بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Sâffât Sûresi, “Allah’ın birliği, vahy, öldükten sonra dirilme ve hesap” gibi temel İslam inançlarına önem veren Mekkî sûrelerdendir. Mushaftaki sıralamada otuz yedinci, iniş sırasına göre elli altıncı sûredir. İçeriğine bakılırsa surenin Mekke dönemi ortalarında veya sonlarına doğru nazil olduğu anlaşılmaktadır. Bütün kaynaklarda sûre Sâffât adıyla anılmış olup “sıra sıra dizilenler, saf tutanlar” anlamındaki bu kelime, ağırlıklı yoruma göre meleklerden söz eden birinci âyette geçmektedir. Şimdi dilerseniz son uzun konu kategorimizi de paylaşıp sureye geçelim;

1-11: Ruhani varlıklar ve gökyüzü mucizesi
11-39: Kafilerin inkarları ve öldükten sonra dirilme meselesi
40-61: Müminlerin cennet hayatı
62-74: Kafirlerin cehennem hayatı
75-82: Nuh as ve kısaca özeti
83-113: İbrahim as ve hayatı, oğlu ile imtihanı, İshak ile müjdelenmesi
114-122: Musa ve Harun as ve kısaca özetleri
123-132: İlyas as ve kısaca özeti
133-137: Lut as ve kısaca özeti
139-148: Yunus as ve kısaca özeti
149-159: Allah’a çocuk isnat etme sapkınlığı
160-182: Allah’ın dünya hayatında peygamberlere yardım etmesi

Sürenin ilk âyetlerinde meleklerden bahsederek, onların ve insanların ilâhının tek olduğu bildirilmektedir:  “Sıra sıra duran, önlerindekini sürdükçe sürdükçe ve Allah’ı andıkça anan meleklere andolsun ki, ilahınız birdir, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.’’ Bu ifade ilk 5 ayetin birleştirilmiş hali sayılabilir. Meallerinizde ilk üç ayetin öznesini göremiyor olabilirsiniz ama okurken dikkat ettiyseniz surenin ileri ayetlerinde bu saf tutan ve Kuran okuyanların melekler olduğunu da okuduk. Bu yüzden daha rahat anlaşılması açısından oraya melek ifadesini bizzat sıkıştırdım, bunu da belirtmiş olayım ki meali yanlış yazmış demeyin. Ayet daha sonra hem meleklerin hem yer ve gök arasındakilerin Rabb’inin yalnızca Allah olduğunu tekrar etmiş. Surenin 7.ayetinde; ‘’Hem onu her inatçı şeytandan koruduk’’ ifadesi gök yüzündeki sınırların bilgisini içeriyor. . Yani, sema sadece herkesin gördüğü uzay değildir ve belirli bir takım sınırları vardır. Hiçbir asi şeytan o sınırları aşamaz. Her yıldız ve gezegen kendi ekseni etrafında döner ve kendi yolu dışına çıkamaz. Onların yollarına da başka birşey giremez. Görünüşte uzay boş bir alan olarak gözükmektedir. Oysa uzaydaki sınırlar kesin hatlar ile çizilmiştir. Müfessirlerin ortak görüşü bu sembolik anlatımın asıl manasının, Allah’ın meleklere verdiği bilgilerin ve özellikle vahyin korunmuşluğunu, bu bilgilere herhangi bir şeytanî gücün vakıf olup gerçekliğini bozmasına izin verilmeyeceği olduğunu yönünde. Ayete daha da güncel bir yorum getirmek gerekirse, günümüzde olağanüstü niteliklere sahip olduklarına inanılan kâhinlerin semavî güçlerden bilgi aldıkları yolundaki inançların asılsız olduğuna dikkat çekildiği de belirtilmektedir. Günümüzde hocaların cinlerden bilgi alması meselesiyle sıkça karşılaşıyoruz, bu durumun olabiliteliğini tartışmayacağım. Sonuçta Süleyman as ile cinlerin de müminleri ve hizmet edenleri olduklarını biliyoruz. Fakat 10.ayette şöyle bir ifade var ‘’Ancak çalıp çırpan hariç’’ yani ruhani varlıkla kader ve kaza bilgisinden uzak tutulmuşlar, fakat bunlardan çalanlar da olmuş. İşte bu çalıp çırpanlar hocalara bilgi ulaştıranlar olabilirler.  Açıkçası bu hoca ve cin meselesi çok aklımın aldığı bir konu değil, bazen aşırı inanırken bazen de tamamen redderken buluyorum kendimi. Tavsiyem şudur ki, bu meseleye gerçekten başımız çok sıkışmadıkça girmemek ve merak da etmemek. Şifayı daima Rabbim versin inşallah.

