بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Sebe’ sûresi, İslâm inançları konusuna önem veren ve Allah’ın bir­liğini, peygamberliği, öldükten sonra dirilmeyi ve haşri isbât gibi dinin esaslarını ele alan Mekkî sûrelerdendir. Mushaftakİ sıralamada otuz dördüncü, iniş sırasına göre elli sekizinci sûredir.  Sûre 15, âyette geçen ve Yemen’de yaşamış bir toplumu ifade eden Sebe’ kelimesinden dolayı bu adı almıştır. Konu dağılımına bir bakalım ve vakit kaybetmeden başlayalım;

1-6: Allah’ı yücelten ayetler
7-9: Müşriklerim ahireti ve öldükten sonra dirilmeyi inkarları
10-19: Davud ve Süleyman as kıssası
20-54: Müşriklerin şüphelerini yok eden deliller

Bu mübarek sûre, mahlûkâtı yoktan yaratan, âlemlerin işlerini sağlam yapan, hikmetiyle kainatı idare eden Allah’ı yüceltmekle söze başlar. Allah, yaratan, yoktan var eden ve hikmet sahibidir. Göklerde ve yerde hiçbir şey onun bilgisinden gizli kalmaz. İşte bu, Âlemlerin Rabbinin birliğini gösteren en büyük delillerdendir. Bu konu 2.ayette bize açık bir şekilde sunulmuş; ‘Yere ne giriyor ve oradan ne çıkıyor, gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyor hepsini bilir. O, merhametlidir, bağışlayıcıdır.

Surenin devamında önemli bir meseleden söz ediliyor o da, müşriklerin âhireti inkâr etmeleri ve öldükten sonra dirilmeyi yalanlamalarıdır. Allah-u Teala, 7 ile 9.ayetler arasında bu insanlara ölümü ve dirilmeyi anlatmış ve bunun hak olduğunu ispatlamıştır. 9.ayette; ‘’ Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer biz dilersek, onları yerindibine geçirir ya da gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.’’ buyurulmuştur.   İbnu’l-Cevzî şöyle der: Yani, onlar nerede olurlarsa olsunlar, yer ve gök onları kuşatır. Benim onlara gücüm yeter. Dilersem onları yere batırır dilersem üzerlerine gökten parçalar yağdırırım.Şüphesiz Allah’ın birliğini ve gücünü gösteren eserlerden görmekte, oldukları şeylerde, tevbe edip Allah’a dönen ve gördüklerini düşünen her kimse için delil ve ibret vardır. Ve ibn Kesir de şöyle der: Yüce Allah şunu murat ediyor: Bu yüksek ve geniş gökleri, alçak, uzun ve geniş yerleri yaratabilen kimse, bedenleri tekrar eski haline getirmeye ve çürümüş kemikleri toplamaya kadirdir. Her iki müfessirin yorumu da bu ayetin açıklamasının bir parçası sayılabilir, Allah’ın güç tanımını yapmaya şüphesiz bizim gücümüz kalemimiz yetmez.

