Her başımız sıkıştığında, her Kuran okuma isteğiyle dolduğumuzda, her hastamızda, her mutluluğumuzda sığındığımız sureye geldi sıra. Acımızı, tatlımızı, şükrümüzü, duamızı paylaştığımız Yasin Suresinin içeriği neymiş ki acaba? Peki daha önce hiç mealini merak edip okumadınız mı sahi? Bazı insanlar gerçekten çok meraksız oluyor, ben de tam tersine çok sorgular çok araştırırım. Kendi bulduğum sonuca inanasım gelmezse, daha da çok araştırırım. Benim için inanç içten gelmeli, bu gerçekten böyle olmalı demeliyim bilgiyle dolarken. Yoksa o bilginin hiçbir önemi kalmaz ki zaten. Hadi o zaman bu sefer birlikte başlayalım Kuran’ın kalbine inmeye;

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Yasin sûresi Mekke’de inmiş olup üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve Âlemlerin Rabbinin birliğini gösteren kesin delillerdir. Mushaftaki sıralamada otuz altıncı, İniş sırasına göre kırk birinci sûredir. Cin sûresinden sonra, Furkan sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 12. âyetin Medine’de indiğini ileri sürenler de olmuştur. Sûre, adını iki harften ibaret olan İlk âyetinden almıştır. Birinci âyetin tefsiri yapılırken bunun anlamı üzerinde durulacaktır. Şimdi konu dağılımına bakıp başlayalım;

1-12: Vahyin doğruluğu, Hz.Muhammed’in gerçekliği
13-32: Peygamberi yalanlayan Kureyş kafirleri
33-42: Allah’ın gücünü gösteren deliller
43-54: Kıyamet anı ve mahşer
55-68: Müminlerin kıyamet halleri
69-83: Surenin toparlanması ve önceki ayetlerin açıklanması

Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir. Surenin ilk 4 ayetinin özeti şöyle; ‘’ Yâsin. Hikmetli Kur’ân’a and olsun. Sen elbette gönderilmiş elçilerdensin.’’ Yüce Allah bu âyetlerde, sûreye, isim olan yâ ve sin harfleriyle bir de Kur’ân’la yemin ederek Hz. Muhammed (s.a.s)’in peygamberliğini ve onun doğru yolda olduğunu bildirmektedir. Böyle bir başlangıç -haşa- Rasûlullah’ın (s.a) peygamberliğinden şüphede olması ve Allah’ın onu inandırmaya çalışması anlamına gelmez. Bu şekilde bir giriş, Kureyşli müşriklerin, Hz. Muhammed’in (s.a) peygamberliğini şiddetle inkâr etmelerinden ötürü yapılmış ve bu yüzden Allah surenin başında “Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin” diye buyurmuştur. Yani kafirler gerçekten büyük bir yanılgı içindedirler. Bundan dolayı Kur’an’a yemin edilerek, Kur’an “Hakim” sıfatıyla birlikte anılmıştır. Daha sonra 6.ayette; ‘’ Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için gönderildin.’’ diyerek Kuran ve Peygamber arasında gizli bağı kuruyor. Ve ayetin tefsirine baktığımızda ataları uyarılmamış tamlamasının altından şöyle bir anlam çıkıyor. Daha önce Hz.