Sıradaki konu kafirlerin Efendimiz’in mucizelerin sihir diye yorumlayıp inkarlarında ısrarcı olmalarından bahsediyor. 14.ayet; ‘’Onlar bir mucize gördükleri vakit eğlenceye alıyorlar’’ derken onların sapkınlıklarının ne kadar aşırı olduğunu tanımlıyor. Daha sonra bu insanlar için Yasin Suresindeki gibi bir kıyamet anlatımı başlıyor. Yasin Suresindeki gibi derken ayetlerin yine ürpertici olduğunu vurgulamak istedim çünkü bu ayetleri direk geçmek istiyorum. Kıyamet anı, surun üflenmesi ve bu inkarcıların diriltilip hesaba çekilecek olması bilgilerinden sonra 39.ayet bu konuya son veriyor; ‘’Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.’’

Bir kıyamet konusu nasıl unutulur derseniz cevabım bu ayetler olurdu. Müminlerin cennet hayatı 40 ile 61.ayetler arasında öyle güzel öyle güzel öyle güzel anlatılıyor ki, direk meali alıp şuraya yapıştıracağım, sizin de yüzünüz böyle kalpkalpkalp emojisi gibi olacak. ‘’ İşte, Onlar için bilinen bir rızık, türlü meyveler vardır. Naîm cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendile­rine ikram edilir. Onlara pınardan kadehler dolaştırılır. Berraktır, içenlere lezzet verir. O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar. Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tah­sis etmiş, iri gözlü eşler vardır. Sanki onlar, saklı yumurta gibi bembeyazdır.’’ Subhanallah. Vallahi ayetler direk böyle, yani okuyanlar zaten biliyorlar abartmadığımı. Aklıma bir şey geldi, durun size anlatayım. Bir gün yine bu cennet hayatını ballandıra ballandıra anlatırken arkadaşlardan biri e orada et pirzola pilav falan yok mu hep meyve hep meyve diyorsun dedi. Bu gerçekten beklemediğim bir soruydu zaten cevabım da yoktu. Yani evet etlerin yenilebilir olanlarını Kuran anlatıyordu ama cennette et ikramı hic bahsedilmemişti. Eve gelip araştırdığımda çok harika bir bilgi daha öğrenmiştim. Meğersem cennette açlık gibi bir duygu zaten olmayacakmış. Önümüze gelen nimetler de dünyadaki normal gıdalar gibi olmayacaktır. İşte bu yüzden oradaki gıdalar “meyvalar” olarak ifade edilmiştir ve bu ikramlar, doyurucu bir gıdadan ziyade lezzetli atıştırmalıklara işaret etmektedir. Tebrikler, siz de artık benim gibi çok garip bir bilgi sahibisiniz! 😀

