Geçmiş iki yazının birinde çocukluğuma gülüp, birinde elinizi vicdanınıza koymanızı istedim. Şimdi ise sünnetteki gibi vefalı, sünnetteki gibi emanete sahip çıkan, sünnetteki gibi Allah’a yaklaşmak konusunda her fırsatı değerlendiren müslümanlar olmanın aslında çok kolay olduğunu göstermek için buradayım. İnşallah yüreklerinize giden o bam telini bulup dokunmak niyetindeyim, rabbim de nasip etsin.

Bismillahirrahmanirrahim.

Birçoğumuzun sünnet ve farz arasındaki farkı biliyoruz ama bilmeyenler için hemen kısaca tekrar etmek istiyorum. Dinimizce yapılması zorunlu olan, Kuran ile sabitlenmiş davranışlara farz denir. Bunlar direk Allah’ın kullarına koyduğu kesin ve katti kurallardır. Ve sünnet de, Kuranda belirtilmeyen ama Efendimiz’in yaptığı ve yapılmasını öğütlediği davranışlardır. Sünnetlerin hükmü çok ayrıntılı bir konu ama bir cevap vermek gerekirse samimi bir açıdan yazdığım bu yazıya samimi bir hüküm ile devam edeceğim. Benim için sünnetler sadece ibadet için yapılan görevler değildir, sünnetler samimiyetle içten gelerek yapılan yakarışlardır. Bizler sünneti Efendimiz’e layık bir ümmet olabilmek için yapmaya gayret ediyoruz. Yani sünneti terketmek haram yahut günah değildir, bunun bir cezası yoktur. Ama bazı sünnetler vardır ki onlar müslümanın imanını tazeler, diri tutar ve dinini tamamlamasına yardımcı olur. Şüphesiz bunların başında sünnet namazlar ve Kuran okumak geliyor. ‘’ Kuran okumak sünnet, dinlemek farzdır.’’ ayetini bilirsiniz. Önceleri bunu çok sorgulardım, neden Kuran okumak farz değil ki diye uzun uzun düşündüğüm olmuştu. Sonra bunu düşünmekten vazgeçtim. Çünkü böylesi daha güzeldi. Düşünsenize farz olsaydı, bunu yapmak zorunda olduğum gibi yapmadığım zaman da haşa Rabbime karşı gelmiş olacaktım. Vaktimiz olmadığında okuyamadığımızda günah işlemiş olacaktık. Düşünsenize Allah sırf biz okuyalım ve amel edelim diye yüzlerce ayet gönderiyor, onun Kuran olarak bize ulaşmasını sağlıyor ama bunu bize zorunlu kılmıyor. Bu Rabbinin kulunu herkesten çok düşündüğünün ispatı değildir de nedir? Yorgun argın evlerimize geldiğimiz günler namazlarımızı zor kılarken bir de Kuran okumak zorunda olduğumuzu düşünsenize? Ya da zaten zar zor terk ettiğimiz muhabbet masalarına 1 saat daha geç dönmek zorunda olduğumuzu. Ama işte Rabbim kulunu öyle güzel düşünüyor ki, ona önce namaz veriyor sonra da bu namazı Kuran okuyarak kılmasını istiyor. Böylece kul, hem namaz ibadetini hem de Allah kelamını okumuş oluyor. Ve artık tam burada bambaşka bir konu olan Kuranı anlayarak okumak hususu ortaya çıkıyor.

