بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Sâd Sûresi Mekke’de inmiştir. Sûrenin içeriği, İslâm inanç esaslarım işleyen Mekkî surelerin içeriği ile aynıdır. Mushaftaki sıralamada otuz sekizinci, iniş sırasına göre de otuz sekizinci sûredir. Sûre, ilk dönemlerden itibaren hemen bütün kaynaklarda, birinci âyetin başında bulunan ve hurûf-i mukattaadan olan “Sâd” ismiyle anılır. Surenin temel konusu diye bir cümle kurmak isterdim ama genel olarak herşeyden az az bahsedildiği için direk kategorize edelim ve başlayalım;

1-16: Allah’ın birliği ve müşriklerin bunu inkar etmesi
17-30: Davud as’ın imtihanı
31-40: Süleyman as’ın imtihanı
41-44: Eyyüb as’ın imtihanı
45-55: Diğer peygamberler ve hepsine cennet müjdesi
56-64: Cehennem azabının tarifi
65-70: Efendimiz’in gaybı bilmesi durumu
71-85: Şeytan’ın cennetten kovulması
86-88: Peygamberlerin görevi

Surenin ilk âyetinde Kur’an-ı Kerim’e kasem ederek meselenin inkâr edenlerin iddia ettikleri gibi olmadığını; Sad, şeref ve öğüt dolu Kurân’a yemin olsun ki durum kafirlerin iddia ettiği gibi değildir” ifadesiyle bildirdikten sonra, onların İslâm’ın karşısında bu şekilde bir tavır almalarını 2.ayette şu şekilde açıklamaktadır: “Bilakis onlar, boş bir gurur ve ihtilaf içindedirler”  Bu ayetten sonra anlatmam gereken bir kıssa olabilir ve bu kıssa da inşallah arkadan gelecek birkaç ayeti anlamanıza vesile olabilir. Ebu Talib hastalandığında, Kureyş’in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib’in, yeğeni Muhammed’le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed’e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, “Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed’e saldırdılar” diye zan edeceklerini düşünmüşlerdir. İşte bu karar üzerine, Kureyş’in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib’in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib’in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber’i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: “Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın.” dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir.) Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber’i (s.a) yanına çağırarak ona “Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar” dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: “Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur.” Kureyş heyetine Hz. Peygamber’in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, “Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?” dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) “O kelime, la ilahe illallah’tır.” diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek çıkıp gittiler. Surenin 6.ayetinde ‘’içlerinden ileri gelenler fırladılar ve dediler ki’’ ifadesiyle başlayan ayet bu konuya işaret etmekte ve arkasından gelen açıklamalar da bu sapkın düşünceler için yapılmaktadır. Bu konuya açıklama yapıldıktan hemen sonra da 12 ve 13.ayetlerde Efendimiz’in amcası başta olmak üzere, şehrin ileri gelen müşriklerine geçmiş kavimlerin durumu hatırlatılmıştır. 15.ayette ‘’Onların helakı sadece tek bir sayhaya bakıyor’’ ifadesi kavimlerin azaba uğradıklarını ve peygamberleri yalanlayan tüm kavimlerin aynı sona uğrayacakları yazılıyor.