Müminlerin ahiret hayatı anlatılırken araya bir diyalog giriyor. Bunu da incelemek istiyorum. ‘’Derken birbirlerine dönmüş soruşuyorlardı. İçlerinden biri dedi ki;’Benim bir arkadaşım vardı, öldüğümüzde ve bir toprakla kemik yığını olduğumuz vakit gerçekten cezalandırılacak mıyız derdi. Siz onu tanır mısınız? Derken onu taa cehennemin ortasından görmüştür. Ve arkadaşına dönüp şöyle der;’’Vallahi, sen az daha beni helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı ben de cehenneme getirilenlerden olacaktım.’’ Subhanallah. Kıssa gayet net bir şekilde ahiret hayatını inkar eden insanların sonunu açıklıyor. Aynı zaman da müminlere dünya hayatında motive edici bir etkisi olduğunu da eklemek de fayda var. Ahiret ve hesap meselesi birçok insanın aklını kurcalıyor, nasıl öleceğiz de Allah bizi tekrar diriltecek ya deyip dururken bir de bakıyor ki farketmeden kalbinin inkarı ortaya çıkmış. Rabbim insanın akletmesini istiyor evet ama İslam akaidlerini araştırmamızı öğrenmemizi istiyor. İman akaidleri ise araştırma değil teslimiyet gerektirir. Bunu araştırmaya kalkarsanız mazaallah kafayı yersiniz.

Şimdi bu iki arkadaşın kıssasından sonra herkes benim gibi kendi halini düşünmeye başlıyor. Biz kurtulanlardan mıyız, yoksa farketmeden gidecek olanlardan mı hiçbir fikriniz yok dimi. Hiçbir şey için tamam diyemediğimiz gibi bunun için de diyemiyoruz. Belki bir amelimiz bizi azaptan kurtarır diye umut edebilirken, diğer yandan da belki bir günahımız bizi yerler bir eder düşüncesi yeyip bitiriyor kalbimizi. İşte ben tam bu düşüncelerle boğuşurken bir de karşıma kafirlerin cehennem hayatını anlatan ayetler çıkınca nevrim iyice dönmeye başladı. Tamam, Allah’ım merhametinden umut kesmiyoruz. Tamam, çok şükür inkar eden sapkınlardan değiliz. Evet, bizim sadece kişisel günah ve haramlarımız var. Ama ya bunlar yüzünden birkaç zamanlık da olsa cehenneme gireceklerden olursak? Çünkü cehennem cidden bir dakika bile durmak istemeyeceğimiz bir yer. 62.ayet alaylı bir dil ile soruyor zaten; ‘’Nasıl, bu mu daha hayırlı bir konukluk yoksa zakkum ağacı mı?’’ İsterseniz direk ayetleri alıntılayım, benim burada sınırlarım zorlanıyor. ‘’O zakkum ağacı cehennemin kökünde çıkar. Tomurcukları şeytanın başı gibidir. Mutlaka onlar, bundan yiyecek ve karınlarını doyuracaklardır. Sonra zakkum yemeğinin üstüne onlar için kaynar su ile karıştırılmış bir haşlama vardır. Sonra da dönecekleri yer şüphesiz cehennemdir.’’  Bu ayetlerden cehennem halkının açlık ve susuzluktan kıvrandıklarında, kendilerinin zakkum ağacının ve kaynar su akan çeşmelerin bulunduğu yere götürülecekleri, orada zakkumdan yedikten, kaynar sudan içtikten sonra tekrar geriye döndürülecekleri anlaşılmaktadır. Daha fazla bu paragrafta oyalanmadan geçelim kavimlerin durumuna.

Birkaç suredir kavimleri böyle peşpeşe hiç anlatmamıştık. Şimdi Saffat suresi kavimler konusunu son bir tekrar gibi olacak galiba. Çünkü birkaç kavim dışında neredeyse tamamı anlatılmış. İlk olarak Nuh as çıkıyor karşımıza; 75-78. ayette; ‘’Andolsun ki Nuh bize niyaz etmişti, biz de kabul etmiştik. Onu ve ailesini büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Onun soyunu baki kalanlar kıldık. Sonradan ona güzel bir nam bıraktık. Alemler içinde Nuh’a selam olsun’’ Ayetin peşine sığınarak biz de Nuh as’a selam gönderelim bence. Selam olsun! J