İsa ve Hz.Muhammed arasındaki uzun dönemden bahsetmiştik. Bu döneme fetret devri de diyen müfessirler var. İşte bu Fetret devrinin uzamasıyla hiçbir insan uyarılmamış ve bir peygamberleri olmamıştır. Şimdi ise bir peygamberleri olan bu topluma, atalarının durumu açıklanarak inanmaya davet ediliyorlar. Ama hepimizin bildiği gibi Arap kabileleri bu durumun kıymetini bilmiyor ve inkar edenlerden olmayı tercih ediyorlar. Ve onlar için daha sonra 8.ayetteki şu dehşetli ifade kullanıluyor; ‘’Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik, O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.’’ Subhanallah. Bu âyet, müşriklerin sapıklık hususundaki durumlarım tasvir etmekte ve onların halini, eline kelepçe vurularak boynuna bağlanmış, dolayısıyfe eğemiyecek bir şekilde başını yukarı kaldırmış bir kimsenin haline benzetmektedir. İbn Kesîr de şöyle der: Yani, kendilerine bedbahtlık damgası vurulmuş olan müşrikleri biz, boynuna tasma takılıp elleri çenesinin altından boynu ile kelepçelenmiş olan kimse gibi yaptık. Böylece başı dikilip kaldı. Ebussuûd da şöyle der: Yüce Allah onların halini, elleri boyunlarıyla birlikte bağlanan kimselerin haline benzetti. Bu tasmalar, çenelere dayanmıştır. Dolayısı ile bu tasmalar onları hakka dönmeye bırakmaz, boyunlarını hakka doğru çeviremezler, başlarını eğemezler, hakkı göremeyecekleri veya o tarafa bakamayacakları bir şekilde gözlerini kapatırlar. Bu insanlar için önce açıklama sonra dehşetli ayetler geldi ve son olarak da onların durumunun sonucunu şu ayetle çok net anlıyoruz; ‘’Ve onları uyarsan da uyarmasan da onlara göre birdir, inanmazlar’’ Burada Efendimize onları korkutsa da korkutmasa da bir olduğu söyleniyor. Çünkü aklını sapıklık karanlıklarının örttüğü, kalbinde taşkınlık arzularının yuvalandığı bir kimseye ikazlar ve engeller fayda vermez, Bu sebeple onlar iman etmezler. Çünkü uyarma, ölü kalpleri diriltmez. O ancak imanı almaya hazır olan diri kalbi uyarır. Bu, Peygamber (s.a.v.) için bir teselli ve müşriklerin kalplerinde bulunan azgınlık ve taşkınlık gerçeğini açığa çıkarmadır. Fakat bu ayet, onları davet etsen de etmesen de birdir anlamına gelmemelidir. Bir sonraki ayete baktığımızda insanların amellerinin üç şekilde kaydedildiği anlaşılıyor. Birincisi, insanın iyi ve kötü tüm amelleri Allah’ın indinde kayıtlıdır. İkincisi insanın amelleri anında tespit edilmektedir. Sonra bunlar kıyamet günü ortaya çıkacaktır. Yani, insan tüm sözlerini, niyetlerini, arzularını zihninde yazılı bulacak ve yine tüm davranışları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçecektir. Üçüncüsü ise insanın ölümden sonra geride bırakacağı iyi ya da kötü tesirlerdir. Bu tesirler nereye ve ne zamana kadar devam ederse, o kimsenin hesabına işlenecektir. Önce tefsirine baktığımız bu ayetin meali şöyledir; Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini de biz yazarız. Yani insanlar dirilmelerini biz yaparız, dirildikten sonra karşılarına çıkacak amellerinin listesini de biz tutarız. Amenne ve Saddakna.

