بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rad suresi kırküç ayet olup indirildiği yer hususunda ciddi ihtilaflara sahip olan bir suredir. Çok güvenilir bulduğum 6 tefsircinin üçü Mekke, ikisi Medine biri de ihtilaflı diyerek nokta koymuş konuya. Ben tabi ki iftar ve tefritten uzak kalıp, o biri gibi yapacağım. Bu arada o biri de Hamdi Yazır’dır. Sûrenin onüçüncü âyetinde gök gürültüsü manasına gelen “er-Ra’d” kelimesi sebebiyle sûreye bu ad verilmiştir.   Allah’ın birliğini, peygam­berliği, öldükten sonra dirilmeyi, hesabı ve müşriklerin ortaya attıkları şüpheleri gidermeyi anlatmak gibi, Medine’de inen sûrelerin ana maksat­larını kapsar. Ama seslendiği kişiler olarak da Mekki sure özellikleri görmemiz çok mümkün. Bu yüzden bu konuda sessiz kalıp konu dağılıma geçersem harika bir şey yapmış olurum; 

1-18: Tabiatın Allah’ın ihtişamını kabul ve ilanı, yıldırım ve gök gürültüsünün Allah’ın güç ve merhametine delâleti
19-31: İnanç ile basîret arasındaki ilişki, kalplerin huzura ermesinin yolunun Allah’ı anmak olduğu. Allah’ın vaadinden dönmeyeceği
32-43: İlâhî hakîkatin yayılması ve inançsızların hile ve tuzaklarının bunu aslâ önleyemeyeceği

Bu sure önemli bir konu ile yani Allah’ın varlığına ve bir­liğine iman konusu ile başlar. Hakkın açıklığına ve parlaklığına rağmen müşrikler Kur’an’ı yalanladı ve Allah’ın birliğini inkar ettiler. Dolayısıyla bu âyetler, göklerde ve yerlerde, ay ve güneşte, gece ve gündüzde, ekinlerde meyvelerde ve bu güzel ve geniş kainatta Allah’ın yarattığı diğer mahluklardaki üstün kudretini ve eşsiz yaratma sanatını ifade etmek üzere geldiler. İlk ayet yine hurufu mukatta harfleri ile başlayınca zaten biz anlıyoruz ki giriş yine Kuran’ın yüceğini anlatarak olmuş. Ki anladığımız gibi de oluyor ve 2-3-4. ayetlerde inanmayanlar için dünya nimetleri tekrar izah ediliyor ve sonra da insanların bunları düşünmesi isteniyor. Bir sonraki ayet Kuran’da ilk defa karşıma çıkan bir üsluba sahip, Kuran’daki edebi sanatları inceleyen Muhammed Es Sabuni’de benimle aynı fikirde. Ayet şu şekilde; ‘’Eğer şaşıracaksan onların ‘Biz toprak olduğumuz vakit mi yeni bir yaratılış içinde bulunacağız?’ demelerine şaşır.’’ Her ayet gibi ilk okuduğumuzda hobaaaa dedirten ama tefsirine baktığımızda da kocaman bir hııığaaaa sesiyle anlayısa kavuştuğumuz ayetlerden biri bu. Ayet direk Efendimiz sav’e hitap ediyor, özetle diyor ki; Ey Muhammed! Eğer herhangi bir şeye hayret ediyorsan, bil ki, o, kafirlerin “Biz öldükten ve toz toprak olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz” demelerinden daha hayret verici değildir. Çünkü onların, öldükten sonra dirilmeyi inkar etmeleri, gerçekten hayret edilecek bir şeydir. Zira bu anlattığımız gökleri, yeri, ağaçlan, meyveleri, denizleri ve nehirleri yaratmaya kadir olan Allah, on­ları öldükten sonra tekrar diriltebilir. Öldükten sonra dirilmeyi inkar eden o kimseler, Allah’ın kudretini inkar edenlerdir.