Nuh as ile ilgili öğrendiğimizden başka bir bilgi yok, ama son tekrar boş geçmemek için bir ipucu vereyim, Nuh as deyince aklınıza Nuh’un gemisi gelecek, bu geminin içinde her türden canlılar var olacak ve kalan kavim helak olup bu gemidekiler kurtulanlar olacak. İşte bu kadar. Şimdi gelsin İbrahim as ile ilgili kısım, 83-99.ayetler arasında anlatılan bu konu da sadece onun hayatı yok, oğlu İsmail’i kurban edişi ve daha sonra İshak ile müjdelenişi de var. Hemen anlatalım; İbrahim as, atalarının taptıklarına mantık erdiremiyor ve tüm bunların başka bir sahibi olmalı diye düşünüp duruyordu. Onun bu çabasının mükafatını Rabbim ona kendini bildirerek verdi. O Allah’ı tanıdıktan sonra, 100.ayette geçen duayı etti; ‘’Rabbim bana salihlerden bir çocuk ihsan buyur.’’ Bu duanın karşılığı olan evlat İsmail as’dır. Bu kıssa burada yarım anlatılmış olsa da izahını Kuran’ın diğer sureleri yapıyor. Ve bu toplama bilgiler ele alındığında ortaya şu kıssa çıkıyor; İbrahim as’ın çocuğu olmuyormuş, daha sonra Rabbim bana bir çocuk nasip onu senin yoluna adayayım diye dua etmeye başlamış. Rabbi ona çocuk nasip edince de adağını ona rüya ile hatırlatmış. Rüyasında ne zaman İsmail as’ı görse, kendini onu boğazlarken buluyormuş. Ve günün birinde İsmail’e bu rüyayı anlatıp, yorumunu sormuş. İsmail as’da mükemmel bir teslimiyet göstererek; ‘’Babacığım sen emrolunanı yap. Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın’’ dedi. Hz. İbrahim’in  oğluna, gördüğü rüya ile ilgili düşüncesini sormasının nedeni, onun iznini almak değil, sadece Allah’ın kendisine daha önce müjdelediği evladın ‘salih’ olup olmadığını öğrenmekti. Ayetlerin devamında her ikisinin de teslim olduğunu söylüyor. Bu demek oluyor ki İbrahim as rüyasına sadık oldu ve bu yola çıktı. İsmail as’da bu buyruğa sadık oldu ve babasının onu kurban etmesine izin verdi. Tam kurban edilecekken Rabbi gökten bir koç indirdi ve onu kurban etmesini istedi. 106.ayet ‘’Şüphesiz bu apaçık bir imtihandı derken, 107.ayetin ‘’Ve ona kurbanlık fidye verdik’’ demesi iki peygamberin de teslimiyetlerinin kabul edildiğinin ifadesidir. İbrahim as’a görkemli bir koç göndererek oğlunun yerine bunu kurban etmesini istemiş, İbrahim de öyle yapmıştır. Hz. İbrahim, yakılmayı göze alacak derecede tehlikelere göğüs gererek putperestlere karşı mücadele verdiği gibi evladını kurban etme buyruğuna da tereddütsüz boyun eğmiş; bu büyük özveriye karşı Yüce Allah hem onun ateşte yanmasını önlemiş hem de oğlunu ölümden kurtarmıştır. Daha sonra da 112.ayette İbrahim’a İshak müjdesi geliyor. 113.ayette ise biraz tefsirine inmemiz gereken bir cümle; ‘’Hem ona, hem İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapan var, hem de kendine açıkça zulmedenler.’’ Bu cümleyle Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme kıssasının niçin beyan olunduğu açıklanmaktadır. Hz. İbrahim’in iki oğlundan iki soy ve kavim türemiştir. Birincisi, kendilerinden dünyanın büyük bir bölümüne yayılmış olan iki dinin (Yahudilik ve Hıristiyanlık) çıktığı İsrailoğullarıdır. İkincisi ise, Hz. İsmail’in torunları olan Araplardır.  Râzî, “Onların soyu içinde iyisi bulunduğu gibi açıkça kendine kötülük edeni de olacaktı” mealindeki bu kısmı, “Ataların üstünlüğü, evlatlarının da üstün olmasını gerektirmez; bu sebeple yahudiler bundan kendilerine bir övünç payı çıkarmamalıdırlar” anlamında bir uyan olarak değerlendirir. İzninizle geçiyorum Musa ve Harun peygamberlere.