13.ayet ile yeni bir konuya gireceğiz. Ve hayli ihtilaflı bir konunun içinde bulacağız kendimizi. ‘’Onlara şu şehir halkının misalini getir’’ diye anlatmaya başladığı kıssa her müfessir tarafından farklı şekilde yorumlanmış. Önce bu yorumlara bakalım, sonra halkın durumunu anlatacağım. “Şehir halkı” şeklinde tercüme edilen “ashâbü’l-karye” tamlamasında nerenin kastedildiği kesin olarak bilinmediği için bu tamlama dinî eserlerde oranın ahalisini ifade eden bir terim haline gelmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde burada sözü edilen şehrin neresi, ahalisinin ve gönderilen elçilerin kimler olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır. Tefsirlerde söz konusu yerleşim merkezinin Antakya ve gönderilen elçilerin ise Hz. İsa’nın havarileri olduğu belirtilir. Yani Kadim müfessirlerin çoğu bu şehri Antakya, iki elçiyi de iki havari sanmışlar ve bu olayın kral Antiochus döneminde geçtiğini söyleyebilmişlerdir. Fakat İbn Abbas, İkrime, Katade, Ka’b el-Ahbar ve Vehb bin Münebbih bu kıssayı Hristiyanların güvenilir olmayan rivayetlerine dayanarak nakletmişlerdir. Kısaca bu nakillerin güvenilirliği yoktur. Zaten bu kıssanın tarihi bir mesnedi de yoktur. Çünkü Kur’an yukarıdaki beldenin önemli bir özelliğini, belde halkının peygamberin davetini reddetmiş olmaları ve dolayısıyla azaba uğradıkları şeklinde açıklar. Tarihi hiçbir belgede Antakya’ya azab geldiğine dair bir kayıt yoktur. O halde Antakya halkının peygamberleri reddettiğini ve bu yüzden azaba uğradıklarını iddia etmek mümkün değildir. Hangi belde olduğu Kur’an’da bildirilmemiş ve Rasûlullah’dan (s.a) bu konuda hiçbir hadis gelmemiştir. Ayrıca bu “Rasûllerin” kim olduklarından da bahsedilmemiştir. Kur’an kıssayı sadece bir vakıa olarak zikrettiği için belde ve Rasûllerin isimlerinin bilinmesi pek gerekli değildir. Sözkonusu kıssanın aktarılma amacı: “Kureyşlilere sizler nasıl inat ve zıtlıkla Rasûlullah’ı (s.a) inkar ediyorsanız, o beldedekiler de aynı yanılgı içindeydiler. Aynı yolu takip ettiğiniz ve inadınızda ısrarlı olduğunuz takdirde, sizlerin sonu da o beldedeki insanlar gibi olacaktır” uyarısını yapmaktır. Neydüğü belirsiz bu halkımız kendilerine gönderilen iki elçiyi dinlemeyince, onlara üçüncü bir elçi daha gönderilmiş. 14-19. âyetlerde özetlenen diyalogdan anlaşıldığı üzere şehir halkı, hakaret ve tehditlerle dolu bir üslûp kullanarak inkarcılıkta direneceklerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu tutumun elçilere karşı bir eyleme dönüşmesinden endişe ettiği anlaşılan ve onlara inanan bir müminin ikna edici sözlerle onları elçilere tâbi olmaya çağırması da fayda etmemiş, âyetin ifade akışından anlaşıldığına göre o kişi de şehir halkı tarafından öldürülmüştür. Bu kişinin 25.ayette geçen sözü beni çok etkilemişti, halka dönüp diyor ki; “Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim.’’ Bu cümle, tebliğin hikmet inceliklerini taşımaktadır. Bu salih kul böyle bir ifade kullanmakla onlara, “Benim iman ettiğim Rab sadece benim değil, sizlerin de Rabbi’dir. Ben O’na iman etmekle bir yanılgı içine düşmüş olmuyorum, ancak sizler iman etmemekle böyle bir yanılgıya düşüyorsunuz” diyerek hatırlatmada bulunuyor. Bu kişinin öldükten sonra ki durumunu ise 26.ayet bize açıklıyor; Ona: “Cennete gir” denildi. O da: ‘Keşke benim kavmim de bir bilseydi. Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını.’ dedi’’ Yani, şehadetinin hemen ardından, bu salih kula cennet müjdesi verilmiştir. Kendisini katleden kimselere karşı bu salih insanın içinde hiçbir kin ve kızgınlık olmadığı gibi Allah indinden beddua ve şikâyette bulunarak intikam almayı da düşünmemiştir. Bilakis şimdi de onların iyiliklerini isteyerek, “Keşke kavmim de benim sonumdan haberdar olsaydı. Böylelikle küfürlerinden vazgeçerek hidayete erseler” demiştir. Yani, “Benim hayatımdan değilse bile ölümümden ibret alsınlar”. Bu şerefli insan kendini katleden insanların dahi cehenneme girmelerini arzu etmemektedir. Aksine onların hidayete ermelerini ve cennete kavuşmalarını temenni ediyor. Bu, üstün bir ahlâk örneğidir. Bu kişinin ölümünden sonra kavime ne oldu diye merak edenleri 29.ayete alıyorum. ‘’O kavmin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.’’ Bu ifade kavmi küçümsemek için kullanılmış bir sanattan ibarettir. Ve 29.ayet onların cezasının bir sayha olduğunu bildiriyor, sayha arapça da haykırmak yahut bağırmak anlamına gelir. Bu sayhayı onlara Cebrail haykırdı. Rivayete göre, o inançlı kişi öldürülünce, Yüce Allah bu duruma gazab etti ve onları hemen cezalandırdı. Cebrail’e emretti, o da tek bir sayha ile onlara haykırdı. Öyle bir haykırdı ki, hepsi öldüler. Yüce Allah, onların kökünü sayha usulüyle kesti. Buraya kadar anlattığımız bu kıssanın amacı, ilâhî mesaja kulak tıkamakta ısrar eden ve Allah’ın elçilerine karşı bağnaz bir tutum sergileyenlerin akıbetleri hakkında bir örnek vermektir. Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlere güçlü bir uyarı yaparken diğer yandan da ona tâbi olanların maneviyatını yükseltmektir. Bu kıssayı Kureyş kabilelerine anlatmaları için Efendimiz’e bildiren Allah, daha sonra ayetlerde Kureyş kabilelerine ‘’Görmediler mi ki kendilerinden önce ne kadar kuşaklar helak etmişizdir.’’ buyuruyor.

Geçtiğimiz bölümde Mekkeli müşriklerşi inkarları ve Rasûlullah’a (s.a.) karşı koymalarından ötürü kötülenişlerini işlemiştik. Şimdi ise sıra Hz. Peygamber (s.a.) ile kafirler arasındaki asıl ihtilafa, yani tevhid ve ahiret akidesine geliyor. Rasûlullah (s.a) tevhid ve ahiret akidesini onlara tebliğ ediyor, onlar da karşı çıkıyorlardı. Bu konuda arka arkaya deliller getirmek suretiyle, insanlar düşünmeye davet ediliyor. 33.ayette ‘’Onlara ölü toprak da bir ayettir.’’ İfadesinde, delil görmek isterseler onlara herşey delildir denmek istenmiştir. Ve ispatların devamında 36.ayet yerden çıkan bitkileri, 37.ayet gece ve gündüzün hikmetini, 38.ayet güneşin yörüngesindeki imtizamı, 39.ayet Ay’ın menzili ve dönüşünü ve 40.ayette tüm bunların nasıl bir düzen içerisinde birbirine çarpmadan var olduklarını anlatır. Son olarak 41.ayette; ‘’Onlara bir delil de, tüm insan neslini bir gemide taşımamızdır.’’ Denilerek, daha önceki ispatlardan çok farklı bir ispat ile muhattab oluyoruz. Buradaki gemiden kasıt şüphesiz Nuh’un gemisidir. “Ve onun içinde zürriyetlerini taşıdık” ifadesinde geçen “zürriyet”, Hz. Nuh’un (a.s) ashabıdır. Çünkü Nuh tufanında Hz. Nuh’un (a.s) ashabı dışında tüm insanlar helak olmuştu. Bu yüzden Hz. Nuh’un (a.s) ashabı “insan nesli” şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim kıyamete değin tüm insanlık aynı nesilden gelmektedir.Tüm bu ispat ve açıklayıcı anlatımlardan sonra hala inanmayan müşriklerin alaycı cevaplarına ve taşkınlıklarına devam etmişler. Ve neredeyse her surede karşılaştığımız ifadeyle ‘’O zaman hani vaaddettiğiniz azap’’ diyerek Efendimiz’e karşı gelmişler. İşte onların bu karşı gelmelerine cevap olarak 49. ayetten itibaren kıyamet anı anlatılmaya başlanıyor. Buradan sonrası yeni bir konuya girdiği için izninizle hemen bir paragraf başı yapıyorum.