6.ayet müşriklere sesleniyor olsa da bizim de umut bulacağımız bir ayet sayılabilir. ‘’Gerçekten Rabbin insanların zulümlerine karşı merhamet sahibidir.’’ Peki bu, ne yaparsak yapalım Rabbim bize merhamet edecek demek midir? Hayır, tabi bunu böyle anlamak doğru olmaz. Çünkü Rabbimiz bizden korku ve ümit arasında bir yerde olmamızı istiyor. Daha önce de söylemiştik ya Allahın rahmetine güvenerek günah işlemekten korkmamak alay etmekten farksızdır, mümin bu konuda feraset sahibi olmalıdır. Surenin devamında yani 7.ayette bahsedilen konuyla birlikte ayeti tekrar ele alırsak ortaya bir müşrik konusu çıktığını görebiliriz. Neymiş bu konu bakalım. Müşrikler Hz. Muhammed’in peygamberliğine ve haber verdiği azabın ge­leceğine inanmadıkları için yaptığı uyarılara kulak asmamışlar, onunla alay ederek geleceğini söylediği azabın çabucak gelmesini istemişlerdir; hatta Kur’an’in Al­lah’tan gelmediğini ve dinin hak olmadığını ortaya çıkarmak için kendilerinin aleyhine olmak üzere Allah’a dua etmişlerdir; Allah Teâlâ da Hz. Peygamber ara­larında bulunduğu veya onlar tövbe edip Allah’tan bağış diledikleri müddetçe on­ları cezalandırmayacağını haber vermiştir. Bu kafirlere göre, Hz. Muhammed sav’in  gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamanın yegane kriteri, onun bir mucize gösterip göstermeyeceği idi. Böyleydi çünkü onun mesajını aklî delilerle bir türlü anlayamıyorlardı. Ne onun yüksek karakterinden, ne mesajıyla ashabı arasında gerçekleştirdiği manevi inkılaptan bir ders çıkarabiliyordu. Ayrıca Kur’an’da, cahiliye hurafelerinin ve mensub oldukları şirk dininin ne denli batıl olduğunu göstermek üzere ortaya konan akli delilleri dikkatle müzakere etmeye de niyetleri yoktu. Her ne kadar doğrudan kafirlere değil de Hz. Peygamber’e hitap ediyorsa da, 7.ayet onların isteklerine verilmiş kısa bir cevaptır. Yani şöyle: “Ey Rasul, ikna etmek için bu kavme gösterebileceğin birkaç mucize için endişelenip durma. Çünkü bu senin görevinin bir parçası değil. Senin görevin insanları yüz çevirmelerinden ötürü ve batıl yollarının kötü sonuçlarından dolayı uyarmaktır: yalnızca uyarmak.  Şimdi sen de bu görevi ifa etmelisin. Bu görev onların gözlerini açmak ve mesajının vazettiği hakikatle hükmetmektedir.” Bu vecizeli cevabı verdikten sonra Allah, müşriklerin isteklerine daha fazla değinmiyor, fakat peşinden gelen ayetlerde onları şöyle uyarıyor: ‘’Analarınızın karnında olduğunuzdan bu yana hakkınızda vukubulan herşeyi bilen ve yaptığınız her şeyi gözeten Alim Allah’tan bir yere kaçamazsınız. Bu yüzden kaderlerinize, neye layıksanız onunla hükmedilecektir; göklerde ve yerde olan hiçbir kudret O’nun son karar ve hükmüne etkide bulunamaz.(8-9)’’