Yusuf suresi 2.ayette‘’ Biz Kuranı okuyup anlayasanız diye Arapça gönderdik’’ diyor. Yani aslında kuldan beklenen performans anlayarak okunması. Hiç şüphesiz ki vahiy olarak gönderildiği gibi okunması, Allah’ın direk kendi kelamının okunması daha başka bir hissiyattır. Ama unutmamalı ki, Kuran okumak sünnettir yani onu görev olarak değil anlayarak ve severek okumak gerekir. Kuranda bize bildiren ayet apaçık onu anlayarak okumamızı söylüyor. Peki biz ne yapıyoruz? Arapça bilmiyoruz, Arapça öğrenemiyoruz, öğreniyoruz ama yavaş okuyoruz, yavaş okuduğumuz için yılda bir okuyoruz, yılda bir okuduğumuz için unutuyoruz, unuttuğumuz içinde Rabbimiz ile aramıza duvarlar örüyoruz.  Rabbimizin bizim için gönderdiği bu kitabı anlamak için yeni bir dil öğrenmeye değil, gönlümüzü ona açmaya ihtiyacımız var. Eğer gönlümüzü bu yola sokamazsak her bahane kocaman bir sebep olur. Çünkü malesef herkesin Kuran’ı çocukken öğrenme fırsatı olmuyor, sonra imamhatipe de gitmemiş olabiliyorlar, sonra içlerinde okumak için büyük bir heves olmadığı için gençlik çağlarında da öğrenmeye vakit ayırmıyorlar. Sonra geliyorlar 20-25 yaşlarına, içlerinde kocaman bir boşluk. Evet diyorlar bu boşluk namazdan, başlıyorlar namaza. Gece gündüz demeden, farzı nafilesi sürekli kılıyorlar. Allah kabul etsin çok da güzel yapıyorlar. Ama ne kılıyorlar, ne söylüyorlar, ne diye yakarıyorlar Allah’a, ne diye dua ediyorlar? Dilleri tekrarlıyor ama gönülleri kapalı. Gönülleri açılsa bile anlayamazlar çünkü bilmiyorlar. Peygamber değiliz ki okumadan anlama şerefine nail olalım. Hani dedim ya, Kuran okumak bizim dinimizi tamamlamamızın en kestirme yoludur. Yani eğer namaz kılacak kadar Arapça sure biliyorsanız ve gerçekten Kuran’ı anlamak konusunda kararlıysanız ama bunun için bir vakit ayıramıyorsanız o zaman şimdilik meal okuyarak bir adım atın. Bu aslında kocaman bir adım. Üstelik meal okumak için geçerli hiçbir engeliniz yok. Abdest almanıza gerek yok, ama samimiyetimizi O’na göstermek için isterseniz bir abdest alın. Onu sükut içinde okumanıza gerek yok, ama bazen sessiz bir köşede düşünerek, bazen kalabalık otobüste okuyarak meali kendinize arkadaş edin. Önce namazlarda okuduğunuz surelerin meallerini okuyun. Ne söylüyormuşsunuz bir anlayın. Sonra en baştan başlayarak ayet ayet devam edin bu yolda. Yolda ayağınıza takılan her taşta durun, araştırın, okuyun,öğrenin. Neden ayağınıza takılmış bir sorun soruşturun, nereden gelmiş o taşlar bi bakın. Bir hatim edin, iki hatim edin, üç hatim edin. Daha sonra Kuran’ı Arapça okumak sizin için bir sünnet değil bir ihtiyaç haline gelecek. “Türkçesinden okuduğumda bu kadar huzurlu ve mutlu oluyorsam iniş lisanıyla okursam ne olur acaba” diye düşünüp duracaksınız. Anlayarak okumanın içinize verdiği huzurun kat be kat fazlasını o zaman bulacaksınız. Kendi fikrimi beyan etmek gerekirse, benim için de asıl şifa vahiy dili olan Arapçadır. Çünkü Rabbim onu her dilde indirme kudretine de sahipti ve müslümanların her ırktan olacağını her dilden olacağını bildiği halde onu Arapça indirdi, demek ki bu şekilde okunmasını istedi.

Bu yazı yeni başlayanlar için bir giriştir, bu yazı Kuran’a ulaşmak isteyen ama Arapça engeline takılanlar için bir çıkıştır, bu yazı Kuran’ı anlamak ve Kuran’a göre yaşamak isteyenler için bir adımdır.  Bu konu hakkında yaptığım bir araştırmada karşıma şöyle bir satır çıkmıştı; ‘’ Kuran’ı Kerim’i Arapça okumak ibadettir, sünnetir. Onu anlayarak okumak ise müslümanın en güzel faaliyetidir. Hiç şüphesiz meali Kuran okuma niyetiyle okumanın da bir sevabı vardır. Lakin Arapça öğrenilip Arapça okunması da nur ala nurdur, Allah’ın en sevdiği kullardan olmaya vesiledir.’’ Gerçekten ben de böyle düşünüyorum. Yani keşke hepimiz Arapça bilsek, anlasak ve kitap gibi açık okuyup hiçbir sorun yaşamasak ama malesef durumumuz bu. Ve her ne kadar Arapça bilmesem de bazen anlamayarak okuduğum surelerin bile içime kocaman huzurlar verdiğini biliyorum. İnşirah suresinin anlamını bilmeden okuduğum dönemlerde de bana huzur veriyordu. Yasin suresinin anlamını bilmediğim zamanlarda da okurken içim sızlıyordu. Ve Rahman suresinin anlamını bilmediğim zamanlarda da içim ürperiyordu. Çünkü kulun niyeti halis olursa, kul samimi olursa Rabbi onun gönlüne muhakkak bunu ilhak ediyor.