Bu kısımdan sonra Kuran bize Davud ve Süleyman as’ın kıssasını anlatmaya başlıyor. Ve Allah 10.ayette; ‘’Andolsun biz tarafımızdan Davud’a bir fazilet verdik.’’ diyerek ona verilen nimetleri anlatmaya başlıyor. Davud (a.s) Beytüllahim’de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail’in en büyük düşmanı olan Calût’u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Talut’un (seul) ölümünden sonra ilk önce Hebron’da (bugünkü el-Halil) Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs’ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan Allah’a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu. Bu nimetlerin yanısıra Allah ona ilim, hikmet, adalet, merhamet ihsan etmişti. 10.ayetin sonunda “Onun için demiri yumuşattık” İfadesi açıklanırken birçok tefsirde, Allah’ın lütfuyla demirin Hz. Davud’un elinde ateşte eritmeksizin  mum veya çamur gibi oluverdiği ve çekiç gibi âletler kullanma ihtiyacı duymadan demire istediği biçimi verebildiği belirtilir. 11.ayette ise ‘’Geniş zırhlar yap ve biçim ve ölçüyü gözet’’ dedik ifadesi Hz.Davud’a verilen diğer bir yeteneği analtmaktadır. Hz. Davud’a gömlek şeklinde zırhlar imal etmesi buyurulmuş ve bunu yapabilmesi için kendisine özel bir yetenek verilmişti; daha önce zırhlar, levha biçiminde yapılırdı. Hz. Davud’a ince örgülü zırh gömlek yani taarruz silahı değil savunma aracı yapmanın emredİlmesİ ve kendisine bu konuda özel bir beceri verilmesi oldukça manidardır. Bu, Allah katında insanın ne kadar değerli ve canın muhafazasının ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir. Zaten başka bir âyette zırh yapmayı öğretme insanın yine insana karşı korunması gerekçesiyle açıklanmıştır. yetin “örgüsünü ölçülü yap” şeklinde çevirielen kısmıyla ilgili açıklamalarda daha çok halkaların birbirine geçirilmesinde ölçülü ve dikkatli olunması, zırhın deliklerinin koruma işlevine imkan vermeyecek kadar geniş, zırhın mukavemetini zayıflatacak kadar da ince ve sık olmaması anlamı üzerinde durulmuştur. Bazı tefsirlerde, Hz. Davud’un bu tür bir faaliyete kendisini vermesiyle ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır: Dâvûd zaman zaman tebdili kıyafet yaparak halkın arasında dolaşır ve kendisi hakkında ne düşünüldüğünü öğrenmeye çalışırdı. Bir gün insan kılığına girmiş bir melekle karşılaşır, onun fikrim sorar. Melek, “Dâvûd çok iyi bir hükümdardır ama bir kusuru var” der. Dâvûd merakla bu kusurun ne olduğunu sorar. “Keşke kendisinin ve ailesinin geçimini devlet hazinesinden karşılamasa” cevabını alır. Bunun üzerine kimseye muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayabileceği bir yol lütfetmesi için Allah’a dua eder. Cenâb-ı Allah da ona demiri işleme sanatını öğretir. Bu anlatımı, Hz. Peyganıber’in Dâvûd (a.s.) ile ilgili şu övücü ifadelerinin açıklaması olarak düşünmek uygun olur: “İnsanın yediğinin en güzeli, kendi kazandığıdır. Allah’ın peygamberi Dâvûd da kendi el emeğini yerdi”