Önce kıyameti anlatan bu ayetleri direk okuyalım; ‘’ Onlar, birbirleriyle tartışırlarken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar. İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler. Sûr’a üfürülecek. Bir de ne göresin!. Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler. “Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın va’didir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!” derler. Bu olay, bir tek sayhadan başka bir şey değildir. Onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar. O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada, ancak yaptıklarınıza karşılık alırsınız.’’ Allahuekber. Galiba birkaç dakika durup bir nefes almamız gerekiyor, bu ayetler o kadar mucizeli ki, direk kıyamet anını hissettiriyor. Birkaç kere daha bu duayı etmiştim, tekrarlıyorum; Rabbim bizim canımızı kıyamet gününe bırakmasın. Şimdi izninizle ilk ayetten itibaren sırayla tefsirlerini anlamaya başlayalım; Öncelikle, kıyamet insanların gözleyebileceği bir şekilde yavaş yavaş gelmeyecektir. Bilakis kıyamet insanların hiç ummadığı bir anda gelecek ve kim neredeyse orada kalacaktır. İbn Ömer Rasûlullah’dan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir. “İnsanlar yürüyorlarken, pazarlarda alışveriş yaparlarken ve meclislerde sohbet ederlerken, aniden Sur’a üfürülecek. Bir kimse kumaş satın alıyorsa eğer, kumaşı elinden bırakmaya vakti olmadan, hayvanlarına su vermek için yalağa götürmüşse su vermeden, sofraya oturduğunda bir lokma almışsa, ağzına götürmeden kıyamet gelecektir. Daha sonra sûra üflenip tüm insanlar yeniden canlandığında ve hızla mahşer yerine doğru giderlerken dünyada bu gerçeği inkâr edenlerin önce neye uğradıklarını bilemez bir halde birbirlerine olup biten hakkında soru sormaya çalışacakları, hemen ardından da durumu anlayıp derin bir pişmanlık içinde Allah’ın vaadinin ve peygamberlerin bildirdiklerinin doğru çıktığını itiraf edeceklerdir. Bir parantez açarak şu bilgiyi de vermek istiyorum; Birinci Sur ile ikinci Sur arasında ne kadar bir süre olacağı hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Bu zaman süresi yüzlerce veya binlerce yıl olabilir. Ebu Hureyre Rasûlullah’dan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmiştir. “İsrafil Sur’a ağzını dayamış ve emir beklemektedir. Sur’a üç defa üflenecektir. 1) Nefhet’ul-Feza: Tüm dünya donup kalacaktır. 2) Nefhet’ul-Saika: Herşey helak olacaktır. Böylece hiçbir tümsek kalmayacak, yeryüzü dümdüz hale gelecek ve Samed olan Allah’dan başka herşey yok olacaktır. 3) Nefhet’ul-Kıyam’ur Rabb’ul Alemin: Allah “Kalkın” diye mahlukatına nida edecektir ve herkes ayağa kalkacaktır.” Açıkçası bu sadece Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadis olsaydı bunu burada paylaşmazdım, çünkü Hureyre hadis konusunda senedi zayıf olan hadisçilerden biri. Benden size ufacık bir tavsiye, hadislerin altında bu isimi görüyorsanız muhakkak ravi zincirini tekrar araştırın. Ama bu husus Kur’an’ın çeşitli yerlerinde de teyid edildiğini için, bu hadisine güvenmekte bir sakınca