Size bir ufacık olay daha anlatayım da bitireyim bu yazıyı.

Babam ilk umreye gidişinin ardından günlerce bizi aramadı. Birkaç gün sonra arayıp bir iki dakika konuşup kapadı. Ne olduğuna anlam veremiyorduk ama neyse ki sayılı gün geçti ve babam geldi. Sorduğumuzda iyiyim diyordu ama çok sessizleşmişti. Sonra bir akşam misafirlerle Kabe’yi izlerken, imam azap ayetlerine denk gelip ağlamaya başladı. Öyle güzel okuyordu ki, odadaki herkesin gözleri dolmuştu. Misafirimiz birden “Niye ağlıyorlar ki?” diye sordu. Babam sanki günlerdir kendini tutuşunu açıklamak ister gibi girdi söze; “Kabe’de ilk günümüzdü, imam ağlamaya başladı, cemaat ağlamaya başladı, biz Türkler ne olduğunu anlamaya çalıştık. Sonra herkes ağlıyor diye duygulanıp ağlamaya başladık. Kimimiz anlamadığımız bu duyguya ağlıyorduk, kimimiz ağlamamız gerektiğini hissettiğimizden. Tek bildiğim biz Türkler iman ettiğimiz kitaba çok yabancıydık ve bu düşünce beni çok garip yapıyor.” Babam o zaman 42 yaşındaydı, ilk fırsatta arkadaşıyla Arapça kursuna başlamış ve meale merak sarmıştı. Bugün üstünden yıllar geçmiş olmasına rağmen babam ne zaman imamın ağladığını görse hangi sureyi okuduğuna anlamaya çalışıp mealine bakıyor. Ben de onun bu haline hayranlıkla eşlik ediyorum. Yazı boyunca anlatmaya çalıştığım şey, Kuran okuma serüveni uzun bir yoldur. Kimi baştan başlar, kimi ortada katılır, kimi sondan gelir. Hiç fark etmez bu yolun neresinde olduğunuz, yarın ahirette sizin yolun neresinde olduğunuza değil bu yolda olup olmadığınıza bakacaklar. Allah soracak; “Kulum ben sana bir kitap gönderdim, okudun mu?” Vereceğiniz en aciz cevap; “Allah’ım, bizler için gönderdiğin bu Kuran’ı okudum. Tembelliğimden ve acziyetimden Arapça öğrenemedim ama sen anlamamızı buyurduğun için anlayacağım dilde defalarca okumaya gayret ettim.Yine de her ayetini satır satır okudu bu gözlerim, hepsine iman etti yüreğim. Ama ben Kuran’ımı hiç sahipsiz bırakmadım Rabbim.” olsun.  Çünkü emin olun bu cevap ” Rabbim ben Arapça bilmiyordum, ondan hiç okuyamadım” demekten çok daha iyidir 🙂

 

 

1 YORUM

  1. Selamünaleyküm , sizi instagramdan takip ediyordum sürekli yazılarınızı paylaşımlarınızı görüyordum. En sonunda bloğunuza bakmak nasip oldu. Kuran serüveni -2 yazınızı okudum az önce ve uzun zamandır gönlüm titrememişti gözlerim doldu. Allah nasip ederse bende gayret gösterirsem kuran ve meal okumalarıma başlayacağım inşallah .Allah sizden razı olsun faydalı bir şekilde takip edebileceğim bir sayfa daha oldu inşallah bu hayırlı yolda daha da iyilerini yapma Şerefine ve daha fazla kişiye ulaşma fırsatına sahip olursunuz . Gönlü güzel , kalemi güzel din kardeşime sevgiler , Allah’a emanet olun .

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here