “Allah bizim söylediklerimizi bilir mi dersiniz?” diye sormuş. İçlerinden biri, “Bazısını bilir, bazısını bilmez.” demişti. Üçüncü şahıs da, “Bazısını bilirse hepsini bilir.” demiş. İşte söz konusu âyetin inişine bu olay sebeb olmuştur.”  Sûrenin başında zikredilen mücâdeleci kadın Havle, Hz. Peygamber (asv) ile konuşurken yanlarında Hz. Aişe (r.anha) de vardı. Bunun için sayıları üçe ulaşmıştı. Burada iki veya üç kişi yerine, 3 veya 5 kişi denilmiş olmasının hikmeti merak edilebilir. Müfessirler böyle bir soruya her ne kadar birçok cevaplar vermişlerse de; genel görüşe göre bu ifade Kur’an’ın edebî uslubu gereği böyle kullanılmış olmasıdır.

Sıradaki ayetlerde münafıklar kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. ‘’ Gizli konuşmaktan menedilen o kimseleri görmüyor musun, yine dö­nüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar; günah işleme, düşmanlık etme ve Pey-gamber’e karşı gelme hususunda fısıldaşıyorlar. Sana geldiklerinde de Al­lah’ın seni selâmlamadığı bir biçimde selâm veriyorlar. Üstelik birbirlerine, “Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya!” diyorlar. Onların harcı cehennem; işte oraya girecekler; ne kötü bir sondur o! ‘’  Onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber’e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Bununla ilgili olarak Buhari, Müslim ve diğer kaynaklarda Hz. Aişe’den nakledilen bir rivayete göre, Yahudilerden bazıları Hz. Peygamber (asv)’in huzuruna geldiler ve ona “Ölüm senin üzerine olsun, Ey Kâsım’ın babası.” dediler.  Peygamber de, “Sizin üzerinize olsun.” şeklinde karşılık verdi. Hz. Aişe (r.anha) diyor ki ben de onlara: “Ölüm size olsun, Allah size lanet etsin ve Allah’ın gadabına uğrayasınız.” dedim. Bir başka rivayette de, “Ölüm, kusur ve lanet size olsun.” Bundan dolayı Peygamber (asv) bana, “Ey Aişe Allah Teâlâ, gereğinden fazla söyleyeni sevmez.” buyurdu. Ben de ona,“Duymuyor musun “Ölüm” diyorlar.” dedim. “Sen de işitmedin mi, ben de onlar için dedim.” buyurdu.” Her an müşriklerden bir saldırı gelmesi ve onlarla sıcak çatışmaya girilme­si ihtimalinin bulunduğu bir dönemde inen bu âyetin öncelikli konusunun, İman etmiş gibi göründükleri İçin müslüman muamelesi gören münafıkların ve yapılan sözleşme gereği Medine şehir devletinin vatandaşı olan yahudilerin ba­zı yanlış tavır ve hareketleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira tarihî bilgiler, Medi­ne’deki münafıkların o sıralarda yahudilerle gizli bir ittifak içinde olduklarını gös­termektedir; 14. âyette de bu hususa özel olarak değinilecektir. Hendek savaşından sonra Medine’de yahudi kalmamış olması, bu âyetin belirtilen savaştan önceki bir tarihte yani sûrenin bütününe ait sıralamadaki yerine göre daha önceki bir zaman­da inmiş olduğunu düşündürmektedir. Bununla beraber, burada yahudilerin daha önceki tutumlarına bir gönderme yapılmış bulunması yahut söz konusu ifade ve tutumların sadece münafıklara ait olması da muhtemeldir. Münafıklar ve/veya yahudiler kendi aralarında toplanıp Hz. Peygamber ve müslümanlar aleyhine entrikalar çeviriyor, bu arada yanlarına bir mümin yaklaştı­ğında kaş göz işaretleriyle onu tedirgin ediyorlardı. Resûlullah’a bu durumun İnti­kal ettirilmesi üzerine böyle davranmamaları uyarısı yapıldı. İşte yaygın yoruma göre âyetin ilk cümlesinde onların belirtilen yasağa riayet etmediklerinden söz edilmekte ve bu gayri ahlâkî tutum kınanmaktadır. Âyetin devamında bu kimselerin Resul-i Ekrem’i selâmlama biçimleri eleş­tirilmekte fakat ne dedikleri açıklanmamaktadır. Fakat az önceki kıssa bu selamlamanın