بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Alak sûresi Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamaya göre doksan altıncı, nüzûl sıralamasına göre birinci suredir. İkinci ayetteki pıhtılaşmış kan anlamına gelen “alak” kelimesi sureye isim olmuştur, fakat sureye İkra suresi de denilmektedir. Sureyi mahiyeti çerçevesinde değerlendirmeden önce konu dağılımını yapalım ve daha sonra ayetler geldikçe dönemi ve vahiy konusunu inceleyeceğiz;

1-5: İlk vahiy, ilk emir
6-8: İnsanın mal sebebiyle taşkınlığı
9-19: Ebu Cehil’in namazdan alıkoyma kıssası

Surenin ilk ayetlerine başlamadan önce, ilk vahyin gelişini kısaca bir hatırlayalım. Hz. Âişe (r.a.) validemizden nakledilen bir rivayette, bu surenin ilk ayetlerinin indirilişi hakkında, şu bilgiler verilmektedir: “Resulullah (s.a.s.)’a gelen ilk vahiy, uykusundaki sadık rüya hâlindeydi. Ne zaman bir rüya görse mutlaka gün aydınlığı gibi çıkardı. Sonra ona yalnız başına kalmak hoş gösterildi. Bunun üzerine Hıra Dağı’ndaki mağaraya çekilerek belirli gecelerde orada ibadet etmekteye başladı. Bu sırada ailesine yaklaşmamaktaydı. Beraberinde yiyeceğini de götürüyordu. Yiyeceği tükenince tekrar Hz. Hatice’nin yanına gelip azığını almakta ve geri gitmekteydi. Nihayet 27 Ramazan pazartesi gecesi Hak ona Hıra mağarasında geldi. Yaklaşan melek ‘Oku’ dedi. O ise ‘Ben okuyamam’ diye cevap verdi. Rasulullah bu olayı anlatırken buyurdu ki ‘Melek beni sıktı, son derece yordu ve bıraktı. Sonra ‘Oku’ dedi. Ben ise ‘Okuyamam’ dedim. ikinci defa beni aldı ve sıktı. Son derece yordu. Sonra bıraktı ve ‘Oku’ dedi. Ben ‘Okuyamam’ deyince üçüncü defa aldı ve sıktı Kur’an’ın ilk ayetlerini yani Alak suresinin birinci kısmını okudu.  Daha sonra Rasulullah iliklerine kadar titreyerek döndü ve Hz. Hatice’nin yanına geldi. Eve varır varmaz ‘Beni örtünüz’ dedi. Üzerini örttüler. Korku ve dehşeti gidinceye kadar yattı. Rasulullah, ‘Ey Hatice, bana ne oldu?’ diyerek başından geçenleri anlattı. Ve, ‘Kendimden korktum’ dedi. Hz. Hatice ise ona; “Aslâ! Seni müjdelerim. Andolsun ki seni Allah ebediyen mahcûp etmez. Çünkü sen, akrabalarını ziyaret edersin, doğru söylersin, zahmetlere katlanır, misâfirlere ikram edersin, haklı olanlara destek olursun” dedi.

