بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Mü’min sûresi Mekke’de inmiştir. Burada inen diğer sûreler gibi bu sûre de inanç konularına önem verir. Sûrenin en önem verdiği konu he­men hemen “hak ile bâtıl” ve “hidayet ile sapıklık” arasındaki savaştır. Bu­nun içindir ki, sûrenin havası sertlik ve şiddet ile dolu olarak gelmiştir. Mushaftakİ sıralamada kırkıncı, iniş sırasına göre altmışıncı sûredir. Sûre yaygın olarak iki isimle anılmaktadır. Bunlardan ilki olan “Mü’min”, Firavun ailesinden olup imanını saklayan kişiden söz eden 28. âyette; ikincisi ise “bağışlayan” anlamına gelen “Gâfir” olup yüce Allah’ın günahları bağışlamasından, tövbeleri kabul etmesinden söz eden 2. âyette geçmektedir. Ek olarak ayetleri daha iyi anlamak açısından bir de tarihsel arka planı anlatırsak herşey tamam olacak. Müşrikler Mekke’de, Rasûlullah’ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah’ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm’ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber’in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Sure içerisinde tüm bu alçak planların ne kadar boşa çıktığını görecek ve Rabbimizin müminleri nasıl koruduğunu bir kere daha anlayacağız. Şimdi konu dağılımına bakalım ve devam edelim;

1-9: Allah’ın varlığı ve O’na iman etmek
10-22: İnkar edenlerin pişmanlıkları
23-30: Musa as’ı inkar
31-35: Diğer Peygamberleri inkar
36-46: Firavun halkının Musa’ya tavrı
47-52: En güzel Kuran kıssaslarından biri
53-85: Allah’ın yüceliği ve delilleri

Surenin girişinde, Kuran’ın herhangi birinin sözü olmadığı ve bilakis Allah tarafından nazil olduğu açıklanmıştır. Daha sonra da arka arkaya Allah’ın bu konu ile çok yakından ilgili bazı sıfatları zikredilmiştir. Daha sonra 4.ayette ‘’Allahın ayetleri hakkında ancak kafirler mücadele eder’’ diyerek, bu ayetlerin kabul edilmesi ve tartışmaya açık olmadığı yönündeki şartı vurguluyor. 5.ayette ise Rabbimizin çok nadir kullandığı bir üslupla karşılaşıyoruz. Allah-u Teala Kuran’da sürekli olarak ben yerine biz kullanır. Ve ben kullandığı yerler göz önünde bulundurulunca karşıda genelde O’nun gücünü hafife alan insanlar olduğunu görebilirsiniz. Yani sure girişinden gelişmesine kadar her yerde bize Mekkeli müşriklerden bahsedildiğini fısıldıyor. Surenin girişindeki naif üsluplu ayetlere veda ederken güzel bir dua karşımıza çıkıyor. Bu duanın burada olması sanki bir çeşit uyarı gibi. Yani ‘’Birazdan okuyacağınız ayetler size değil, onlar müşrikler için onlar kafirler için onlar sizin okumanız ve onlar gibi olmaktan korunmanız için, sakın korkmayın çünkü siz bana hamd edenlersiniz’’ der gibi. Böyle kuşatıcı bir etkisi var.