yok görülüyor. Parantezi kapatarak konuya dönersek, ayetin son kısmındaki kimseye zerre haksızlık yapılmaz cümlesine geliyoruz. Yani müşriklerde, kafirler de, hristiyanlar da, yahudiler de, müslümanlar da ve diğerleri de dünyadaki amellerinin karşılıklarını Allah’ın şaşmaz adaletiyle birlikte alacaktırlar. Gerek müjde ile, gerek azap ile. Rabbim bizi azabından muhafaza etsin diyerek müminlerin kıyamet halini anlatan bir ayeti paylaşmak istiyorum; ‘’Gerçekten cennetlikler, güzel bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri gölgelerde koltukları üzerine kurulmuşlardır. Onlara orada bir meyve vardır. Hem orada ne isterseler hepsi var. Onlara bir de Rablerinden bir selam vardır.’’ Subhanallah. Tüm nimetleri meyveleri atın kenara, Rablerinden bir selam vardır ayetini tekrar okuyun. Ve tekrar. Ve tekrar. Rabbimizden bize selam geleceğini tahayyül edebiliyor musunuz? Nasıl müthiş bir an olmalı o an. Bu ayetin tefsirine baktığımızda gerçek iman sahiplerinin mahşer meydanında bekletilmeyecekleri anlıyoruz. Onlar hesaba hiç çekilmeden veya kolay bir yargılamadan sonra cennete sevkedileceklerdir. Çünkü onların sicili temizdir ve bu yüzden mahkeme anında bekletilerek eziyete uğratılmayacaklardır. Böylece Allah mahşer meydanında sorguya çektiği mücrimlere bu insanları göstererek, “Bu salih insanlar ile, “bunlar ahmaktır” diye dünyada alay ediyordunuz. Ancak asıl akıl sahibi bunlardır. Çünkü cennete kavuştular, sizler kendinizi akıllı sanıyordunuz. Oysa şimdi işlediğiniz suçlardan ötürü hesap vermektesiniz” diyecektir. Aralardaki ayetleri geçerek kıyamet meselesini daha iyi anlamamız için 65.ayete geliyorum. ‘’Biz kıyamet günü onların ağızlarını müheleriz de bize elleri söyler ayakları şahitlik eder.’’ Yani kıyamet gününde bile suçlarını reddeden, şahitlik yapanları yalanlayan ve amel defterlerinin sıhhatini inkâr eden, suçlu kimseler hakkında verilecektir. Allah Teâla, “ağızlarınızı kapatın” diye emrettiğinde, onların uzuvları konuşmaya başlayacak, ne yaptıklarını tek tek anlatacaklardır. Bu esnada sadece eller ve ayaklar değil, diğer yerlerde ifade edildiği gibi, gözleri, kulakları, dilleri ve hatta derileri bile, nasıl kullanıldıkları hakkında şahitlikte bulunacaklardır. Kıyamet manzarası gözler önüne serildikten sonra şöyle deniliyor: Sizlere kıyamet oldukça uzak gözükmekte, fakat hiç değilse şimdiden ciddi bir şekilde düşünün ve şöyle bir çevrenize bakın. Sizler nesiniz ki dünyada böbürleniyorsunuz? Herşeyiniz Allah’ın elindedir ve sizler O’nun karşısında aciz varlıklarsınız. Düşünün bir kere gözleriniz sayesinde çevrenizi görebiliyor ve böylelikle işlerinizi yürütebiliyorsunuz. Oysa Allah, bir emri ile sizleri gözlerinizden mahrum ederek, karanlıklar içinde bırakabilir. Yine bacaklarınız üzerinde koşuyorsunuz. Fakat Allah bir emri ile sizi felç edebilir. Halbuki sizler Allah’ın belli bir süre için verdiği bu kuvvetler dolayısıyla kendinizi birşey zannedip, şımarıyorsunuz. Ancak bu kuvvetler elinizden alındığında, kendinizin birşey olmadığını anlarsınız. 