ne tür bir selamlama olduğunu bize açıklamıştı. Aynı âyetin “Üstelik birbirlerine ‘Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı ce-zalandırsa ya!’ diyorlar” diye çevrilen kısmını “Üstelik içlerinden veya baş başa kaldıklarında … diyorlar” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. İnkarcıların ve sapkın düşünce sahiplerinin Allah’ın cezalandırmasını beşerî düzleme indirgeye­rek bu tarz bir argüman geliştirmeleri, örneğine sık rastlanan bir durumdur. Kur’an’da ve hadislerde Allah Teâlâ’nın kendisine ortaklar konulduğunu gördüğü, duyduğu, bildiği halde, insanlardan farklı olarak hemen cezalandırma cihetine git­mediği, her konuda olduğu üzere bu konuda da kendi hikmetine göre ve dilediği zaman hükmünü icra ettiği ve imtihan sebebiyle genellikle kullarına fırsat tanıyıp nihâî hükmünü âhirete ertelediği belirtilmiş; hemen dünyada cezalandırılmama durumuna aldanarak “Nasıl olsa herkesin yaptığı yanına kalıyor” gibi bir yanılgı­ya düşmemek gerektiği uyarısı yapılmıştır. Ayrıca bu ve bundan sonraki ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah’a tevekkül edip, O’nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir. Bununla ilgili olarak da 9. ayette şöyle buyuruluyor; ‘’ Ey iman eden­ler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman, günah işleme, düşmanlık etme ve Peygamberce karşı gelme hususunda fısıldaşnıaymız; iyilik ve takva hakkın­da konuşunuz ve huzurunda toplanacağınız Allah’a saygısızlık etmekten sa­kınınız. ‘’ Bu âyetten ve konuya ilişkin diğer âyet ve hadislerden, gizli görüşme ve konuşma yapmanın özündeki kötülük sebebiyle değil, konuşulan konuların kötü olmasına veya bu tür gizliliklerin çevredeki insanlarda kuşku ve tedirginlik uyan­dırmasına bağlı olarak yasaklanmış bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu âyette ve Nisa 4/114’te konuşulan konuların iyi olması veya iyilik amacı taşıması halin­de günah teşkil etmediği açıkça ifade edildiği gibi, bir hadiste “Üç kişi olduğunuz­da, iki kişi üçüncüden ayrı olarak fısıldanmasın; çünkü bu onu üzer”[27] buyurularak gizli konuşmaların yasaklanmasının başkaları üzerinde olumsuz etkiler meydana getirebileceği gerekçesine bağlı olduğu belirtilmiştir. Hatta bu noktadan hareketle İslâm âlimleri, iki kişinin yanlarındaki üçüncü kişinin bildiği bir dille konuşabilecekleri halde onu bırakıp başka bir dille konuşmalarını da kıyas yoluyla bu yasak kapsamında düşünmüşlerdir. “Günah işleme, düşman­lık etme ve Peygamber’e karşı gelme hususunda fısıldaşmak” zaten müminlere ya­raşmayan bir davranış olduğu için âyetteki hitabın bu kısmıyla münafıkların tutu­muna işaret edildiği, “İyilik ve takva hakkında konuşun” kısmıyla da müminlere doğru davranışın öğretildiği yorumu yapılmıştır. Bu izah, “Ey iman edenler!” hi­tabının samimi müminlere yönelik olduğu anlayışına göredir. Bazı müfessirler ise bu hitabın iman etmiş göründükleri için mümin statüsünde kabul edilen münafıklara yönelik olduğu kanaatindedir. Bir sonraki ayette ‘’Gizli konuşmalar ancak şeytandandır. Bu müminleri üz­mek içindir. Oysa o, Allah’ın izni olmadıkça onlara hiç bir zarar veremez. Müminler ancak ve ancak Allah’a güvenip dayansınlar’’ buyuruluyor. Böyle denilmekle Müslümanlara, bu tür gizli konuşmalardan etkilenerek harekete geçmemeleri, bu yüzden meyus olmamaları kalplerini geniş tutmaları, keder ve kine gönüllerinde yer vermemeleri hususunda teselli verilmektedir. “Allah’a tevekkül edin ve bilin ki, Allah’ın izni ile sizlere bir zarar gelmez, gizli gizli konuşan bu kimseler yüzünden rahatınızı bozup ölçüsüzce hareket etmeyin.”