Bu kısımı son surelerde hayli ayrıntılı işlemiştik, hani Musa Mısır’dan kaçarken Şuayb as’ın kızıyla evlenmişti, sonra bir vahiy ile tekrar Mısır’a dönerken Allah ile görüşmüştü. Sonra Rabbinden kardeşi Harun’u da destek istemişti. Sonra Firavun’un karşısına çıkıp sihirbazlarla düello yapmıştı. Sonra Firavun hala inkar edince de Musa’nın Rabbi onları kızıldeniz’in ortasında boğmuştu.  Tamam işte sıra bu peygamberlerden nasıl bahsettiğine geldi. 114-122.ayetlerde; ‘’Hem kendilerini hem kavimlerini sıkıntıdan kurtardık. Onlara yardım ettik, böylece galipler onlar oldu. Her ikisine de apaçık anlaşılan kitabı (tevrat) verdik. Ve kendilerini doğru yola çıkardık.Selam olsun Musa ve Harun’a!’’ Selam olsun! 🙂

Dördüncü Peygamber İlyas as, daha önce onu hiç tanıma fırsatımız olmadı. Biraz bahsedip ayetlere öyle geçelim. Hz. İlyas, İsrailoğullarından gelen bir peygamberdir. Kur’an’da biri burada diğeri de En’am: 85’te olmak üzere iki kez anılmıştır. Günümüz araştırmaları M.Ö.875 ve 850’de yaşadığını kabul ediyorlar. Ilyas as, Peygamber olarak gönderildigi insanlari dine davet etmistir: “Kavmine; “Allah’a karsi gelmekten sakinmaz misiniz? Yaratanlarin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz önceki babalarinizin da Rabbi bulunan Allah’i birakip da Ba’l putuna mi taparsiniz?” demisti. Surenin 125.ayetinden anlayacağınız üzere, putlara tapan bir kavime Allah’ı anlatmaktaydı. Ailesi hakkında bir bilgiye ulaşamamakla birlikte, bazı müfessirler onun Süleyman as’ın ölümünden sonra dağılan islam camiasının devamı olduğuna inanıyor. Şöyle ki, bu müfessirlere göre; Kudüs ve Güney Filistin, Hz. Davud’un torunlarına kalırken, Kuzey Filistin, merkezi Şamriya olmak üzere “İsrail” adıyla müstakil bir devlet haline gelmiştir. Her iki devletin durumu da oldukça kötü bir mahiyet arzediyordu. Öyle ki, İsrail devleti tâ başlangıcında bile şirk, putperestlik, zulüm, fısk ve fücur içindeydi. Hatta İsrail hükümdarı, Ahyap, Sayda (Lübnan) hükümdarının kızı Ezbil ile evlendikten sonra, bu fesat daha da çoğaldı. Bu müşrike kraliçenin etkisiyle kendisi de şirke düşen Ahyab, İsrail’de Baal Tanrısı adına mabedler, adak yerleri v.s. inşa ettirdi. Böylelikle Allah’ın yerine Baal Tanrısı’na tapılmaya başlanmış ve Baal Tanrısı için adak adama, kurban kesme adet haline gelmiştir. İşte böyle bir dönemde Hz. İlyas as ortaya çıktı ve Cil’ad’dan gelerek, “Şayet sen bu şirk üzerinde ısrar edersen Yüce Allah sana su vermeyecek, hatta toprağına kırağı bile düşmeyecek” diyerek hükümdar Ahyab’ı uyardı. Sonuçta peygamberin bu uyarısı gerçekleşmiş ve tam üç yıl hiç yağmur yağmamıştır. Bunun üzerine Ahyab, Hz. İlyas’ı bulmak için arattırmaya başlamış ve onu bulduğunda kendisinden yağmur yağması için dua etmesini istemiştir. Hz. İlyas dua etmeden önce şart koşarak İsrailoğullarının hepsini toplamış ve Allah ile Baal Tanrısı arasındaki farkı göstermeye çalışmıştır. O “Baal Tanrısı’na tapanlar tanrıları için kurban kessinler, ben de Allah için kurban keseceğim. Ateş kimin kurbanına gelirse, bilinsin ki o hak üzeredir” dedi ve hükümdar Ahyab da bu şartı kabul etti. Bunun üzerine Karmal dağında İsrailoğullarıyla Baal’a tapan 850 kişi toplandı. Sonuçta ateş Hz. İlyas’ın kestiği kurbana değince, Hz. İlyas as herkesin önünde Baal’ın sahte bir tanrı olduğunu ve gerçek ilahın ise sadece Allah olduğunu ve kendisini peygamber olarak görevlendirdiğini ispatlamış oldu. Yine bu kıssayı Hz.İlyas’ın hayatı olarak gören müfessirler, Ahyab’ın karısının İlyas’ı öldürtmek istediğini bu yüzden İlyas’ın Sina dağına saklandığını da iddia ediyorlar. Bu kıssa okurken güzel ama sonuca bakıldığında bana biraz Hristiyan inanışlarına benziyor gibi geldi. Özellikle bu dağda saklanırken göğe yükseldiğine ve daha sonra geleceğine inananlar çok olmuşlar, hatta ve hatta Yahya as’ın gelişini bu İlyastır diyerek karşılayanlar bile olmuş. Yani kıssa iyi güzel hoş evet ama belki fazla eklentiler ve belki eksik kalan kısımlar var gibi geliyor bana. Biz geleneği bozmadan ‘’İlyas’a selam olsun!’’ diyelim ve devam edelim.