Surenin ikinci konusuna geçtiğimizde müşriklerin pişmanlık nidalarını duyuyoruz. Özellikle 11.ayetteki; ‘’Onlar diyecekler ki, Ya rabbi bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık, bir daha çıkmaya yol var mı?’’  şeklindeki ifadede geçen iki ölümden biri, ağırlıklı yoruma göre insanın ana rahminde hayata kavuşmazdan önceki cansız nesneden ibaret hali. İkincisi ise dünya hayatının sona ermesi hali. Yani dirilmeden ilki ana rahminde hayat kazanması, ikincisi de öldükten sonra diriltilmesidir. Buna göre İnsanlar yok iken var edilirler, sonra dünyada bir kere ölürler; kıyametten sonra da ikinci kez hayata kavuşturulurlar. Ve bu ayet belki de daha önce hiç düşünmediğimiz bir noktaya değinerek bize bir şükür sebebi daha verdi. Ölümü de dirilmeyi de yaşamış ama asla ve asla ibret almamış olarak hayatımıza devam edebiliyorsak bu da Rabbimizin verdiği izindendir. Yoksa insan ölümü gerçekten hissedip bu denli rahat yaşayabilir mi ki? Ve farkındaysanız Kurandaki tüm ayetler, onları görmek suretiyle her akıl sahibinin, bu kainatın bir yaratıcısı olduğunu idrak etmesine ve Allah’ın varlığını anlayabilmesine yarayan işaretlerdir. Yani dünya hayatının özeti aslında 14.ayetteki gibi apaçık bir şekilde her anımızda önümüze serilmiştir; ‘’Siz dini Allah için halis kılarak hep O’na ibadet ederek geçirin. Kafirler isterlerse hoşlanmasınlar.’’ Kafirlerin böyle davranacağı bilen Rabbimiz bir sonraki ayetlerde ise onların ne çeşit azaplarla karşılacağını ve kabirlerinden nasıl fırlatılacaklarını ve nefislerinin muhakkak cezalandırılacağını tek tek tek tek anlatıyor. Müşriklerin azaplarıyla ilgilenmiyoruz, çünkü biz Allah’ın sonsuz rahmetine iman ediyoruz. İnşallah da bize bu inancımızın karşılığı olarak rahmetiyle muamale etmesi için dua ediyoruz.