Surenin bu kısmından sonra bir süre müminlere uyarılar yapılıyor, örneğin 11.ayette; ‘’  Ey iman edenler, size meclislerde “Yer açın” dendiği zaman, siz de yer açın; Allah da size genişlik versin.Size: “Kalkın” denildiği zaman da kalkın. Allah, sizden iman etmekte olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin’’ buyuruluyor.  Hz. Peygamber’in (s.a.) bir mecliste nasıl davranılacağı hususunda Müslümanlara öğrettiği bir diğer kural da, mecliste oturan kimselerin, sonradan gelen kimselere yer vermesinin gerekliliğidir. Öyle ki mümkün olduğu kadar toparlanılmalı ve bencil davranılmamalıdır. Ayrıca sonradan gelen kimseler de, yer bulamadıkları takdirde mutlaka girmeye çalışmamalı veya bir başka kimseyi yerinden kaldırıp onun yerine oturmamalıdır.  Müminlere yapılan bir diğer uyarısı ise 12.ayettedir; ‘’  Ey iman edenler, peygambere gizli bir şey arzedeceğiniz zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin.’’ İbn Abbas, bu ayetin nüzul sebebini şu şekilde açıklar: bazı Müslümanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.) yanına gelerek kendisiyle gizlice konuşmak istediler. Hz. Peygamber’in (s.a.) bu tekliften rahatsız olması üzerine de, Allah O’nun yükünü hafifletmek için bu emri indirir. (İbni Cerir). Zeyd bin Eslem ise, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a) kendisiyle özel görüşmek isteyen hiç kimseyi geri çevirmezdi. Bu yüzden de dileyen gelir, kendisiyle özel görüşme talebinde bulunurdu. Hatta kendisine, özel görüşmeye değmeyecek şeyler sorarlardı. Üstelik o günler tüm Arabistan’ın Medine’ye karşı savaş durumunda olduğu bir dönemdi. Bazen biri gelerek, Hz. Peygamber’e (s.a.) fısıltılı bir şekilde konuşur ve bu konuşmanın hemen ardından şeytan, “Bu adam filan kabilenin hücum edeceği haberini getirmiş” şeklinde Müslümanlar arasına dedikodular yayardı. Böylece Medine’nin her tarafında asılsız haberler dolaşmaya başlamıştı. Öte yandan münafıklar bu hadiseleri fitne çıkarmak için istismar ederken, “Muhammed duyduğu herşeye inanır” diyorlardı. İşte bu nedenlerden ötürü, Allah Teâlâ, bu ayeti indirerek, gizli konuşmadan önce sadaka verilmesini emretti. Bu durum kısa bir süre devam ettikten ve sayılan hikmetler tezahür ettikten sonra, özellikle bu konuda imkânları olmayan fakirlerin de durumu nazara alınarak, bu uygulamaya son verilmiştir. Yani, 13. ayetle 12. ayetin hükmü neshedilmişti; ‘’  Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden ürküntü mü duydunuz? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a ve O’nun Resulüne itaat edin Allah, yapmakta oldularınızdan haberdar olandır.’’  Bunda hiç bir çelişki yoktur. Kur’an’da “nesih” konusu bilinen bir hakikattir.