Sıradaki ayet olan 11.ayette bizi takip eden meleklerin haberini alıyoruz, tabi devamı da var; ‘’ Kişinin önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır. Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah on­larda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Al­lah’tan başka yardımcıları da yoktur. ‘’  Bu ayette Allah İnsanların bütün düşünce ve davranışlarını bildiği, gözetlediği ve her şeye kadir olduğu hal­de sünneti ve engin hikmeti gereği her insanın önünde, arkasında, sağında ve so­lunda görev yapan, onu bazı kötülüklerden koruyan ve amellerini yazan melekler tayin ettiğini açıklıyor. Efendimzi sav’de insanları gece ayrı gündüz ayrı meleklerin izle­diğini daha sonra bize haber vermiştir. Müfessirlere göre kişinin sağ ta­rafında bulunan melek iyi amellerini, sol tarafında bulunan melek ise kötü amelle­rini yazmaktadır. Önünde ve arkasında bulunan melekler ise onu korumakla gö­revlidirler. Anlatıldığına göre bir adam Hz. Ali’ye gelip “Se­ni öldürmek isteyenler var, korunman iyi olur” demiş, Hz. Ali ona şöyle cevap ver­miştir: “Her insanla birlikte onu kaderinde olmayan şeylerden koruyan iki melek vardır. Fakat kader geldiğinde melekler kişi ile kaderin arasından çekilirler. Şüp­hesiz ki ecel sağlam bir kalkandır (yani eceli gelmeyen ölmez)” Bu büyük bir teslimiyet olmakla birlikte, Allah’ın isteği dışındaki herşeyden korunduğumuzun da delili olabilir. Yani eğer kıssanın rivayetinde herhangi bir sıkıntı olsa bile ayet bize bu durumu zaten izah ediyor. Arkasından gelen 12-13.ayet, sureye adını veren ayetlerdir. Bu ayetlerin tefsirine bir bakalım;  Şimşek hem yağmurun müjdecisi hem de yıldırımın habercisidir. Kendisi veya malı açıkta bulunanlar yıldırımdan, gürültüden ve ıslanmaktan kor­karlar, yağmur bekleyenler ise habercisini görünce sevinirler. Böylece insanlar şimşek parladığında korku ile ümidi yaşamış olurlar. Yağmurdan fayda görenler onun gelmesine sevinirken, zarar görenler üzülürler. Bulutların elektrik yüklerinin çatışmasından gök gürültüsü doğar. 13. âyette gök gürültüsünün Allah’ı överek teşbih ettiği yani Allah’ın ortaklardan, noksan sıfatlardan uzak ve şanının yüce ol­duğunu ifade ettiği haber verilmektedir. 

Geldik benim bu surede ilk en sevdiğim 14. ayete; ‘’Dua edilmeye lâyık olan O’dur. O’nun dışında el açıp dua ettikleri şeyler, onların hiçbir isteğini karşılayamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye iki avucunu suya doğru açıp yalvaran kimse gibidir. Halbuki bu yoldan su asla onun ağ­zına gelecek değildir.’’ Bu ayette hem bir benzetme hem de bir nasihata vardır. Anlayacağınız üzere, dua etmek ve sığınmak suretiyle kendisine ibadet edilmeye lâyık olan sadece odur. Kâfirlerin, Allah’ı bırakıp da dua ettikleri ilâhlar ise, on­ların dualarına cevap vermezler ve seslenmelerini de işitmezler. Onların durumu ancak, uzaktan suya avuçlarını uzatıp, suyun ağzına ulaşması için seslenen ve onu çağıran kimsenin duru­muna benzer. Halbuki su cansız olup ne hisseder ne de işitir. Ebussuud bu konuda şöyle der: Müşriklerin bir şey için ilahlarına dua ettikleri zaman o şeyi ke­sinlikle elde edememeleri hali, ne yapacağını bilemeyen şaşkın bir kimse­nin haline benzetildi. Bu kimse, avuçlarını uzaktan suya uzatarak, suyun ağzına gelmesini istemekte, fakat su asla onun ağzına gelmemektedir. Çünkü su cansızdır. Onun susuzluğunu bilemez. Onların, ilahlarına duaları ve