Daha sonra Süleyman as’a verilen nimetlerin anlatıldığı ayetler geliyor ve  12.ayette şöyle buyruluyor; ‘’ Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı’’ Tefsirciler şöyle der: Allah rüzgârı onun emrine verdi. Rüzgâr, sayılı birkaç saatte onu uzak mesafelere götürürdü. Onu ordusuyla birlikte taşır ve ülkeden ülkeye götürürdü. Sabahtan öğleye kadar onu bir aylık mesafeye götürür, akşama kadar da, bir aylık mesafeden geri getirirdi. Böylece bir günde, ona iki aylık mesafe katettirirdi. Onun için bakırı da erittik. Hattâ bakır, yerden fışkıran su gibi akardı. Cinleri de onun emrine verdik. Cinler onun emri ve isteği ile, ne dilerse yapıyordu. Bunlar insanların yapamayacağı işlerdendir. Bütün bunlar, Allah’ın emri ve emre hazır hale getirmesiyle olmuştur. Onlardan kim, kendisine emrettiğimiz, Süleyman’a itaattan yan çizerse, âhirette ona alevli ateşi tattırırız. Bundan sonra Yüce Allah, Cinlerin mükellef kılındığı işleri anlatarak 13.ayette şöyle buyurdu: ‘’Onlar Süleyman’a isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi.’’ Burada cinlerin yaptığı söylenilen heykel şimdi islam alemi tarafından çok hoş karşılanan şeyler değiller. Özellikle İslam’ın putperislikle çok savaştığı göz önünde bulundurulunca heykellere put gözüyle bakılıp fetva verilmediğini de biliyoruz. Tam burada surenin nüzul zamanı önemli olabilir. Surenin kesin nüzul zamanını bildiren sahih rivayetler yoktur. Fakat surenin üslubu Mekke döneminin ilk zamanlarında veya ortalarında nâzil olduğunu göstermektedir. Bu dönemlerde de henüz İslam düşmanlığı ve putperestlerin isyanları baş göstermeye başlamadığı için bu ayet bu şekilde indirilmiş olabilir. Bu konuda birkaç müfessirin görüşünü paylaşmak da fayda var;  Hasan Basrî şöyle der: O zaman heykel haram değildi. Allah’tan başkasına ibadet edilmesin diye, kötülüğe giden yolları kapatmak için bizim şeriatımızda haram kılınmıştır. Havuzlara benzer, büyük çanaklar yapar­lardı. İbn Abbas “havuz gibi” anlamındadır. Ve sabit büyük kazanlar yaparlardı. Bunlar, büyüklük ve ağırlıklarından dolayı yerlerinden oynamazdı. İbn Kesîr şöyle der: Büyük oldukları için, yerlerinde duran, hareket etmeyen ve sağa sola döndürülmeyen kazanlar demektir. Ayetin devamında ‘’Çalışın Ey Davud henadanı’’ ifadesinden kimin kimin oğlu olduğunu anlamanız gerekirdi. Daha önce üç surede Süleyman ve Davud as’ı anlattığımız için artık ayrıntıya girmiyorum farkındaysanız. Her neyse, geçelim 14.ayete; ‘’Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen güve gösterdi. Yıkılınca anlaşıldı ki Cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.’’ Hz. Süleyman’ın ölümüyle ilgili bu tasvir hakkında değişik izahlar yapılmıştır. Birçok müfessir, bu ayetle ilgili yapılan rivayetlerin sağlıklı bilgilerden oluşmadığını söylemiş ve üstü kapalı tanımlar yapmışlardır. Yani bu ayetle ilgili efsaneleşmiş kıssalara çok itimat etmemek konusunda tüm müfessirler ortak görüştedirler. Kur’an’da kullanılan ifade ile canlandırılmak istenen manzara aşağı yukarı şöyledir: Hz. Süleyman asasına dayanmış bir halde otururken ya da ayakta dururken ölüm ona geldi. Değneğe dayandığı için vücudu olduğu yerde kaldı ve cinler de onun yaşadığını sanarak eski görev ve hizmetlerine devam ettiler. Ağaç kurdu değneği kemirip çürütünce Hz. Süleyman’ın vücudu yere düştü; işte o zaman cinler onun öldüğünü anladılar. Bu bilginin çevresine daha fazla bilgi eklemek –haşa- ayeti değiştirmek, -haşa- müfessirleri küçümsemek olur.