68.ayetteki; ‘’İnsanın yaratılışının tersine dönmesi’’ ifadesi ile insanın yaşlanması kastolunuyor. Kişi yaşlandıkça çocuklaşır, tıpkı çocuklar gibi yürüyemez, dolaşamaz. Dolaşmak, kalkmak ve oturmak artık kendisine zor gelir ve bir şeye dayanmadan hareket edemediği gibi yemek yemesi, içmesi, başkalarının yardımı sayesinde mümkün olur. Hatta insan yaşlanınca elbisesini giyemez ve yatağını ıslatır. Konuşurken başkalarını kendisine güldürür. Kısaca dünyaya ilk geldiğinde nasıl çaresizse yaşlılığında da aynı çaresizliğine geri döner. Ve ayetin sonunda soruyor; ‘’Hala akıllanmayacak mısınız?’’ Gerçekten bazen Allah’ın bu soruyu sorup durmasını şöyle yorumluyorum. Galiba Allah da şaşırıyor. Yani evet Allah herşeyi bilendir, amenna. Ama bazı ayetler öyle içli öyle naif ki. Sanki iman etsinler diye elimden geleni yaptım ama hala akıl etmiyorlar demek istiyor. Sanki onların akılsızlığına üzülüyor. Bilmiyorum, ben bir müfessir değilim. Zaten bu da bir ayet tefsiri değildi, sadece his. Yasin Suresini her okuduğumda aklıma gelecek his.

Surenin son kısmında buraya kadar öğretilenler toparlanmaya başlanıyor, dünyada verilen nimetlerin tekrarı yapılıyor ve bir iki de önemli ayrıntıya değiniliyor. Bunlardan biri 76.ayetteki ‘’Onların lakırdıları seni üzmesin’’ ifadesi. Sure boyunca kafirlerin Efendimiz’i yalanlamasına şahit olduk, daha önceki surelerde Efendimiz’in bu duruma üzüldüğünü de anlatmıştık. Ve neredeyse her surede Efendimiz’in teselli edildiğini de artık biliyoruz. Bu ayette de o tesillilerden biridir. Sırası gelmişken ayetin iniş sebebine de bakalım; Müşrikler meclislerinde başkalarına karşı, Hz. Peygamber’e (s.a) sövebilmek için şair, kahin, sihirbaz, mecnun v.s. gibi lakablar takıyorlardı. Fakat hepsinin yalan olduğunu ve Rasûlullah’ın (s.a) davetini engelleyebilmek için, hile maksadıyla böyle davrandıklarını vicdanlarında biliyor ve aralarında da açıkça konuşuyorlardı. Bu yüzden Allah, elçisine şöyle buyuruyor: “Bu yalan, hile ve iftiradan dolayı üzülme. Doğruya, yalan ile karşı koyanlar, bu dünyada da ahirette de kaybedecek ve yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.”

Son kısımdaki önemli ayetlerden biri de 82.ayetteki ‘’O’nun emri bir şeyi dileyince ona sadece Ol der, o da hemen oluverir’’ ifadesi. Zemahşerî, buradaki ifadenin Allah Teâlâ’nın evrendeki egemenliğinin mutlak olduğunu, irade buyurduğu bir şeyi gerçekleştirmek için vasıtaya İhtiyacının bulunmadığını ve O’nun hakkında zorluk, yorgunluk gibi yaratılmışlara ait kusurların düşünülemeyeceğini vurgulayan mecazî bir anlatım olduğu kanaatindedir. Zaten biz de bu ayetin bu anlama geldiğini, Allah’ın tüm noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu, O’nun kudretinin herşeye yeteceğine iman ediyoruz. Surenin son ayeti de bize bunu tekrarlatıyor zaten; ‘’O halde Allah tüm noksanlıklardan münezzehtir, Siz ancak O’na döneceksiniz’’ Yüce Allah bu mübarek sûreyi, sonsuz gücünü ve mülkünün ve saltanatının azametini gösteren bu güzel sonuçla bitiriyor ve tüm insanların bir gün O’nun karşısına çıkıp hesap vereceğini unutturmuyor.

