Kardeşlerimiz dünyanın en sevimli şeyi olarak göründüklerinde yeni doğmuş oluyorlar. Ve bir daha biz evlenene kadar gözümüze asla o kadar sevimli gelmeyebilirler. Bu çok normal. Her ailede olan bir şey. Kendinize kızmayın ve herşeyi oluruna bırakın. Onlar büyürken biz ergen olduk tahammülümüz yoktu. Biz büyüdük onlar ergen oldu sabrımız yoktu. Herkes büyüdü ama bu sefer de canımız çekmez oldu. Yani aslında saçma sapan sebeplerle aynı evi paylaşamaz hale gelip sürekli didişir vaziyette yaşayıp hayatı annemize dar ettik. Yine sorun yok. Bu da çok normal. Annelere genel olarak herşey dar gelir zaten. Özellikle birkaç kız kardeşsiniz annenizin sağlıklı bir orta yaş geçirmesi imkansız gibi bir şey. Sonra bu kız kardeşlerden biri fazla büyümüş olup evlenmeye kalkıyor. Başlarda kurtuluş gibi gözüken durum, zamanla acı veriyor. Hatta evlenip gitse de odası bana kalsa diye bakan tilki kardeşler bile, salya sümük odanın kapısından geçerken seni özledim diye arıyormuş falanmış. Tabi bunları ben bilmem. Sadece öyle duydum. 

Bizim evde iki farklı karakter, iki kız kardeş, iki sevimli minik kuzu var. Biri yıllardır evlen de eniştem bana hediye alsın der durur. Ama ben evlenince evime geleceğinden bile emin değilim. Çünkü yaşamını uyuyarak sürdürüyor kendisi.Geri kalan vakitlerinde de okulda olduğunu söylüyor ama duyda inanma! 😀  Diğer küçük kuzu evlen de oda bana kalsın diyor ama üç gün tatile gitme niyetiyle evden çıksam, taksiye biner binmez ağlayarak arıyor. Küçük kuzunun adı Zeynep, kendisi bugün 12 yaşına girdi. Aramızdaki yaş farkından anlayacağınız gibi kendisi benim tam ergenlik dönemlerimde hayatıma girdi. Hem çocukça kıskandım, hem ablaca büyütmeye çalıştım. Arada sıkışıp kaldığım çok oldu çünkü şımarıklıkları dağları aşıyordu. Sonra ben büyüdüm herşey daha kolay oldu. Sonra anladım ki, hayatı kolaylaştıran karşımızdakilerin tavırları değilmiş. Bizim anlayışlarımız bizim tahamüllerimizmiş. Çünkü Zeynep hala dünyanın en şımarık kardeşi olmaya aday. Değişen sadece benim, benim tahammüllerim. 