Sırada Lut as var, hani kavmi kadınlardan değil hemcinslerinden hoşlanan sapkın erkeklerden oluşuyordu. İşte onun için kısa bir bölüm var ve bu bölümde yine Lut as’ın kendi karısınında azabı hakedenlerden olduğu yazılıyor. Hemen sonra Yunus as’dan bahsediliyor. Yunus as’ı hatırlarsınız, kavmi müslüman olmuyor diye sabredememiş ve halkını bırakıp kaçmıştı. Oysa bir peygamberin bunu yapması kattiyen yasaktı. Daha sonra binip kaçtığı gemiden atılmış ve balık onu yutmuştu. Balık onu yuttuğunda o kadar çok dua etmiş ve Allah’ı tesbih etmiş ki, 143.ayet şöyle diyor; ‘’Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, kıyamete kadar balığın karnında kalacaktı.’’ Fakat Allah onun duasını kabul etmiş ve hasta bir halde sahile bıraktırmış. Burada kıyamete kadar karnında kalacaktı ifadesi hayli tartışmalara sebep olduğu için açıklayayım. Kıyamete kadar karnında olması canlı kalacağı anlamına gelmez. Belki de orası Yunus’a mezar olacaktı anlamı da çıkabilir. Bu bizim bilgimiz dahilinde bir konu olduğu için tartışmaya gerek yok diye düşünüyorum ve geçiyorum diğer meseleye.