Mekke kafirlerinden gördüğü alay ve yalanlamadan dolayı Peygamber (s.a.v.)’i teselli etmek ve duyduğu acıları ve üzüntüleri hafifletmek için, bu sure bazı değerli peygamberlerin imtihanlarını ele alır. Şimdi sırasıyla bu peygamberleri ve kıssalarını öğreneceğiz. 17. âyette,  küstahça sözler karşısında son derece üzüldüğü anlaşılan Hz. Peygamber’e sabırlı olması öğütlenmekte; ayrıca İsrail peygamberleri içinde özellikle dünyevî gücü ve iktidarıyla tanınan Hz. Davud’u hatırlaması istenmektedir. Yani ilk peygamberimiz Davud as, onu Süleyman as’ın babası oluşundan tanıyoruz. Zaten son birkaç suredir sürekli karşımıza çıkıyor, tekrar tekrar sicilini incelemeyi artık bırakıyorum. Ona verilen özellikleri sıralayan ayetlere bakalım; ‘’Dağları onun emrine vermiştik. Akşam ve işrak vakti onunla tesbih ederlerdi. Kuşları toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi ona yönelmiştir. Biz onun mülkünü kuvvetlendirmiş ve kendisine hakkı batıldan ayırt etme yeteneği vermiştik’’ Aslında Davud as’ın burada anlatılmasının başka bir sebebi vardı ama konu anlatılmadan önce kıssanın kahramanının şahsiyeti ve ne tür özelliklere sahip olduğu vurgulanmak istenmiş. Biz de o vurguya dikkat ettik ve şimdi değinilmek istenen kıssaya başlıyoruz. 21.ayette  “Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı?” şeklinde soru ifadesiyle söze başlanması, konunun Önemine muhatabın dikkatini çekmek maksadıyla Kur’an’ın sıkça kullandığı bir anlatım tarzıdır. Kaynaklarda verilen bilgilere göre Dâvûd (a.s.) bir mâbedde ibadetle meşgul iken iki kişi, üstü açık olan mabedin duvarını aşarak ansızın onun karşısına çıkmışlardı. Muhtemelen onlar, Allah tarafından gönderilmiş iki melekti. Fakat Dâvûd bunların, daha önce yaptığı bir hata sebebiyle kendisine zarar vermelerinden kaygılanıp telaşa kapıldı. Onlar, Davud’un telaşa düştüğünü görünce korkulacak bir şey olmadığım söylediler ve âyette belirtildiği şekilde geliş maksatlarım anlattılar. “Şu adam benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘Bunu da bana ver’ dedi ve bu tartışmada bana baskın çıktı.” 24.ayette Davud as’ın cevabı veriliyor; ”Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir. Zaten aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler; yalnız iman edip iyi işler yapmakta olanlar böyle değildir; ama onlar da o kadar az ki!” Ayetlerin devamında bir kesinti oluyor ve Hz.Davud bu kararı verdikten hemen sonra imtihan olduğu anlaşılıyor. Karar bu kadar mıydı yoksa devamı var mıydı bilemiyoruz sadece ayet şöyle diyor; ‘’Davud kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Rabbine istiğfat etti ve Allah’a yükselti. Biz de onun hatasını bağışladık’’ Burada Allahu Teala Davud as’ın bir hatasını gizliyor ama onun hemen tövbe etmesinden dolayı onu bağışladığını bildiriyor. Bu konunun üstünde ilk yazılarda durmuştuk, Allah kulundan hatasız olmasını beklemiyor. Tam hata ve günah anında vazgeçmesini bekliyor yahut işledikten hemen sonra farkedip tövbe etmesini. Kullar için tövbe kapısı daima açık, fakat yine de günah işledikten hemen sonra etmek Kuran’da üzerinde çokça durulan bir mesele.