Sıradaki ayetlerle birlikte sureye adını veren Sebe kabilesini tanıyacağız. Daha önce Neml Suresinde Sebe kabilesinin Melikesi ile Süleyman as’ın karşılaşmasının kıssasını işlemiştik, ama kabile hakkında çok bilgi vermemiştik. Bu yüzden şimdi önce bir tarihsel bilgilere bakalım ve sonra Kuran onlar için ne demiş okuyalım. Sebe, Yemen bölgesinde yaşayan bir kavmin adıdır. Sebeliler, çok verimli topraklara sahiptiler ve bu sayede de medeniyetlerini oldukça geliştirme imkanı bulmuşlardı. Yüksek bir yaşam seviyesine sahip olan bu topluluk, göz kamaştırıcı güzellikte baş ve bahçelere sahipti. Allah Teâlâ, Sebelileri çeşitli nimetlerle rızıklandırmış ve onlara peygamberler göndermiştir. Sebeliler bu peygamberlere tabi olarak, onların emirlerini yerine getiriyor ve kendilerine ihsan edilen nimetler için Rablerine şükrediyorlardı. Ancak bir zaman sonra, Allah’ın dininden yüz çevirerek taşkınlıkta bulunmaya başladılar. Allah Teâlâ da onları “Arîm” seli’ni göndererek cezalandırdı ve Sebeliler bölük pörçük bir halde zelil olarak, etrafa dağıldılar. Ayetlerde bu kavmin durumu hikaye edilerek insanların geçmiş kavimlerin durumlarından ibret almaları gerektiğine işaret edilmektedir. Bizim bildiğimiz sadece Davud ve Süleyman as olsa da, müfessirlerin bazıları Sebe kavmine tam 13 peygamberin gelip tebliğde bulunduğunu bildirmiştir. Bu konu bizim imanımızı arttırmaz, azaltmaz. Bu yüzden üçe beşe takılmayın. Ben araştırmadım ama sizin de araştırmanızı gerekli görmem açıkçası, çünkü kesin bir sonuca ulaşmak im kan sız. Ayetlere döndüğümüzde 15.ayette önce Sebe halkının durumları açıklanmış, sonra 16.ayette Arim seli ile helak oldukları bildirilmiş. 17.ayette ise bu helakın onların nankörlükleri sebebiyle olduğu söylenmiş. Sebe kavmi hakkında başka bir bilgiye ulaşamadığım için ve diğer ayetlerin de anlaşılır olmasını bahane ederek geçiyorum surenin son konusuna.