Sıradaki konu Allah’a çocuk isnat eden sapkınları ele alıyor. Özellikle melekleri ve cinlerin Allah’ın çocukları olarak görmek konusunun üzerinde hayli durulmuş. Biz Elhamdullilah bu sapkınlığa düşenlerden olmadığımız için hızlı geçeceğim. Surenin 152.ayetinde şöyle buyuruluyor;‘’Allah doğurdu derler, bunlar elbet yalancıdırlar. Ne oldu size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin için açık bir ferman mı var?’’ diye vurgulayarak, Allah’ı varlığını inkar eden yahut ona çocuk sahibi olmak gibi insani özelikler vermeye kalkan kullara şaşılması gerektiği mesajını veriyor. Ki, hakikaten ben çok şaşıyorum. Hatta bu şaşkınlığım sayesinde bir ayete daha uyuyor olduğum için mutlu bile oluyorum. Şaka bir yana, itiraf etmek gerekirse çocukken izlediğim çizgifilmlerin etkisinde kalıp Allah’ın bir büyük dede olduğuna inanmak istemiştim. Beyaz sakal, beyaz elbise, tabi bir de olmazsa olmaz bir asa. Bu fikirden nasıl ve kaç yaşında kurtulduğumu düşününce aklıma bir yaz kursu anısı geliyor. Bir sınıf dolusu çocukla bağıra çağıra bir şiir okuyor ve şöyle diyorduk; ‘’ O Allaaah biiirdiiir, doğğmaaamışşş, doğrulmamışşştıııır.’’ Tabi bu şiirin bir devamı var, bir de hayal meyal bir hoca hatırlıyorum, Kendisi Allah dedikçe işaret parmağını havaya kaldırarak dramamsı bir şeyler yapıyor falan. Fakat ben ne şiire, ne de hocaya odaklanamıyorum, çünkü o an ‘’Allah dede’’ fikriyle baş etmeye çalışıyorum. Sonra diyorum ki kendi kendime, ‘’Yahu Gönül, sen kalk boğazın patlayana kadar şu şiiri oku, sonra git hala Allah’ı ak sakallı dede olarak gör. Bu da boğazıma saygısızlıktır yani. ’’ Böyle düşündüğüm an, bu saçma fikri inkar etmeye karar vermiştim. O günden sonra Allah birdi, doğmamıştı, doğrulmamıştı, dede değildi, ak sakallı değildi ve buna benzer insani özellikleri bildirilmemişti. Çizgifilm repliklerini kafamdan atmak bu kadar kolay olmadıysa da, bu fikri net kabul edince sorun kalmamıştı. Boğazımdan Allah razı olsundu. Yarın bana şahitlik edecekti, canım benimdi. Rabbim sapkınlıktan muhafaza etsin diyorum ve Allah’ın Peygamberler’e dünya hayatında yardım ettiğini anlatan kısıma geçiyorum. 171.ayet şöyle diyor; ‘’Andolsun ki, peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir; Muhakkak onlar bizzat onlar muzaffer olacaktır. Ve elbette askerlerimiz mutlaka onlara garip geleceklerdir.’’ Burada savaş ve asker tabiri sadece siyasi ve askeri bir başarı olarak görülmemelidir. Eğer öyle görülürse de, kaybedilen bazı savaşların hesabı sorulmaya başlanır ve bu itikadı tehlikeye sokacak hale gelebilir.  Yani bu ayet peygamberlerin her zaman sıyasi sahada galibiyet sağlayacakları anlamına gelmez. Galibiyet elde edilecek olan sahalar çoktur ve siyaset bunlardan sadece biridir. Nitekim peygamberler, siyasal başarı kazanamadıkları birçok yerde ahlâkî başarılar elde etmişlerdir. Bazı kavimler kendilerine gelen peygamberleri yalanlayarak, onları reddettiklerinde helâk olmuşlardır. Ancak cahili düşünce ve inanışlar geçici bir süre rağbet görmüş olsalar dahi, kısa bir zaman sonra silinip gitmişlerdir. Fakat peygamberlerin getirdikleri gerçek, binlerce sene geçmiş olmasına rağmen bugün de hakikattir, kıyamete değin de hakikat olarak kalacaktır. Ve işte tam burada 181.ayet geliyor; ‘’ Ve peygamberlere selam olsun!’’ Biz de geleneği bozmayalım ve ‘’Selam olsun!’’ diyerek vedalaşalım.

Gelmiş geçmiş tüm peygambere selam olsun!
Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here