Bundan sonra gelen âyetler, ihlâsın ve gerçek imanın ölçüsünü açıklayıp, ortaya koymakta nifak içindeki bir takım kimselerin belirleyici tavır ve davranışlarını gözler önüne sermektedir. Bazı Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı ama bu kişilerin de bir şekilde belirlenmesi ve onlara karşı dikkatli olunması gerekiyordu. Bunlar dışında bazı kimseler hakiki müminlerdi, Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm’ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Ayetlerde İlk önce, bir takım çıkar hesapları yaparak hem müslümanlardan gözüken, hem de onların düşmanlarıyla dostluklar kurup, müslümanlar aleyhindeki faaliyetleri destekleyenlerin durumlarından sözedilir: “Allah’ın gazap ettiği kimseleri kendilerine dost edinenleri görmez misin? Onlar ne sizden ne de onlardandır. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler” Bu atıf, Medine’de münafıkların kendileriyle dost oldukları Yahudilere yapılmıştır.  Yani, münafıkların müminlerle ve Yahudilerle aralarında olan ilişkileri, samimiyete dayanmıyordu. Onlar, çıkarları dolayısıyla bu her iki toplulukla da ilişkilerini devam ettiriyorlardı. Medine’de münafıklık yapıp, müslümanlara zarar vermek için faaliyet gösterenlerin bu durumları ortaya çıkacak olursa onlar, hemen yemin eder ve kendilerinin yanlış anlaşıldığını ve inananlarla birlikte olduklarını iddia ederlerdi. Yeminlerinin arkasına saklanarak müslümanları aldatmaya çalışanların bu durumları: “Onlar yeminlerini kendilerine siper yaptılar. İnsanları Allah’ın yolundan uzaklaştırdılar. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır” (16) âyetiyle açıklığa kavuşturulmaktadır. Bu ifade şu anlama gelir: “Onlar hem bir taraftan “Biz İslâm’a ve Müslümanlara sadık bir şekilde bağlıyız” diyerek kendilerini Müslümanların suçlamalarından koruyorlar, hem de diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar aleyhinde söylenti ve şüpheler yayarak, başkalarının İslâm’ı seçmesine engel olmaya çalışıyorlardı. Ki böylece, henüz Müslüman olmayan kimseler, “Müslümanlar böyle konuşuyorlarsa, muhakkak bu işte bir şey vardır” diyerek tereddüte düşsünler. Biz biliyoruz ki İnkarcılar topluluğu, kıyamet gerçeği ile yüzleştikleri zaman, dünyada ne kadar büyük bir yanlış içerisinde olduklarını anlayacak ve pişmanlıklarını bütün açıklığı ile dile getireceklerdir. Ancak münafıklar, iki yüzlü davranıp Allah Teâlâ’ya hile yapmaya kalkıştıklarından, sapıklığın içinde o kadar derinlere itilmişlerdir ki o gün bile, gerçeği idrak edemeyecekler ve yine Allah’a karşı yalan yeminlerine sığınacaklardır: “Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün dünyada size yemin ettikleri gibi, O’na da yemin edecekler ve kendilerine bir fayda getireceğini sanacaklardır. İyi bilinmelidir ki onlar, yalancıların ta kendileridir” Yani, bunlar, sadece bu dünyada yalan yeminler etmekle yetinmeyecek, ahirette Allah’ın huzurunda da yalan yere yemin edeceklerdir.