Surenin iki kısa kısmını bitirirken sonra şimdi surenin okuması en keyifli kısmına geliyoruz. Daha önce Musa as’ın kıssalarını defalarca anlattık, tekrar özet geçmiyorum. Firavun’u zaten çok iyi biliyoruz, bu ikisi isim ayrı düşünülemez. Yine geçtiğimiz surelerde bir kere de olsa bahsettiğimiz bir isim daha vardı, bu da Karundu. Hani büyüklerimiz ‘’Karun kadar zengin’’ derler. Aslında çok yanlış bir tabir, çünkü Karun’un zenginliği Firavun’un zenginliği gibiydi. Küfür ehlindendiler ve imtihanları servetleriyle, güçleriyle, evlatlarıyla olmuştu. İlla dua edeceksiniz Hz.Süleyman zenginliği versin deyin, hanımlara Hz. Hatice zenginliği versin deyin. Bakın bu isimler, tüm mal varlıklarını İslam yoluna harcamışlar ve zerre miktarda muhtaciyet görmemişlerdir. Rabbim eğer bir gün bizi zenginlikle imtihan edecekse, bu güzel ahlakı da beraberinde versin inşallah. Konuya dönüyorum. Musa’nı karşısında yer alan bu birkaç isimi şöyle sıralayalım; Firavun, Karun, Haman, Belam. Kuranda bahsedilen bu isimlerin aşağı yukarı pislikleri aynı sadece vazifeleri ve temsil ettiği şeyler farklıdır. FİRAVUN, hakkı-hakikati kabul etmeyen hatta ulûhiyet iddia edecek kadar ileri giden-azgınlaşan her zalim, sapkın ve mütekebbir kişi olmakla birlikte, ayrıca egemen gücü temsil eden bir mekanizmadır. KARUN, maddi çıkarı uğruna, elindeki servetini kaybetmemek için batılı hakka tercih etmiş, haksız kazancının devam edebilmesi için Firavun’un maddi destekçisi ve onu ayakta tutan bir kapitalist sistemin mal ve para gücünü temsil eden bir işleyiştir. HAMAN, Firavunun veziri/üst düzey bürokratı, diğer bir ifadeyle ikinci adamlık! görevini yürütmekteydi. Firavunun emir ve talimatlarını yerine getiren, zulüm düzenin devamı için var gücüyle çalışan, gerçekleri tersyüz eden bir hokkabazdı. BEL’AM, ise Hz. Musa (as) zamanında yaşamış, Hz. Musa (as)’a iman etmiş ama daha sonraları tercihini Firavun’un iktidarından yana kullanarak Hz. Musa (as)’a cephe almış ve Firavun’un dinsel anlamda dayanağı, sözde din adamı ve insanların dini inançlarını pasifize eden veya başka alanlara kanalize eden kişi veya mekanizmayı temsil eder. Bu tipler ve tanımlamalar sadece Mısıra özgü Mısırda yaşanmış tarihsel bir olayın figüranları değil, tarih boyunca devam eden hak ve batıl savaşının olduğu her yerde hakkın karşısına çıkan tiplerdir. Çağlar değişir ama Firavun, Kârun, Hâman ve Belam dörtlüsünün, hakka hakikate karşı çıkışları hiç değişmez. Dün zorbalıkla köle ettikleri halkları bugün farklı adlar altında ezmeye sömürmeye ve köleleştirmeye devam etmektedirler. Surenin 24.ayetinden sonra bu tip insanlar için, yani Karun olsun Ahmet olsun Mehmet olsun Ayşe olsun, genel olarak tümü için yaşanacak sonu anlatıyor.Daha sonra 26.ayette bir olaya şahitlik ediyoruz. Hatta Mevdudi tefsirinde, bu ayetle başlayan kısımın İsrailoğullarının tarihinin en önemli olayı olduğunu ama onların bunu asla kabul etmediğini, bunun bir müslüman uydurması olduğunu anlattıklarından bahsediyor. Olay Kuranda şöyle zikrediliyor; Firavun, Mûsâ’nın dinî İnançlarının halkın geleneksel inançlarını ve kendisini tehlikeye sokacağını gördüğü için bu kaygısını çevresindekilere, “Onun, dininizi değiştireceğinden yahut ülkede huzursuzluk çıkaracağından kaygı duyuyorum’’ diyerek öldürülmesini talep ediyor. Daha sonra Firavun’un ailesinden olduğu düşünülen bir adam bu görüşe karşı çıkar. İbn Âşûr’a göre ismi bilinmeyen bu kişi muhtemelen dinî arayışı olan, bu hususta düşünüp taşınan aklı selim sahibi ve erdemli biriydi. Musa’nın davetini öğrendiğinde aradığı gerçeği bulduğunu düşünmüş ve ona iman etmiştir. Daha sonra Firavun’un Musa’yı öldürmeye karar verdiğini öğrenince onun huzuruna çıkarak;  ‘’Bir adamı, sırf benim Rabbim Allah dedi diye öldürecek misiniz? Halbuki o size delirlerle gelmişti. Hem o bir yalancı ise yalanı çok sürmez, boynuna geçer’’ diyerek Firavun’u ikna etmeye çalışmıtşır. Ve Firavun İse o adamı kend toplumundan olduğu için onu suçlamamış, tavsiyesini dikkate almıştır. Fakat daha sonra halkına dönüp ‘’Ben size kendi görüşümü söylüyorum, size doğru yolu gösteriyorum’’ diyerek Musa’nın peşinden gitmemeleri konusunda uyarmıştır. Daha sonra   30-31. âyetlerdekİi İfadeden, Kiptiler’den oluşan Mısırlılar’ın, Nuh kavmi, Âd ve Semüd gibi eski kavimlerin başlarına gelenlerden haberdar olduklarını göstermektedir. Zira Nûh tufanı her dönemde bilinen meşhur bir olaydı; Mısır’a yakın bir coğrafî bölgede yaşamış olan Âd ve Semûd’un başına gelen büyük felaketlerden haberdar olmamaları da mümkün değildi. 31.ayetin sonunda “Allah, kulları için zulmü istemez” cümlesindeki zulüm hem şirk ve inkârı hem de her türlü haksız muameleyi ifade etmekte olup âyette her iki anlamı da kastedilmiştir. Buna göre yüce Allah ne kendisi kullarına zulmeder ne de kullarının herhangi bir şekilde haksızlığa tevessül etmelerine razı olur.