Şimdi bu şartlar altında gelen ilk vahiy ayetlerine bakalım; “Oku, yaratan Rabb’inin adıyla. O, insanı alaktan yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. Ki o kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretmiştir. ” Girişte de açıklandığı gibi, Cebrail “oku” dediğinde Rasulullah “Ben okuma bilmem” şeklinde cevap vermişti. Bundan anlaşılıyor ki, Melek vahyi yazılı olarak getirmiş ve Rasulullah’ın bunu okumasını söylemişti.  Yaratan Rabbinin adıyla oku ifadesi müfessirlere göre “Bismillah” diyerek oku olarak anlaşılabilir. Genel anlamıyla bakarsak da, Rasulullah vahiyden önce de yalnız Allah’ı Rabb olarak tanıyor ve biliyordu. Onun için burada sadece Rabbine güven ve onun ismiyle oku denilmiş de olabilir. 4.ayetteki “Alak”, “Alaka”nın çoğuludur. Manası, “pıhtılaşmış kan”dır. Bu durum hamileliğin ilk birkaç günü içinde meydana gelir. Daha sonra et şeklini alır. Ve tedricen insan şekillenmeye başlar. Bir sonraki 4.ayette ‘’o insana bilmediğini öğretendir’’ buyuruluyor. Yani, hakir bir başlangıçtan sonra insana ilim vererek onu mahlukatın en yüksek seviyesine çıkarması, Allah’ın en büyük lütfudur. Sadece ilim değil, kalem kullanmayı da öğreterek, sahip olduğu ilmi büyük çapta yaymasını, bu yolla ilerlemesini ve sonraki nesiller için muhafaza etmesini de sağlamıştır. Eğer Allah, ilham yoluyla insana kalem ve kitabın ilmini vermeseydi, o zaman insanın ilmi yetenekleri yayılmazdı. Gelecek nesillere ulaşamazdı. Böylece ilerleme mümkün olmazdı. Yani insan aslında ilimsizdir. Ancak Allah’ın ihsanı sayesinde onda ilim hasıl olmuştur. Allah’ın lütfuyla insana her merhalede ilim verilmiştir. Ve ilim kapıları da birbiri ardına açılmıştır. Aynı durum Ayet el-Kursi’de de gözükmektedir.”O’nun ilminden ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kazanamazlar.”  Buraya kadar açıklananlar, Rasulullah’a ilk defa nazil olan ayetlerdir. Hz. Aişe’nin rivayetine göre, bu ilk tecrübe Rasulullah için o kadar ağırdı ki, ona tahammül edememişti. Onun için bu seferlik inandığı Rabb ile doğrudan muhatap olduğu belirtilmekle yetinilmiştir. Böylece vahyin sık sık gelmesi de başlamış oldu. Rasulullah artık Nebi olarak tayin olmuştu. Bundan bir süre sonra Müddessir suresinin başlangıç ayetlerinde nübüvvet verildikten sonra vazifesinin ne olduğu açıklanmıştır.

Surenin sıradaki ayetlerinde, insanların kuvvet ve servetine güvenerek, taşkınlık yaptığından ve zenginlik nimeti sebebiyle Allah’ın emirlerine is­yan ettiğinden bahseder. Oysa insanın yapması gereken, nimetlere nan­körlük etmek değil, lütfuna karşı Rabbine şükretmektir. Burada insanın, yaptıklarının karşılığını almak için Rabbine şu ayetlerle hatırlatılır;  “Gerçek şu ki, insan kendine kendini yeterli görerek azar.’’ Yani malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri ona lutfedilmiş olduğu halde, insan şükretmek yerine haddi aşar ve asi olur. Bahsettiğin 6 ve 7.ayetin konu olarak ilk kısıma mı yoksa ikinci kısıma mı girdiğini çok fazla anlayamadım, fakat ilk 5 ayettle birlikte vahyolmadığını biliyoruz. Burayı böylece başlı başına bir konu olarak ele almak bana en sağlıklısıymış gibi geldi. Dileyenler biraz daha fazla araştırıp, aslını öğrenebilir.

Bu surenin ikinci kısmı, yani altıncı âyetten itibaren sonuna kadar ki bölüm de Rasulullah Efendimizin Harem-i Şerif’te namaz kılmaya başladığı ve Ebu Cehil’in onu tehditle engellemeye çalıştığı zaman nâzil olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, nübüvvetten sonra Rasulullah İslâmî tebliğe başlamadan önce Harem-i Şerif’te Allah’ın öğrettiği tarzda namaz kılmaya başlamıştı. Mekkeli müşrikler bundan Rasulullah’ın yeni bir din takip etmeye başladığını anlamışlardı. Mekke’deki diğer insanlar Rasulullah’ın yeni tarzdaki ibadetini hayretle seyrederken, Ebu Cehil, cahiliyet taassubu ile bu şekilde ibadet etmemesi için Rasulullah’ı korkutmaya çalıştı. Bu olay hakkında pek çok hadis vardır. Hangisinin en doğru olduğunu biz bilemeyiz fakat kuvvetli olanları paylaşalım.

Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir. “Ebu Cehil Kureyşlilere sormuş; Muhammed siz varken de ellerini yere koyup secde ediyor mu? Onlar “evet” dediler. Ebu Cehil, “Lat ve Uzza’ya yemin ederim, eğer onu bu şekilde ibadet ederken görürsem ensesine ayağımı basarak yüzünü yere sürteceğim.” dedi. Bir gün, Rasulullah namaz kılmaktaydı. Ebu Cehil, ensesine basmak için ona doğru yöneldi. Ama birdenbire herkes onun geri çekildiğini gördü. Ebu Cehil’e soruldu: “Ne oluyor?” Ebu Cehil: “Benimle onun arasında bir ateş hendeği vardı. Bazı kanatlar da gördüm.” Rasulullah şöyle buyurdu: “Eğer yanıma gelseydi melekler onu parçalayacaktı.” Aynı konu İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Ebu Cehil dedi ki: Eğer Muhammed’in Kâbe civarında ibadet ettiğini görürsem ensesini ayaklarımın altına alacağım.” Bu haber Rasulullah’a ulaştığında şöyle buyurdu. “Eğer böyle yaparsa melekler onu yakalarlar” Bu olay üzerine surenin ikinci kısmı nazil olmuştur. Bu kısmın yeri doğal olarak Kur’an’ın bu suresindedir. Çünkü Rasulullah İslâmı ilk kez namaz ile açığa vurmuştu. Kafirlerle karşı karşıya gelmesinin başlangıcını bu olay oluşturmuştu.

Şimdi bu olayı anlatan Kuran ayetlerine bakalım; ‘’Namaz kıldığı zaman bir kulu engelleyene baksana! O doğru yolda gitse ve takva ile emretse fena mı? Yalanlar ve aksine giderse iyi mi yapmış olur? Muhakkak Allah’ın görüyor olduğunu bilmiyor mu?’’ Bu ayetlerde “Kul” dan kasıt, Rasulullah’tır. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde Rasulullah’tan bu şekilde söz edilmiştir. Ayrıca bu ayetten şu da anlaşılıyor; Allah (c.c.) Rasulullah’a risalet verdikten sonra namaz kılmasını öğretti. Namaz kılmanın şekli hakkında Kur’an’ın hiç bir yerinde açıklama yoktur. Dolayısıyla bu da Rasulullah’a sadece Kur’an’da yazılı olan vahyin dışında bazı talimatlar verildiğinin de işaretidir. Bu ayetlere genel olarak bakıldığında anlaşılıyor ki, bu olay yaşanırken orada olan her insaflı insan muhatap kabul edilmiştir. Bu yüzden ayet onlara şunu sormaktadır; Allah’a ibadet eden kullara engel olan o kişinin hareketini gördünüz mü? İnsanları Allah’tan korkutan, onların kötü işlerine engel olmaya çalışan kulun doğru yolda olmadığını ne biliyorsun? Bu kişi Hak’kı yalanlayarak ona karşı koymakta ve onu yalanlamaktadır. Bu ne biçim bir harekettir? Bu kul (Rasulullah) iyi işler yapmaktadır. Diğeri ise Hakkı yalanlayarak yüz çevirmektedir. Eğer Allah (c.c.) dilese bu şahıs bu tutumlarını sürdürebilir mi?  Cevabı direk 15 ile 19.ayetler arasında bulabilir; ‘’Eğer o, bu tutumuna son vermeyecek olursa onu alnından tutup sürükleyeceğiz. Yalancı ve günahkar alnından! Çağırsın meclisini. Biz de zebanileri çağıracağız. Sen sakın o kafire itaat etme, Allah’a secde et ve ona yaklaş!’’ Burada “Secde”den kasıt, namazdı. Yani “Ey Nebi! korkma namaz kılmaya devam et ve bu vasıtayla Rabb’ine yaklaş. “Bir kulun Rabb’ine en yakın anı, secde ettiği andır.” Müslim’de yine Ebu Hureyre’den şu rivayet de mevcuttur: “Rasulullah bu ayeti okuduğunda tilavet secdesi yapardı.” Ve bu yüzden bizler de bu ayet okunduğunda tilavet secdesi yapıyoruz.

Bu sureye son verirken tek duam, ilk vahiyin ve ilk dönemlerinin zorluğunu yüreklerimizde hissederek, bu davaya sahip çıkabilmektir. Rabbim bizi bu şuurdan mahrum etmesin. Unutmayalım ki, davaya sahip çıkmak yalnızca kafir ile çatışmakla olmaz, aynı zamanda Allah’ın dinine yardımcı olmak, emir ve yasaklarını yaymak da bu davaya sahip çıkmanın bir diğer koludur.

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here