Daha sonra gelen âyetlerde Allah Teâlâ müşriklerin inançlarını sorgulamakta ve onların ilâh olarak tapındıkları şeylerin hiç bir güce sahip bulunmadığını çeşitli misaller vererek ortaya koymaktadır; ‘’ Sen müşriklere şöyle de: Allah’ı bırakıp da O’nun ortağı olduğunu iddia ettiğiniz şeyleri yardıma çağırın. Onların göklerde ve yerde size zerre miktarı zarar veya fayda vermeye güçleri yetmez. Onların göklerde ve yerde Allah’la bir ortaklıkları yoktur. Allah’ın da onlardan bir yardımcısı yoktur. Allah’ın huzurunda şefaat fayda da vermez. Ancak Allah’ın izin verdikleri müstesna.’’  Yani, “Değil bir şeye sahip olmak veya sahiplikte Allah’a ortak olmak, yahut herhangi bir şekilde Allah’a yardımcı olmak, bütün kainatta kendi kendisine Allah’ın huzurunda şefaat edebilecek bir tek kimse bile yoktur. Bazı insanlar Allah katında bazı sevgili kullar olduğu veya Allah’ı şefaatlerini kabule zorlayabilecek bazı güçlü şahsiyetlerin varolduğu gibi yanlış fikirlere sahipler. Oysa gerçek şu ki, orada Allah’ın izni olmaksızın hiç kimse bir tek söz söyleyemez. Sadece Allah’ın izin verdiği kimse için Allah huzurunda şefaat edebilecektir.  Allah Teâlâ kâfirlerin, inkâr etmede öne sürdükleri şeylerin tutarsız ve gerçek dışı olduğunu ortaya koyduktan sonra Rasûlüllah (s.a.s)’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Biz seni Ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların sonraki azabı yalanlamaları karşılığında âhirette içine düşecekleri acıklı durumları dile getirilirken, onların, kendilerini sapıtmakla suçladıkları kimselerle olan diyaloglarının ümitsizlik içerisindeki tablosu çizilmektedir. İnkâr eden zayıf ve güçsüz kimseler, o günde itaat ettikleri güçlü kimseleri ve tabi oldukları yöneticilerini suçlayarak onlara acı içerisinde sitem edeceklerdir. Ancak, müstekbirler onların bu iddialarını reddederek suçlamaları kabul etmeyeceklerdir: “Büyüklük taslayanlar  da zayıfların sözlerini reddederek; “Size hidayet gelince, sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz suçluydunuz” derler’’ Büyüklük taslayanlar bu ifadeyle şunu demek istiyorlar; Biz birkaç kişi sizin gibi yüzlerce, binlerce insanı bize tabi olmaya zorlayacak bir güce sahip değildik. Eğer siz inanmak isteseydiniz, bizi liderlik, güç, yetki ve yönetimden alıkoyardınız. Eğer sizin hediyeleriniz, vergileriniz ve hibe ettiğiniz şeyler olmasa biz fakir olurduk. Eğer siz bize bağlılık göstermeseydiniz, biz bir gün bile ulu ve aziz olarak kalmazdık. Siz bizi önder kabul edip yüceltmeseydiniz, bizi kimse tanımazdı bile. imdi tamamen masum olduğunuzu ve siz istemeden bizim sizi saptırdığımızı söyleyerek hiç kimseyi kandıramazsınız. Ve daha sonra 33.ayette Zayıf olanlardan cevap gelir; “Zayıflar, büyüklük taslayanlara; Bilakis gece gündüz tuzaklar kurmanız bizi alıkoydu. Çünkü siz Allahı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrederdiniz” derler’’  Burada Zayıfların, büyüklük taslayanlara söylemek istedikleri şey; Bizim bu sorumlulukta eşit paya sahip olduğumuzu nasıl söylersiniz? İnsanları aldatmak ve saptırmak için gece gündüz ne kadar planlar, hile ve dolaplar kurduğunuzu bir hatırlayın. Sizin bize bütün dünyayı sunduğunuz, bizim de buna kandığımız doğru değil. Sizin bizi dolandırıcılık ve hilelerinizle kandırdığınız ve her birinizin sıradan insanları kandırmak için her gün yeni bir yem ortaya attığı da bir gerçek.  Bu iki atışma bizim Kuran meali boyunca sürekli karşımıza çıkan bir tabloydu. Ahiret günü gelip çattığında herkes birbirinden hak isterken hükümdarlar halktan, halkta hükümdarlardan şikayetçi olacak. O siz isyan etseydiniz diyecek, diğeri e sen büyüktün sen yönetecektik diyecek. Hiç şüphesiz Allah; ‘’Kulum ben sana akıl vermedim mi?’’ diyecek. Varın son cümleden çıkarmanız gereken mesajı siz çıkarın.

Sürenin son âyetleri, İslâm düşmanlarının ahirette gösterecekleri pişmanlıkları ve bu pişmanlıkların onlara bir fayda vermediği gibi, müstahak oldukları Cehennem azabından da kurtulmalarını sağlamayacağını şu ifadeyle açıklamaktadır: “O, zaman onlar “Hakka iman ettik” derler. Fakat, ahiret gibi dünyaya çok uzak bir yerden imana nasıl ulaşırlar? Halbuki onlar daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı”  Burada uzak bir yerden kasıt dünyadır. Bu ayette insanların dünyada inkar ederken öldükten sonra korkudan iman etmelerinin ne kadar boş bir çaba olduğu anlatılmıştır.  52. âyette geçen ve “Ama bu kadar uzak bir yerden kavuşmak ne mümkün!” seklinde çevrilen cümle, imanın fayda vermesi ve kurtuluşa erme fırsatının çoktan kaçırılmış olduğunu veya tövbe etme ve tekrar dünyaya döndürülme isteğinin kabul edilmeyeceğini belirten temsilî bir anlatımdır. Rabbim bizi ve etrafımızdaki bu fırsatı kaçırmadan tövbe edenlerden eylesin.

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here