Surenin bu bölümünde Musa ve Firavun kıssasına birkaç ayetlik ara veriliyor ve burada Yusuf as’dan bahsediyor. Uzun bir ayet olduğu için onu yeni bir paragrafta aldım ve sonra Musa as’ın olayına devam edeceğim. Yusuf as’ı biliyorsunuz, Mısır’da köle olması, Mısır’da yönetici olması bu surede onun da yer almasına sebep olmuş olabilir. Özellikle Mısır müşriklerinden ve Firavundan bahsederken tam araya bu ayetin sıkıştırılması bana sadece bunu düşündürdü. Kur’an-ı Kerîm’de 12. sûreni tamamı Hz. Yûsuf’a ilgili olup onun ismini taşımaktadır. Orada da görüldüğü üzere Hz. Yûsuf, kardeşlerinin bir ihaneti sonucunda Mısır’a götürülüp köle olarak satılmış, iftiraya uğrayarak hapse atılmış, Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet sayesinde rüyaları yorumlamadaki maharetiyle ismini Mısır hükümdarının sarayına kadar duyurmuş, hükümdarın rüyasını yorumlayarak onun ilgisini kazanmış ve hazine işlerine bakmakla görevlendirilmişti. Hz. Yûsuf a özel bir kitap indirilmediği bilinmektedir. Ayrıca Yûsuf sûresinde onun, kendisinin dürüstlüğünden söz ederek hazinenin yönetimine atanmasını talep ettiği bildirilmekle beraber açık bir dinî tebliğde bulunduğuna dair bilgi verilmemektedir. Bununla birlikte daha hapishanedeyken yanındakilere Allah’ın kendisine özel bir bilgi öğrettiğini söylüyor; aynca Mısır halkının Allah’a ve âhiret gününe inanmadıklarını belirtip bunu eleştiriyor; kendisinin, ataları İbrahim ve İshak ile babası Yak’ub’un dinî geleneğine tabi olduğunu açıklıyordu. Ne var ki Mısırlılar, dünya işleri konusunda Yûsuf’un bilgisinden ve dürüstlüğünden istifade ederken, 34, âyetten anlaşıldığına göre dinî meselelerde ortaya koyduğu bu açık gerçekleri kuşkuyla karşılamışlar; Hz. Yûsuf vefat ettikten sonra da âdeta ondan kurtulduklarına şükrettikleri anlamına gelen sözler söylemişlerdi. İşte az önce konumuz olan âyetlerde sözleri nakledilen Musa’yı savunan mümin kişi, Mısırllar’a yüzyıllar önce atalarının Yûsuf karşısında takındıkları olumsuz tavrı hatırlatıyor ve atalarının yapttklan yanlışlan tekrar etmemeleri gerektiği yönünde onları uyan yordu. Bu âyetlerde, peygamberler karşısında inkarcı ve isyankâr tutumlar sergileyenlerin niteliklerini ifade etmek üzere seçilmiş olan kelimeler özellikle dikkat çekicidir. Bunlardan müsrif, gerçeklik, adalet ve dürüstlük ölçülerini aşan her türlü inanç, düşünce ve eylemin sahibini ifade eder. Kur’an’da bu kelime yoğun olarak, peygamberler ve onların ortaya koydukları ilâhî hakikatler karşısında sağduyulu, adaletli ve gerçekçi davranış ölçüsünden sapan; çıkar kaygılarının veya öfke ve şiddet duygularının etkisine kapılıp tepkisel davranışlar sergileyen, taşkınlık yapan putperest ve inkarcılar için kullanılır. Bu özelliklerden herhangi birine sahip olmaktan Allah’a sığınalım arkadaşlar, yoksa imtihan dediğin şey her an hepimizi bulabilir. Allah muhafaza.

Dönüyoruz tekrar Firavun’un adıyla başlayan 36.ayete; ‘’Firavun dedi ki; Ey Haman! Bana bir kule yap’’ Kurtubî bu ayet için şöyle der: Firavun ailesinden olan o mü’min şahıs o sözleri söyleyip de Firavun, bu sözlerin, kavminin kalplerini etkilemesinden korkunca, Musa’nın getirdiği Allah’ın birliği inancını araştırıp incelemek istediği için böyle bir istekte bulunur. Ve böylece, göklerin yollarına ve o göklere götüren diğer vasıtalara ulaşabileceğine inanır. Burada meallerinize dikkat ederseniz, cümle kesiliyor. Sonra bir sonraki ayette cümle aynen tekrar başlıyor. Kuran, üslup açısından kusursuz bir sanata sahipken bunu öylesine olduğunu düşünemeyiz herhalde. Tekrar ‘’Göklere giden vasıtalara ulaşırım.’’  Derken olayının büyüklüğünü ifade etmek ve daha da açıklamak ve vahametini hissettirmek için aynı cümleyi kullandı. Surenin bundan sonraki ayetlerinde kıssada bahsedilen iman eden zatın sözleri var. Diyor ki; ‘’ O iman eden kimse: “Ey kavmim! dedi, siz ba­na uyun, sizi doğru yola götüreceğim. Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayâtı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak yurt­tur. Kim bir kötülük işlerse, sadece onun kadar ce­za görür. Kim de kadın veya erkek, mü’min olarak fay­dalı bir iş yaparsa işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir. Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kul­larını çok iyi görendir.’’ Bu mümin kişi diye bahsedilen şahsın kim olduğunu siz de benim gibi merak etmişsinizdir belki, ihtilaflar ya Firavun’un amcasının oğlu ya da sarayın yüksek mevkii görevlilerinden biri olduğu yönünde. Her ne olursa olsun bu kişi, yönetimdeki söz hakkını kaybetmenin dışında bir de canını kaybetme korkusu yaşamadan hakkı savunmuştur.