İkinci imtihan edilen Peygamberimiz Süleyman as’dır. Yukarıda Allah Teâlâ’nın Davud’a çeşitli lütuflarda bulunduğu bildirilmişti. Burada ise belki de ona en büyük lütuf olmak üzere özellikle oğlu Hz. Süleyman’ın verildiği bildirilmektedir. Daha sonra ise Süleyman as’ın imtihanını anlatmaya başlar, fakat bu ayetler çok ihtilaflı oldukları için kesin bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Yine de genel olarak kabul edilen şıklara bir bakalım; 32.ayetteki ‘’Gerçekten ben o at sevgisine Allah’ı anmayı unuttum’’ dedi ifadesinden Hz. Süleyman atları muayene ederken ve onları koştururken, ikindi namazını kılmayı unuttuğu anlamını çıkarmışlardır. Bazıları ise, Hz. Süleyman’ın ikindi ve akşam namazı sırasında bir virdi olduğunu ve virdlerini unuttuğunu söylemişlerdir.  Bazı müfessirler bu unutma eyleminin sonunda atlar hakkında, farklı yorumlar yapmışlardır. Fakat bize göre kabul edilen yorum İbni Abbas’ın olmalıdır. Bu yoruma göre, Hz. Süleyman atların kendisini oyalamış olduğunu farkederek onları yanına getirmelerini emreder. Daha sonra, -bazı rivayetlere göre eliyle, bazı rivayetlere göre kılıcının ucuyla- atların bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlar. Sonra ‘’Bu atları yalnızca Allah rızası için seviyorum’’ diyerek atları koşturur. Ve atlar o kadar hızlı koşarlar ki, birkaç saniye içinde gözden kaybolurlar.  Bu yorumu kabul edersek, ayetlerin anlamı şöyle olur: “Ben mal sevgisine o kadar daldım ki, Allah’ı anmayı (ikindi namazı veya virdi) unuttum. ‘’ Eğer bu bilgi yanlış ise kendiliğinden bir kıssa icad ederek Kur’an’ı anlamaya çalışmak, bence sakıncalı bir davranış olur. Bu yüzden biz ayetteki anlamına odaklanıp Süleyman as’ın bir mal durumundan dolayı, bir şekilde Allah’ı andığı bir ibadetini unutmuş olduğunu varsayalım. Baştada belirtmiştik, bunlar peygamberlerin imtihanlarıdır. Kınama kaldırmaz.