O zaman son bir dua daha edip tefsir konusunu bitiriyorum; Rabbim bize yaşarken hesap vereceğimizi unutturmasın. Her hata ve günah anında, bize kendini ve hesabımızı hatırlatıp bizi muhafaza etsin inşallah.

Bir dakika
Bir dakika
Tefsir konusunu bitiriyorum dedim, gidiyorum demedim. Burada değinilmesi gereken, çünkü defalarca sorulan bir husustan bahsetmek istiyorum. Yasin Suresi gerçekten Kuran’ı Kerim’in kalbidir. Bu hadis sahih olmakla birlikte faziletini anlatan nice sahih hadislerde vardır. Örneğin Hz.Ayşe’den rivayet edilen bir hadise göre bu sureyi okuyan kimsenin kıyamet gününde Allah tarafından şerefli kimse olarak bilineceğini söylemiştir. Yine rivayeti sağlam olan hadislerden birinde şöyle buyrulur; “Yâsin, Kur’ân’ın kalbidir. Allah’ı ve ahiret gününü arzu ederek Yâsin okuyan kimsenin geçmiş günahı affedilir. Onu ölülerinize okuyunuz” Bu hadisten anlaşıldığı gibi, Yâsin’i okuyarak sevabını ölülerin ruhuna bağışlamak caizdir. Ancak Kur’ân’ın dirilere nâzil olduğu ve insanların, onun manasını anlayarak, emir ve yasaklarına uygun bir şekilde hayat sürdürmeleri için gönderildiği unutulmamalıdır. Bununla birlikte bir noktaya daha değinelim. 4444 Tefrîciyye veya 41 Yâsîn gibi belli saylarda okunan dualar, zikirler, salavât, âyetler ve sureler hakkında (namazlardan sonra 33 adet olarak söylenen tesbîh, tahmîd ve tekbîr gibi pek az müstesna tutulursa) emreden, tavsiye eden bir emir ve hadis yoktur. Müslüman istediği kadar Tefrîciyye diye anılan salavâtı veya Yâsîn suresi okuyabilir. Bu bilgiye sığınaraktan şunu söylemek de fayda var ki, ölülerinize 1 Yasin okuduğunuzda da 41 Yasin okuduğunuzda da 100 yasin okuduğunuzda da bunun ayrı bir anlamı olmuyor. Muhakkak her birinden nasipleniyordur ama ekstra bir şehit mertebesine ulaşması yahut oradaki azabının azalması yahut cennette baş köşeye geöçirilmesi söz konusu değildir. Yani azabının azalacağı yönündeki hadislere sığınarak ölülerinize sayılı sure okumayınız. Sadece tavsiye edildiği için ve ölümün ruhunuza verdiği sıkıntılı ruh halinden Allah’a sığınmak için okuyunuz. Çünkü bir insanı, öldükten sonra ancak ve ancak onun dünyadaki amelleri kurtarır. Geri kalanlar kuru avuntudur. Ayrıca sayıları belirlenmemiş bu zikir,salavat, dua, ayet ve sureleri “Bunu şu kadar okumak sünnettir, farzdır, dinin emridir…” diyen ve buna inanan kişi açıkça bidat işlemiştir. Bunun yerine “Bu kadar okumanın şuna faydası oluyor, ya da şu kişiye okuduk faydası oldu.” Der okur ve tavsiye ederse bu bid’at olmaz ve sakıncası da bulunmaz. Demek ki müslüman ağzından çıkan tavsiyeye de dikkat etmelidir. Bu surenin arkasından böyle bir açıklama yapmak tabi ki surenin müslümanlar arasındaki yaygınlığından ötürüdür. Tefsir dışında verilen bu bilgilerle vaktinizi aldıysam kusuruma bakılmasın.

Sadakallahulazim.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here