Surenin değinilecek en ibretlik kısımı işte tam olarak bu paragraf. 47.ayet ile başlayan bu diyalogu önce direk mealden ulaştırayım; ‘’ Kâfirler ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: “Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misi­niz?” derler. O büyüklük taslayanlar ise: “Doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi.” derler. Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: “Rabbinize duâ edin, bizden, bir gün olsun azabı hafif­letsin!” diyecekler. Bekçiler: “Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi?” derler. Onlar da “Evet getir­diler” derler. Bekçiler ise: “O halde kendiniz yalvarın” derler. Halbuki kâfirlerin duası, sadece boşa git­miştir.’’ Başka birçok benzerinde olduğu gibi Firavun’un yönetimindeki toplum içinde de âyette “müstekbirler” yani büyüklük taslayanlar denilen, siyasi ve ekonomik güç sahibi bir aristokrat kesimin, bir de bunların etkisinde kalan ve genellikle zayıfların yani mevki ve itibarları düşük olanların oluşturduğu edilgen çoğunluğun bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ikincilerden, dünyadayken inanç ve eylemlerini kendi özgür iradeleriyle seçmek yerine, baskıcı kesimin talepleri istikametinde hareket edenler, bu tutumları sebebiyle âhirette diğerleriyle birlikte cehenneme atılınca, dünyada onları izlediklerini ve onların yüzünden bu cezaya çarptırıldıklarını dikkate alarak “Şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?” diye soracaklardır. Ancak diğerleri artık gerçeği görmüşler, ne kendilerini ne de başkalarını kurtaracak durumda olmadıklarını anlamışlardır. Esasen, öyle anlaşılıyor ki, istekte bulunanlar da bu gerçeği bilmektedirler.  Ayetteki maksatları ise onların, azabın hir kısmını bile alabilecek derecede güçlerinin bulunmadığını ve artık kendileri gibi sadece âciz varlıklar olduklarını yüzlerine vurmaktır. Ayetin tefsiri dışında değinilmesi gereken bir şey var. Burada baskıcı rejimin altında kalıp, canlarını kaybetmekten ya da açlıkla sınanmaktan korkarak yönetimin dediğini yapan ve iman yolunu bulamayan kişiseler kattiyyen affedilmemişlerdir. Onların dünya üzerindeki zor durumları yahut can tehlikeleri bir inkar sebebi olarak görülmemiştir. Çünkü onların imtihanı da bu baskıcı rejim karşısında gösterdikleri tavırları olacaktı. Oysa onlar tavır göstermek yerine itaat etmeyi tercih ettiler. Günümüzde çok şükür baskıcı bir rejim yok ama gerek iş yerlerinde gerek ortamlarda dini vecibelerimizi yerine getirmemize engel olan kişiler var. Ve biz onlarla çakışmamak için bunlardan vazgeçiyorsak, yani kısaca dünyalık çıkarlar için Allah’ı ikinci plana atabiliyorsak şu ayetten bir nasip alacağımız aşikar. Ve o nasip hayr mı olur şer mi, kestiremiyorum.