Bu mübarek sûre, imanın aslı ve dinin en sağlam kulpu olan “Allah için sevme ve Allah için buğzetme” nin hakikatini açıklayarak sona erer. İmanın kemâle ermesi için, Allah düşmanlarına mutlak düşmanlık etmek gerekir ve bununla ilgili olarak son ayette şöyle buyuruluyor; ‘’ “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa Allah’a ve Peygamberine düşmanlık eden kimselere sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. İşte Allah bunların kalplerine imam nakşetmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları orada ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Ondan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’tan yanadırlar; iyi bilinmeli ki kurtuluşa erecek olanlar da Allah’tan yana olanlardır!” Bu âyetin nüzul sebebiyle ilgili birçok rivayet bulunmakla beraber, bunları buradaki mânaların uygulanmasına ilişkin örnekler olarak düşünmek uygun olur; yoksa âyetin anlamını herhangi birine bağlamak gerekmez. Âyet, içeriği bakımından öncesi ve sonrasıyla irtibatlıdır; Allah ve Resulüne husumet besleyenlerin, akrabalık bağı gibi motifleri kullanarak müminleri kendileriyle -münafıkların Yahudilerle yaptığı işbirliğine benzer- bir dayanışma ilişkisi içine çekmeye çalışabilecekleri tehlikesine karşı uyarı anlamı taşımaktadır.  Müfessirlerin genel görüşü bu yönde olduğu gibi bazılarıda şöyle katı bir açıklamada bulunmuştur; ‘’ Prensib bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkansızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla müminlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şayet, bu kimsenin müminlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda Müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mümin mi, münafık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mümin mi, münafık mı olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. ‘’ Tırnak içinde yaptığım bu son alıntıyı esas olan müfessirler genelde şu soruda tökezlemişler; ‘’İslam düşmanlarına düşmanlık beslemem gerekiyorsa, yahudi yahut hristiyan olan aileme nasıl davranmam gerekir?’’ Kuran daha önce ana-babaya hürmeti ve düşman da olsa insanlara sabırlı ve ahlaklı davranmayı öğütlemiştir. -Haşa – kuran kendisiyle mi çelişiyor soruları insanı aklını bulandırmamalı. Bu yüzden bu ayeti surenin girişinden beri bahsedilen münafık kimseler için yorumlamalıyız. Fakat Allah’ın dinine ciddi anlamda düşmanlık eden, müslümanların zorda kalması için planlar yapan kişilere sevgi beslemek –kim olursa olsun- sakıncalıdır.  Çünkü Allah ve Resulü’ne düşmanlık etmek, küfrün en şiddetlisidir. Küfre muhabbet ise, iman ile bir arada bulunmaz. Âyetin zahirî anlamı için bu mânâ daha uygundur. Mamafih müfessirlerin bir çoğu kelâmi bir nükte üzerine oturtarak bunu şu mânâ ile tefsir etmişlerdir. “Sevmemeleri gerekir, sevmemelidirler.” “İsterse onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri, yahut hısımları olsun…” Bununla ilgili olarak Mümtehine Suresinde şöyle buyuruluyor “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zalimler onlardır.” İşte onlar, o Allah ve Resulü’ne karşı yarışa kalkışan kimseleri sevmeyen müminler yok mu, Allah onların kalplerine iman yazmıştır. Yalnız lisanlarında değil, kalplerinde de tesbit etmiş ve yerleştirmiştir. Bundan anlaşılır ki asıl iman kalp işidir. Ve kendilerini tarafından bir ruh ile güçlendirmiştir. Kalplerine hayat veren ilâhî bir irfan nuruyla kuvvetlendirmiştir. Onun için Allah’ı unutmazlar. Ahiret yolunu görür, sevilecek ve sevilmeyecek kimseleri tanırlar. Allah ve Resulü’ne itaat eder ve Allah yolunda her fedakârlığa katlanırlar. Hem Allah onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. O suretle ki içlerinde sonsuza dek kalmak üzere öyle ki Allah onlardan hoşnut, onlar da Allah’tan hoşnut oldular, hem kendilerinden razı olunmuş hem de kendileri ondan razı olmuş olarak Allah’ın rızasına erdiler. İşte bu özellikte olan müminler son ayetteki ifadeyle kurtuluşa erenlerdir.

Sadakallahulazim.

2 YORUMLAR

  1. Uzun zamandir ben de meal calismak istiyordum ama nasil yapayim diye arastirma icindeydim sayfayla tanismam tevafuk oldu.insaAllah en kisa zamanda size yetisirim.Ama calisirken nasil bi sistem izliyorsunuz ögrenmek isterim.Kuran sayfalarina renkli notlar almissiniz ayetlerimi siniflandiriyorsunuz bunu konularda yardimci olursaniz sevinirim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here