36055_b
Resmen dünyaya hayatımdaki tevafukları anlamlandırmak için gelmiş olabilirim. Çünkü bir insan bir kişiye, olaya ve hatta birkaç dakikaye ne kadar anlam verebilirse o kadar veriyorum. Üstüne sayfalarca yazabildiğime zaten şahitsiniz de, bir de bunun günlerce aklından çıkmama, yıllar sonra bile saniyesi saniyesine hatırlama gibi bir tarafı var. Fil hafızası işte tam olarak buna diyorlar bence. O halde siz fil hafızamın bir ürününden daha bahsedeyim;

Günlerden bir gündü ve biz hayli keyifli geçen Rize günlerimize bir yenisini daha eklemek için yola çıkmıştık. Planımız Artvin Karagöl’de bir kahvaltı yapmak ve orada topladığımız tüm enerjiyi Mençuna Şelalesine çıkarken kullanmak yönündeydi. Çıkmak dediysem lafın gelişi, çünkü bu adeta bir tırmanmaktı. Tüm yorgunluklara rağmen yarım saat sonra şelaleye ulaştık ve ben kendimi ilk bulduğum kayanın üstüne oturttum. Oturduğum anda ise dikkatimi ilk çeken şey köprü ve üstünde çılgınca koşabilen insanlar oldu. Ben ise, hiçbir zaman o kadar cesur bir insan olamamıştım. Açıkçası böyle heveslerim olmamıştı da. Hatta çocukken lunaparkta herkes gondol sırası beklerken ben amcanın eliyle çevdirdiği o salıncağımsı şeyleri tercih ederdim. Kendimi güvende hissetmeyi, taa o günlerden severim. Her neyse, dinleme faslı bittiği anda kızlar sırayla köprüye gitmeye ve fotoğraf çekilmeye başladılar. Hunharca eğleniyorlardı, her giden bir seslenip üç çağırsa da, hiçbir kuvvet beni oraya çıkaramazdı. Gereksiz aksiyon olarak görürdüm bu tür şeyleri. Sebep soranlara da‘’Sonuçta bunlar insan yapımı, ne kadar sağlam olursa olsunlar ben güvenmiyorum’’ derdim. O gün yine bildiğimi okudum ”Ben asla oraya çıkmam!” diyerek ve herkese direnerek o köprüye çıkmak yerine kendime eğlenceler bulmaya çalıştım. Amanın! Bir de ne göreyim, yapyakışıklı bir erkek çocuğu şelalaye tırmanan babasına hadi baba aslan baba canım baba diye tezahürat yapıyor. Yanına oturan annesinin kucağında ise muhteşem güzellikte bir kız bebek. Hemen yanlarına gidip tanıştım ve bebeği sevmeye başladım. Biraz zaman sonra ‘’bana bundan anı çıkmaz’’ diyerekten bebeği annesine geri verip ilk hedefime yöneldim. Bilen bilir, bir erkek çocuğunun kalbine giden yol ‘’Hangi takımı seviyorsun?’’ sorusudur. Ben de bu yolu kullandım, pür dikkat babasını izleyen gözleri kocaman olarak bana döndü. Ve işte! İlk hamle tamamdı. Tanışma faslını geride bıraktıktan sonra, babasının ne kadar güçlü olduğunu ve birkaç yıl sonra kendisinin de tepelere çıkabileceğini anlattım ona. Karşımda görmek istediğim sadece daha çok gülen bir Mert Ali idi. Fakat öyle olmadı, bana dönüp ‘’Sen niye oraya gitmiyorsun?’’ diye sordu ve köprüyü gösterdi. Çocuğum, konumuz köprü değil baban. Amacımız anı oluşturmak, aksiyon değil. Niye böyle yapıyon yani şimdi? Ayıp değil mi? Tı Allahım ya. Tabi ona böyle diyemedim. ‘’Ben oraya gidemem, biraz korkuyorum’’ diyerek açıklamaya çalıştım durumu. O küçük adam bir anda gitti ve yerine gelen delikanlı bana cesaret vermeye başladı ‘’Ama bence yapabilirsin, bence denemelisin’’ Töbe estagfirullah. Ne diyo bu uşak? Sus yavrucum, sus oğluşum ayıp değil mi? Niye böyle yapıyon? Resmen köşeye sıkışmıştım ve bir an önce konunun değişmesi gerekiyordu. Ben ne yapsam diye düşünürken, Mert Ali benden önce davrandı ve ‘’Hadi ama hadi yapabilirsin hadi hadi’’ diye tezahürat yapmaya başladı.  Of Mert Ali, of. Ben şimdi senin o küçücük kalbini nasıl kırabilirim, o güvenle bakan gözlerindeki ışığı nasıl kaybederim? Hayır efendim hayır, benim tanıdığım Gönül, bir çocuğun kalbini kıramaz ve ona olabildiğince güzel bir gülüş bahşederdi. Bunları düşünürken bir Mert Ali’ye baktım, bir de köprüye. Sonra bir köprüye baktım, bir kendime. Galiba Mert Ali haklıydı, yapabilirdim. Ayakkabılarımı giyinip yola düştüm. Köprüye ilk adımı attım. Ve sonra bildiğim tüm duaları okuyarak devam ettim. Köprünün ortasına geldiğimde Seher tuttu beni ve fotoğraf çekilmeye başladık. Fakat benim derdim Mert Ali’yi gülerken görmekti. Ve o karşımda dikilmiş, elleri belinde, zafer kazanmış bir ifadeyle gülüyordu. O kadar tatlıydı ki, kesinlikle bu tehlikeyi göze almış olmaya değerdi. Yanına döndüğümde anladım ki, o bana yaptığı şeyin farkında değildi. Ah Gönül, tabi ki değildi. O daha 4 yaşında bir çocuktu ve sen tüm bunları kendi içinde yaşamıştın. Yine de yanına gidip ona teşekkür ettim. Çünkü benim sözlerim ne kadar büyükse onun yaşı o kadar küçüktü ve buna rağmen o büyük konuşmuşluklarımın hepsini bana bir bir bir yedirmişti. Sanki Mert Ali’yi tanımak bana Rabbimin, ‘’Al bakalım Gönülcüm, senin asla dediklerin mi olur, yoksa benim dediklerim mi?’’ deme şekliydi. Hatta bunun için yaşıtlarımı yahut büyüklerimi değil de küçücük bir çocuğu seçmesi kesinlikle bir ”haddini bil” mesajıydı. Elhamdulillah bu mesajı aldım ve o günden sonra hiçbir konu için ”Asla yapmam” diyerek büyük konuşmadım.

Tarihler 2015’in Eylül ayını gösteriyordu ve 4 yaşındaki Mert Ali, 24 yaşındaki Gönül’e ”Allah’ın dediği olur” sözünü fiilen öğretmişti.

Teşekkürler Allahım, aracıların için de teşekkürler.
Farkında olmamı sağladığın için de.

6 YORUMLAR

  1. 24 yaşında yaşadığınız her şeyde Allah’ın nazarını görebilmek çok büyük lütuf. Yazılarınızı okurken size çok gıpta ediyorum. Rabbim paylaşımlarınızı artırsın. Hepimizin gönül gözünü açsın.

  2. Mert Ali.. Oğlumun ismi 🙂 aylarca düşünüp doğmasına bir kaç hafta önce bulduğum o güzel isim 🙂 ilkkez de başka bir yerde karşıma çıktı 11 ayın Sonunda☺️ Ali Mert diye Arada takla artırmakta çok hoşuma gitti ?? yazılarınızı severek takip ediyorum çok doğal çok içten ve çok akıcılar??

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here