Surenin son kısmına başlarken, genel bir konu başlığı olduğunu söyleyebilirim. Buradan sonra Allah’ın yüceliğini ve bunun delillerini anlatan ayetler var. İnanmayanların durumlarını açıklayıp cezaları da bildirildikten sonra, Allah yine delilleri bu sunarak ‘’Hala nasıl inkar edebiliyorsunuz?’’ şeklinde bir hesaplaşma ortamı oluşturuyor. Yani bu kısımı konu konu işlemeyeceğimiz için dikkat çekmek istediğim ayetleri belirtip geçeceğim. İlk olarak 57.ayet; ‘’ Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanla­rın yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insan­ların çoğu bilmezler.’’ Yani, Allah’ın, gökleri ve yeri yaratması ve hiçbir şey olmadıkları halde onları yaratıp meydana getirmesi, insanı yaratmasından daha büyük­tür. Büyüklüklerine rağmen gökleri ve yeri yaratabilen, onlardan daha basit ve daha küçük olanı yaratmaktan nasıl âciz olabilir? İbn Cüzeyy şöyle der: Maksat, öldükten sonra dirilmeye delil getirmektir. Çünkü, büyüklüklerine rağmen gökleri ve yeri yaratan Allah, yok olduktan sonra bedenleri tekrar diriltebilir. Daha sonra 60.ayet, Rabbin rahmetinin genişliğinden ve nasıl ona ulaşabileceğimizden bahsediyor; ‘’Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana duâ edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.’’ İbn Kesîr  bu ayet için şöyle der: Yüce Allah, kullarını, kendisine duaya çağırdı ve kendisinden bir lütuf ve ikram olarak, dualarına cevap ve­receğine söz verdi. Şimdi sırada bir ayet gurubu var ve bu ayet gurubunda sağlam bir irkilme yaşayacağınıza eminim, yazmak yerine direk meali kopyalayalım. ‘’ Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler sonra da ateş­te yakılacaklardır.  Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da koştuğu­nuz ortaklar nerededir?” denilecek. Onlar da, “Bizden uzaklaştılar, zâten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyor­duk” diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarma­nızdan ve aşırı derecede böbürlenmenizden ötürüdür.  İçinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapıla­rından girin. Kibirlenenlerin dönüp gidecekleri yer ne çirkindir!’’ Bu dehşetli ayetler çok şükür ki bir müslümanın kibirinden böbürlenmesinden bahsetmiyor. İnkar edenlerin durumunu açıklıyor, fakat inkar edenlerin yalnızca bu özelliğine vurgulanması da gayet önemli bir nokta.

Buradan sonra ayet grubu tüm sureyi toplarmaya başlıyor. Bunun için önce Efendimize bir sesleniş var ve burada çıkarmamız gereken bir bilgi; ‘’Senden Önce de elçiler gönderdik; onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez.’’ Yani bizim bildiğimiz kadar bilmediğimiz de birçok peygamber var, isimleri bize ulaşmayan belki kücük topluluklara gönderilmiş olanlar. Ve biz peygambelere iman ederken onlara da iman ediyoruz. Daha sonra surenin son ayetinde konu harika bir şekilde toplanmış ve sure boyunca bahsedilen müşriklerin son anları gözümüzde canlandırabileceğimiz kadar güzel anlatılmıştır; ‘’Fakat, azabımızı gördükleri zaman îmanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah’ın, kulları hakkında carî olagelen âdeti budur. İşte o zaman kâ­firler hüsrana uğrayacaklardır.’’ Yani azabı gördüklerinde, bu imanları onla­ra fayda verecek değildir. Çünkü o zorla yapılan, korkudan yapılan bir imandır. Azabı gördüklerinde imanın fayda vermeyeceği kanunu Allah’ın, kullan hakkında koyduğu geçmişten bu yana süre gelen bir kanunudur, İşte o zaman, Rablannm ve Yaratıcılarının birliğini inkâr eden o kâfirler hüsrana uğramışlardır. Kısaca tevbe ancak azab ve ölüm gelmeden önce bir yarar sağlar. Azab ve ölüm geldikten sonra tevbe ve iman etmenin Allah katında bir faydası yoktur. Rabbim ölüm bizi bulmadan tövbe etmeyi nasip etsin.

Unutmadan, bir Ramazan geçti gitti, bir Bayram geçti gitti ve günler de böyle geçip gidecekken hala bir nasuh tövbesi gerçekleştiremediyseniz şu son cümleleri bir daha okuyun. Ölüm sizi gelip bulduğunda tövbe etmek af dilemek için çok geç olacak. Oysa şuan hala vaktiniz var. Ve biliyor musunuz, her teheccüd vakti, her kuşluk vakti, her güneş doğuşu sizin için Allah’a yakınlaşmak için bir fırsat. Bırakın geçsin ramazan, bırakın geçmiş olsun bayram. Samimiyetle bunu isteyene değil mi ki her gün bayram? Değil mi ki her vakit tövbe için uygun. Bakın işte Şevval orucu, bakın işte Cuma rahmeti, bakın güneş doğuyor Rabbim bekliyor, bakın güneş batıyor Rabbim yine bekliyor, bakın işte Rabbim ‘’kapım hep açık kulum gel’’ diyor. E tamam, kapı burada, peki sen neredesin?

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here