Ben ablayım. Fedakar ve merhametli oluşumun kaynağı budur. Ondandır insanlara bu kadar sabırlı ve anlayışlı oluşum. Bencilliği onlar sayesinde unuttum ben. Çünkü benim bir şeyi tek kişilik yaptıgım asla baki değildir, istemeseler bile olurda canları çekerse diye fazla fazla yaparım. Kendime bir şey alacak olsam, acaba onlara ne alabilirim diye bakınır dururum. Çünkü bilirim Zeynep her eve girişimde ellerime bakar, çantama bakar, bir çikolata bile çıkarsam dünyanın en sevimli kardeşi olur. Hilalin öyle şeylerde gözü yoktur, onun için en güzel hediye çantamdan çıkarıp vereceğim bir naneli sakızdır. Yani bırakın evlenip gittiğimde ayrılmayı, bir gün birbirimizden ayrı kalsak arayıp seslerini duymaktır benim en büyük rahatlığım. Biri yanımda uyur, diğeri yan odamda. En rahat uykulardan uyanıp üstelerine baktığımda olur bazı geceler, sonra daha huzurlu uyurum. Dünyanın en büyük kavgaları olduğunu sandığımız kavgalar ettik, hatta bu hilal var ya bu hilal bana uçan tekme bile attı. Ama şimdi? Şimdi dönüp bakıyorum çokmuş gibi görünen zamana. Azıcıcık oysa, kısacık. Okullardan, işlerden, arkadaşlardan bize kalan, birbirimize kalan zaman kısacık. Böyle düşündüğüm de herşeyi bir kenara bırakıp onları sevesim geliyor. En güzel anılarımızı düşünüp düşünüp bir daha seviyorum ikisini de. Mesela günlerden bir gündü, Ramazandı ve Zeynep henüz 4 yada 5 yaşındaydı. Mutfak koridorun bir ucunda olduğu için onun ağlama sesini kimse duymamıştı. Buna sinirlenen Zeynep koridorun diğer ucundaki odasından ağlaya ağlaya kalkıp mutfağa doğru gelmeye başladı. Her adımında gözü bizden çok masaya odaklanıyordu ve birden çığlığı basıp tepinmeye başladı. Kendisi bizim onu uyutup yemek yediğimizi düşünüp sinirlenmiş çünkü. Ezan okunana kadar “hiçmininizi sevmimiyorum” diye diye diye sahuru bize haram etmişti. Şimdi bazen ona “ilerde bu açgözlüğünü çocuklarına da anlatacağım diye” kızdırırım 😀 Hilal’in de çocuklarına da bana uçan tekme atışını anlatacağım hiç şüphesiz. Ya da üstüme bir kupa çayı döküşünü de anlatabilirim. Ay yoksa en sevdiğim fularımı paramparça edişini mi anlatsam? Bence hepsini anlatmalıyım ki, annelerinin ne kadar pis bir çocukluk geçirdiğini bilsinler. Bakın şu olayların üstünden yıllar geçmiş hala hatırlar sinirlenirim. Bu olayların en eskisi fularımı kesişi, çocukken çok severdim mor fularımı. Takmak istedi ben de kızgınım diye vermedim. Alır diye de yastığın altına koyup uyudum. Sonra sabah bir kalktım ki fular paramparça. Ben salağı, bencillik yaptım paylaşmadım diye allah beni cezalandırdı sandım. Meğersem hilal gece kalkıp makasla parçalayıp yerine koymuş. Aynı kız, yıllar sonra ben televizyon izlerken çayını alıp gelip kumandayı istedi. Ben de vermedim tabi ki, sonuçta ben de izliyordum. Sonra sen misin vermeyen, kaynar çayı üstüme bir salladı. Ben orda yandım diye bağırırken, ikinci gol geldi. ‘’Ya bi sus birazdan annem gelecek, her yer çay oldu kalk bana yardım et’’ dedi. İnanabiliyor musunuz? Ya cidden şuan sevmekten vazgeçmek üzereyim bu kızı. Nasıl sevebilirim söyler misiniz? Bunca anıyı nasıl yaşanmamış sayayım? Ya da durun yaşanmamış saydım bile. Hemen anlatıyorum nasıl başardığımı. İlkokulda bir tane kız vardı, bir gün beni o kadar üzdü ki ağlaya ağlaya eve dönüyordum. Ben okuldan dönerken, Hilal’de okula geliyordu. Beni öyle görünce sebebini de bilince okula girmek yerine kızın evini basmaya gitmiş. Kızı binalarının girişinde sıkıştırmış. Akşam eve geldi bana anlatıyor, ‘’Abla kızın saçını avucuma bi doladım, dedim ki bir daha ablamı üzersen varya kökünden koparırım bu saçlarını’’ Ya ben bu kızı yerim yerim! 😀 Geldim kaç yaşıma, hala beni bir üzen duysa korkarım ki saçlarını avucuna dolayıp köprüden sallandıracak. Şimdi ne onlar cocuk, ne ben ergenim. Ne onlar kocaman oldu ne de ben evlilik arefesindeyim. Sadece kardeşlik damarlarım kabardı. Az önce Zeynep’in doğum günü pastasını hazırlarken pastahanenin verdiği mumlar çıktı poşetten. Bizim bu konudaki aile görüşümüz belli olmasına rağmen onun ne yapacağını izledim. Usulca mumları bir kenara kaldırdı, gittim kocaman öptüm yanaklarından. Oysa en çok annemi öpmek istedim, ona daha bu yaşta bu kadar dik durmayı öğrettiği için. İçeride olan onca arkadaşı onun mum üflemesini beklerken, o sırf bunun bir hristiyan geleneği olduğunu bildiği için yapmamayı seçmişti. Pasta kesildi, yemekler yendi, derken odadan Zeynep’in sesi de geldi, arkadaşlarına neden mum dikmediğini anlatıyordu, kızlarda pür dikkat onu dinliyorlardı. Dedi ki;  ‘’Müslümanlar mum yakmazmışlar, e biz de müslümansak yakmamamız gerekir ki Allah bizi çok sevsin. Hem şimdi yaksam ne olacaktı ki, üfleyince bitecekti. Hem bakın maytap da çok güzel oldu dimi, ben çok sevdim.’’ 12 yaşında görebileceğimiz muhteşem bi nefis örneği. Elhamdulillah müslümanım demenin, en çocukça en masum hali. 

Hani ilk cümlede dediğim şey var ya? Siz onu ciddiye almayın. Biz öyle görebildiğimiz sürece onlar ilk günkü kadar sevimliler. Anlatırken anladım ki onlar benim bi parçam, büyük bi parçam. Onlar benim evimin neşesi, sabrımın sınanışı, günümün bereketi, hayatımın nimeti. Onlar benim adına hayat dediğimiz bu oyundaki en favori, en güvenilir elemanlarım.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here