onlara sığınmaları boşa çıkmış ve ziyana uğramıştır. Çünkü bu duanın faydası yoktur. Şimdi aradaki ayetler anlaşılır olduğu için biraz ileri gidiyor ve kendimi 19.ayette buluyorum, meali şöyle; ‘’ Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse kör gibi olur mu? Fakat onu ancak akıl sahipleri idrak eder’’ Aye diğerleri gibi gayet apaçık benim istediğim ise onu bir de ters şekilde düşünerek peşinden gelen ayetleri okumanız. Çünkü böyle baktığınızda bu ayetlerde allah’ın akıl sahibi insanlardan beklediğin şartları göreceksiniz. Ayetleri mealden okuyabilirsiniz ben burada akılda kalsın diye maddelemeye yönetimi kullanacağım. Akıl sahiplerinden beklenenler; 1)Allahın ahdini yerine getirmek, 2)Daima verdikleri sözlerde durmak, 3)Uyulması emredilen kurallara uymak, 4)Rabblerine saygı duymak, 5)Ahirette hesap gününün şiddetinden korkmak, 5)Sabretmek, 6)Namazı dosdoğru kılmak, 7)İnfak etmek. Bu maddeleri açıkladıktan sonra da ayetin sonunda ‘’işte bu insanlar dünya hayatından iyi sonuç alanlardır’’ diyor ve 23.ayette onlara girecekleri cenneti anlatıyor. Bu cennet tanımını geçip meleklerin insanları karşılamasına gelmek istiyorum, çünkü çok güzel bir selam ayeti var burada ‘’Meleker her kapıdan onların yanlarına girip şöyle diyecekler ‘Sabrettiğiniz için selam size, ahiret yurdu ne güzeldir’ Tüm bunları anlattıktan sonra 25.ayette üstünde durduğu konuya da dikkat çekmek istiyorum, garip bir bağlam olduğu için dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum; ‘’Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve akrabalık bağlarını koparanlara ve yeryüzünü fesada verenler var ya lanet olsun onlara!’’ Bu mealdeki lanet olsun ifadesini gördükten sonra kime lanet ettiğini kenara atıp başka meallere baktım. Daha açık bir mealde ise şöyle bir ayet olarak okudum; ‘’  Onlar, kendilerine emrettiği iman ve itaati yerine getireceklerine dair Allah’a verdikleri sözü bozarlar, Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi de keserler. Yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte, yukarıda anlatılan çirkin vasıfları taşıyan o kimseler var ya, onlar Allah’ın rahmetinden uzak­laştırılmış ve cennetinden koyulmuşlardır. Âhiret yurdunda on­lar İçin, kendilerini üzecek şey vardır. O da cehennem azabıdır. Takva sa­hiplerinin bunun aksine sevinecekleri şeyleri vardır.’’ Ayetin tefsiirine baktığımızda tabi ki yine müşrikler karşımıza çıkacak ama ondan ziyade akraba ziyaretlerinin neyle bir tutulduğunu görüyor musunuz? Hani şu geçen hafta gönlünüzü kıran kayınvalidenizi ziyaret etmemeniz, sizin yeryüzünde fesat çıkaranlardan olmanıza sebep oluyor? Şu geçen bayram evine gidince çok sıkıldığınız akrabanız var ya, sonra hiç görmediniz, gitmek istemediniz falan, bu tavrınız size lanet okunmasına sebep oluyor? Ve tüm bu nefsi kararları yendiğinizde takva ehlinden olacağınız söyleniyor. Akraba ilişkilerinin ve ziyaretlerinin bu kadar önemli olmasını da yine ayetteki bir cümle açıklıyor ‘allahın bağladığı bağları koparanlar’. Subhanallah. Yorum sizin. Ben ilerliyorum.