Önceki ayetler, gelecek konunun bir başlangıcı idi. Yani, Allah önce Hz. Davud’u övmüş, sonra da imtihan ettiğini beyan ederek, “Ben onu uyardım, Davud da tevbe ve secde etti demiştir.” Aynı şekilde Allah, Hz. Süleyman hakkında “Beni çokça zikreden bir kuldu” dedikten sonra, “Andolsun biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üzerine bir ceset bıraktık, sonra bize (tevbe ederek) yöneldi, demiştir.” Diğer bir deyişle, Allah Teâlâ her iki kıssada da iki hususu anlatmak istiyor. Birincisi, “Peygamber hata yaptığında, onlar bile sorgulanmadan bırakılmazken, diğerlerinin özelliği ne ola ki?” İkincisi, “Bir kul bir hata yaptıktan sonra, asla inat etmemeli ve hatasının farkına varır varmaz tevbe etmelidir.” Bu davranışları sonucunda Allah bu kullarını (Hz. Davud ve Hz. Süleyman) affetmiş ve ayrıca onların derecelerini yükseltmiştir. Şimdi bu iki peygambere bir de Eyyüb as’ı ekliyoruz. . Hz. Eyyûb’un sabrı Hz. Muhammed’e ve ümmetine örnek gösterilmektedir. Eyyûb’un yedi oğlu üç kızı vardı; ayrıca çok büyük bir servete sahipti. Fakat Allah onu büyük bir imtihana tabi tuttu, Eyyûb çocuklarını ve servetini kaybetti, ağır bir hastalığa tutuldu, bütün bedenini çıban sardı. Nihayet Eyyûb sabrıyla olan imtihanını başardığını ispatlayınca Allah da onun hastalığını iyileştirdiği gibi kaybettiklerinin yerine iki mislini verdi; böylece Eyyûb yeni evlatlara ve büyük servete sahip oldu.4 42.ayette onun iyileşmesi şöyle anlatılıyor; ‘’Ayağını yere vur ,işte yıkanılacak ve içilecek seerin bir su’’ Yani, Allah’ın emriyle ayağını yere vurduğunda oradan su fışkırmış ve Hz. Eyyub, o sudan içtikten ve banyo yaptıktan sonra hastalığı geçmiştir. 44.ayette ise ‘’Eline bir demet sap al da onunla eşine vur, yemininde durmamazlık etme’’ buyuruluyor. Aranızda meali okurken buraya takılanlar muhakkak oldular, durduk yere neden karısını dövme yemini etti diyenler de. Hemen bakalım; Eyyûb’un eşi, hastalığı süresince ona hizmetten bir an bile geri durmamıştı. Fakat bir defasında üzüntüsü yüzünden Eyyûb’u isyana teşvik eden bazı sözler söylemiş, buna canı sıkılan Eyyûb da iyileştiği zaman ona yüz sopa vurarak cezalandıracağına yemin etmişti. Ancak sağlığına kavuştuğunda, günahsız hanımını döveceği için ettiği yeminden pişmanlık duymuştur. Dövmese yemin etmiş olduğu için günaha girecektir, dövse masum ve vefakâr eşine boşuna haksızlık edecektir. Allah bu sorunu şöyle halletmiştir: “Kaç adet sopa vuracaksan eline o kadar çöp al ve bir demet yap, sonra da o demetle eşine bir kez vur. Böylece hem yeminin yerine gelmiş olur, hem de eşin boş yere eziyet görmez.” Bu ayette uygulunan ceza yönteminin doğruluğuna bakacak olursak Ebu Hanife olumlu bakıyor. Bu konudaki örneği de şöyle, şayet birine on sopa vuracağına yemin etmişse, on sopayı bir araya bağlayarak o kişiye dokundur. Bu senin sözünde durman için önemlidir buyuruyor. Bazı alimler, bu ayeti “hile-i şer’iyye”ye delil kabul etmişlerdir. Bunun Allah Teâlâ’nın Hz. Eyyub’a gösterdiği bir çözüm olduğundan da bir şüphe yoktur. Fakat bu, sorumluluktan (farzdan) kurtulmak için gösterilen bir yol değil, sadece bir kötülükten kaçınmak içindi. Dolayısıyla İslâm hukukunda bile, ancak kişinin kendisine veya bir başkasına yapacağı zulüm, günah ve kötülüğü bertaraf etmesi şartıyla caizdir. Aksi takdirde haramı helal kılmak, farzdan kaçınmak ve iyiliği terk etmek için yapılan hile günah üstüne günahtır, hatta son tahlilde küfre bile girebilir insan. Çünkü art niyetle hile yapmaya çalışan bir kimse, güya Allah’ı kandırmaya çalışıyordur. Hz. Eyyub’un (a.s) kıssasının beyan edilmesinin amacı, siyak ve sibaktan anlaşıldığına göre, müslümanlara ne kadar büyük olursa olsun bir musibete uğradıklarında sabretmeleri ve sadece Allah’tan yardım istemeleri gerektiğini öğretmektir. Çünkü uğradığı musibetin (imtihanın) süresi uzamış olsa da, bir kul Allah’tan ümidini keserek, başkalarına sığınmamalı ve bunun Allah’tan olduğunu bilmelidir. Hz. Eyyub da sabretmiş ve sonunda Allah Teâlâ kendisine mal ve sıhhatini yeniden iade etmiştir. Bu şekilde musibete duçar olan kimse, vesveseye düşmesine rağmen, sabrettiği takdirde, Allah, Hz. Eyyub’a gösterdiği gibi, ona da bir çıkış yolu gösterir. İmtihan olan peygamberlerin üç tanesi kıssasıyla birlikte anlatan sure diğerlerini de ismen anarak bu konuyu sonlandırıyor. Bu isimler; İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, Elyesa, Zülkif’tür.

Surenin yeni konusu cehennem azabı. Yine döndük dolaştık buraya geldik ya, pes! Galiba benim korkudan birkaç gece uykudan fırlamam gerekiyor artık. Bu ayetleri okurken neyse de tefsirlerine girince öyle hadislerle birleşiyorlar ki, şok üstüne şok. Bu zamana kadar sureler hep cehennemi ve girecekleri tarif etti. Şimdi ise azabın ta kendisini anlatacak. ‘’Cehennem! O yaslanacak ne çirkin bir döşektir. İşte kaynar su ve irin, artık tatsınlar onu. Ve o şekilden bir diğer azap, çift, çift.’’  Hafazanallah.

Yeni bir konuya geçiyormuş gibi görünüp aslında ilk konuya döndüğümüz yerdeyiz. Hani Ebu Talip Efendimiz’e gelmişti ve bir teklif sunmuştu, hani anlatmıştık başta kıssayı. Heh işte 61.ayetten itibaren olan kısımı tekrar bu kıssayı düşünerek okuyalım. . ayette Allah, içlerinden birinin çıkıp, haber verdiği şeye Mekkeli müşriklerin hayret ettiklerini bildirmişti. Şimdi ise 65.ayette, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in (s.a) onlara, “Benim vazifem sizleri sadece uyarmaktır” demesini emrediyor. Yani, “Benim görevim bir bekçi gibi, sizlerin yanlış yola gitmenizi engellemek değildir. Eğer benim uyarıma kulak asmazsanız, zararda olan sizler olursunuz. Cahil kalmak istiyorsanız şayet, gaflet içinde yüzmeye devam edin. Nasıl olsa eninde sonunda gerçeği göreceksiniz.’’ Efendimiz’e teselli vermenin ötesinde bir de ona destek olacak nitelikte cevaplar hazırlayan Rabbimin merhameti, ne de güzel!

Sıradaki konu şeytanın cennetten kovulması meselesi. Buradaki tartışma Allah ile şeytan arasındadır, Allah şeytandan yaratılacak varlığa secde etmesini ister. Şeytan ise kibirinden o topraktır, ben ateş, ben ona secde etmem diyerek asilik yapar. Ve daha sonra cennetten kovulur, tam cezalandırılacakken mühlet ister. Ve rabbimiz ona mühlet verir, o da kıyamete kadar insanları saptıracağına yemin eder. Tam burada konuya dahil olmak istiyorum. Ne zaman bu mesele geçse aynı yorumu yapıyorum farkındayım ama belki de bu son kez karşımıza çıkışıdır. Şeytan tabi ki bizi de zorlayacak, tabi ki bizi de günaha itecek, sonuçta onun mühlet istemekteki amacı bu. Fakat biz bunu bile bile onun tuzaklarına düşer, hatta o tuzakların içinde yaşamayı adet edinirsek o zaman kıyamet günü Rabbimiz’in karşısında Şeytan’ın yanında olanlardan oluruz. Rabbimiz şeytana mühlet verirken ‘’Sana uyanların ve senin yerin cehennemdir’’ buyuruyor. Bu ayete göre şeytana uyanlar şeytanla beraber cehenneme gidecektir. Yani sen günahlarının seni şeytanın yanında diriltmesine izin mi vereceksin? Hayır kardeşim hayır, kimse senin ahiretini kaybetmene değmez. Bırak öfkeni, kızgınlığını, hırslarını, insanlarla olan sorunlarını çöpe at. Şeytan sana buradan yaklaşamasın. Ve bırak vakitsizliği, nasipsizliği, isteksizliği, şeytan seni ibadetlerinden de yakalayamasın. Allah’a ne kadar yakın olursan şeytandan o kadar korunacaksın. Yemin ediyorum bir kere yaklaş, bir kere dene, sonra zaten Rabbim seni sarıp sarmalayacak ve günahlarından bir bir arınacaksın. İnşallah bu uyanış için geç kalmazsın! Kalmam. Kalmayız.

Surenin son iki ayetinde gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin esas görevini ve onların dünya hayatındaki misyonunu açıklıyor. Daha sonra da ‘’O Kuran, bütün alemler için sırf bir zikir, bir öğüttür’’ buyuruyor. Bir de daha önceki surelerde şöyle sormuştu; ‘’Yok mu düşünüp öğüt alan?’’ Bu kadar okuduk, 38.sureyi bitiriyoruz hala gerçekten yok mu ufacık bir değişiklik? Gerçekten almadınız mı öğüt? Vallahi ve billahi kendinize yazık edersiniz. Sakın kardeşlerim, sakın. İnanın bilip de yapmamak, en büyük günahlardan çok daha günah. Rabbim bizi sakındırsın, muhafaza etsin.

Sadakallahulazim.

1 YORUM

  1. Merhabalar…Diyanetin mealine göre 32,33,ayet mealleriyle sizin yazdığınız zıt düşmüyor mu?Meali aynen aktarıyorum ‘Süleyman,”Gerçekten ben malı,Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi.Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman ”Onları bana geri getirin” dedi.(Atlar gelince de)bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here