Geldik yine meşhur bir twitter ayetine ‘’Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur’’ Rad Suresi 28.ayet. Çok şükür ki bu ayeti biliyoruz ama ne yazık ki gerçekten onunla mutmain olanlardan olamıyoruz. Dünkü meal yazısının sonunda bahsetmiştim, kalbimiz kırıldığında, birine çok kızdığımızda aklımıza hiç biraz namaz kılıp sakinleşeyim, biraz dua edip sakinleşeyim gelmiyor. Evet tabi namaz kılıyor ve hemen dua ediyoruz. Ama nasıl ve neye ediyoruz bu önemli? Sakinleşmek ve yatışmak ve huzura kavuşmak için mi? Hayır! Haklı çıkmak için, galibiyet sağlamak için, karşımızdakini alt etmek için. Evet bir grup bunu yaparken, bir grupta ayeti bildiği halde hemen dünyalık çözümlere koşuyor. Diğer arkadaşlarıyla kırgınlığını paylaşıyor, sonra çözümler arıyor, çözümler kendini günaha itekliyor, sonuçlar iki tarafı da bertaraf edecek şekilde ilerliyor da ilerliyor. Bu duruma hangi takva sahibi son verir orası muamma. O onu acıtıyor, o onu. Sonra tekrar. Sonra tekrar. Sonra tekrar. Allah vere ki, birinin gücü erken bitsin diyebiliyorum sadece. Yoksa cennet ehlinden bu kadar uzağa gitmelerini mümkün değil herhangi birimiz engelleyemeyiz.Düşünün ki, bir arkadaşınız dünyalık bir meselenin ve hırsının peşine düşmüş. Bırak diyorsunuz yapma, kendini heba etme. Hayır, mümkün değil sizi dinlemiyor. Sonra belki diyorsunuz Allah korkusu ona çare olur, hemen ayetleri söylüyorsunuz, hırsın kötülüğünü, yaptığının intikam olacağını, kendine yazık edeceğini, sonucun cehennem olacağını anlatıyorsunuz. Hayır, hala mümkün değil. O kadar gözü dönmüş ve kendini o kadar haklı görüyor ki, karşılığını almazsa aptal yerine konulacağına inanıyor. Adeta şeytan onun dostu olmuş da onun kulağına yalnızca bencilliği fısıldıyor. Ve Allah korkusunun hatırlatırılması bile onun kalbini yumuşatmıyor. Evet belki arkadaşınız çok haklı, belki gerçekten onu çok üzmüşler ve onun canı çok yanıyor, siz de onun için üzülüyorsunuz anlıyorum ama onu durdurmazsanız imtihanını kaybetmesi an meselesi. Bir an ölüm onu bulsa ve o kalbindeki fesatla ölse, kul hakkından mı dersiniz, “kalbinde zerre kin bulunan cennete giremez” hadisinden mi dersiniz artık neyden derseniz deyin onun için korkulması gerekir. Hani dedik ya kesinlikle onu engelleyemezsiniz, hiçbirimiz engelleyemeyiz. Bunu yalnızca Allah hidayet vererek engeller. Bu yüzden bu durumla karşı karşıya kaldığınız an duaya sarılın. Gerçekten samimi bir dua ancak onu yolundan çevirebilir. 3-4 gün duanızda ısrarcı olun. Ve bu günlerin sonunda karşınızdakinin gönlünde ufacık bir yumuşama, halinde ufacık bir değişme görmezseniz arkadaşınızdan bir süre uzaklaşıp onun imtihanını vermesini bekleyin. Çünkü bu duruma şahit olmak da sizin onun hakkında kötü düşünmenize ve onu kınamanıza sebep olabilir. Ve bu de sizin olmayan bir imtihan yüzünden günaha bulaşmanız demektir. Allah bizi nefsiyle kınayanlardan uzak tutsun.

Sureye devam ederken ufacık bir kıssadan alıntı yapıyorum; Rivayete göre Resûlullah Mekkeli müşriklere İslâm’ı anlattığı bir gün müşrikler, “Mekke’nin şu dağlarım buradan kaldır da yerimiz genişlesin veya ara­ziyi parçalara ayırıp içinden ırmaklar akıtarak tarıma elverişli hale getir; yahut ata­larımızdan ölmüş olan falan ve falan şahısları dirilt de senin bu söylediklerinin doğru olup olmadığını onlara soralım” demişler; bunun üzerine  31.ayet indirilerek onların isteklerine göre mucizeler gösterilse dahi iman etmeyeceklerine işaret edil­miştir. ‘’ Birkaç ayet bu konu üzerinden devam ederken ben 35.ayete cennetin tanımın yapıldığı kısımlara geçiyorum. ‘’ Takva sahiplerine vaad olunan cennetin özellikleri şöyledir: Ze­mininden ırmaklar akar; yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, kendilerini koruyanların mutlu sonudur’’ Hemen buraya bir dua sıkıştırıp inşallah kendilerini koruyanlardan olabiliriz diyorum ve siz de amin diyorsunuz sonra da ben devam ediyorum. Devam ederken de karşımıza 38.ayet çıkıyor ‘’ Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndrdik ve onlara da eşler çocuklar verdik.’’ Bu açıklamanın sebebini Kelbî şöyle anlatıyor: Yahudiler, Rasulullah (s.a.v)’ı ayıplayarak şöyle de­diler: Bu adamın, kadınlar ve evlenmekten başka bir düşüncesi olmadığını görüyoruz. Eğer iddia ettiği gibi peygamber olsaydı, peygamberlik görevi onun kadınlarla meşgul olmasını engellerdi. Kelbi’ye göre de bu olayın üzerine bu ayet iniyor. 

Son ayetlere yaklaşırken ben yıllardır aklımda olan bir soruya cevap buluyorum. Çocuk aklıyla sürekli Allah’ın neden müşriklerin Efendimiz’e zarar vermesini engellemediğini düşünüp duruyordum. Büyüdükçe bunun da onun imtihanı olduğunu anlayabildim. Ama bu sefer neden o imtihan oluyor ki Rabbim onu hatalardan günahlardan korumuş zaten diyordum. Ve ne zaman ona yönelik bir saldırı kıssası duysam içime kocaman bir bıçak saplanıyor gibi oluyordum. Sonra da Rabbim’in gücüne gitmesinden korkarak, neden allahım diye sızlanmaya başlıyordum. Dün bu ayeti okuduğumda aklıma ilk bu düşüncelerim geldi. Meal okuduğumuz süre boyunca birçok şeye anlam verebildim, cevap bulabildim. Ve belki de bunlardan en iç rahatlatıcı olanı bu oldu; ‘’Ey Muhammed! Onlara va’dettiğimiz azabın bir miktarını sana göstersek de veya o müşrikleri ceza­landırmak suretiyle seni mutlu kılmadan önce seni öldürsek de, o bize ait bir şeydir.’’ Yani müşrikler asla ona zarar verecek güçte değillerdir. Ve Allah asla ona bir şey olmasına izin vermez. Taa ki ne zaman? Allah’ın vaadi bu olduğu zaman. Ne zaman ki Rabbim Efendimiz’e bir imtihan gönderecek olur, o zaman müşrikler aracı olur.

Bu kısacık sureyi 6 sayfada bitirememiş olmanın haklı gururuyla yazıyı bitiriyorum. Gurur dediysem egoistlikten değil, hani bu cümle yapısı böyle ya ondan. Yoksa egositlik için aldığımız ilimin bize ne faydası olur. Rabbim bizi desinler diye öğrenmekten, hizmet etmekten muhafaza etsin. Yarın İbrahim Suresi ile tekrar görüşeceğiz nasılsa, bu yüzden uzun veda yapmıyorum, aşağı tefsir linki bırakıyorum gidiyorum, dua ile 🙂

Tefsir link tıktık!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here