بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bu mübarek sûre Mekke’de inmiştir. Diğer mekki surelerde olduğu gibi, bu da Allah’ın birliği,’peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve hesap gibi, İslâmî inançları ele alır. Mushaftaki sıralamada kırkbirinci, iniş sırasına göre altmışbirinci sûredir. Sûrenin adı, Kur’an’ın, âyetleri apaçık anlaşılır hale getirilmiş Arapça okunan bir kitap olduğunu belirten 3. âyet İle 44. âyette geçmektedir. Ayrıca Fussilet, uzun uzun ve ayrıntılı olarak anlatmak demektir. Bu isimle anlatılmak isteneni Sait Kızılırmak şöyle ifade etmiş; ‘’ Kur’an’da geçmiş, hal ve geleceğe ilişkin temel bilgiler yeraldığı için bu kitap tafsilâtlı bir kitaptır. Bu bilgiler kesindir ve başka hiçbir bilgi onların verdiği malûmatı ihtiva etmez. . Hangi yaklaşımla okunursa okunsun her okuyan onun çok anlamlı mucizevî bir metin olduğunu farkedebilir. Allah, kullarına acımış ve bütün hakikatleri bu kitapta bildirmiştir. Yeryüzündeki milyonlarca kitap işte bu Kur’an’a dayanmakta ve onu tefsir etmektedir.’’ Bu alıntıdan sonra konu dağılımını da yapalım ve direk ayetlerle ilerleyelim. Hatta bence hemen ayetlere geçelim, çünkü size bu sureyle ilgili harika bir kıssa anlatacağım.

1-8: İslam’ın iki kaynağı; Kuran ve Peygamber
9-12: Allah’ın dünyadaki mucizelerini açıklama
13-18: Ad ve Semud kavminin ibretlik sonlarıo
19-29: İnkar edenlerin ahiret hayatı
30-36: İman edenlerin ahiret hayatı
37-54: Allah’ın nimetlerini izahı

Bu sure kısa bir girişle başlamış ve ardından da bir hitapta bulunulmuştur. Bu hitabı dikkatle okuduğunuz takdirde, daha önce yapılan kısa girişle arasındaki bağlantının niteliğini anlamanız mümkün olur. Zaten birkaç yazı öncesinde girişlerde olan Allah’ın isimlerini hızla geçmemizin yanlış olduğunu, onları anlamaya çalışmamız gerektiğini yazmıştım. Şimdi hitap ve girişi harmanlayıp bakalım bakalım Allah bize bu surenin girişindeki isimleriyle ne anlatmak istemiş; ‘’ Bu Kuran Rahman ve Rahim olan tarafından indirilmiştir.’’ Amenna ve Saddakna. Peki ya bu ayet bu kadar kolay mı, söyledik bitti mi? İşte öyle olmasın diye tefsir okuyoruz, öyle saman alevi gibi yazıyı okurken var bitince bitti olmasın diye. Allah-u Teala bu ayete şöyle demek istiyor; Bu Kur’an’ı indiren, Halik olan Allah, yarattıklarına karşı çok merhametlidir.’’ Yani Allah kullarını yaratıp gelişigüzel dünyaya atmış olsaydı, bir din verip onları bilgilendirmeden bulmalarını bekliyor olsaydı, yahut bir can verip rızkını kesmiş olsaydı ne olurdu diye düşünmenizi istiyor.  Allah eğer merhamet sahbibi olmasaydı insanlardan yüzçevirseydi, onları hidayetsiz ve karanlıklar içinde bırakır, ne durumda olduklarına aldırmazdı bile. Fakat Allah’ın insanları yaratmış olması, rızık vermesi ve onlara bu hayat içinde yol göstermesi, O’nun bir fazlıdır. Şimdi bu hidayetten yararlanmayan ve hatta ona karşı çıkan bir kimseden daha nankör ve kendi kendisine düşmanlık eden biri olur mu? Nereden nereye geldik farkında mısınız? İşte Kuran’ın aslında her ayeti öyle kapsamlı, öyle geniş, öyle herşeye cevap ki, inceledikçe şaşıp kalıyorsunuz. Şimdi tüm bu şaşkınlığınız üzerinizdeyken, sizi 5.ayet ile tanıştırıp müşriklerin bu hikmetler karşısındaki cevabını görmenizi istiyorum; ‘’ Kalplerimiz senin bizi davet ettiğin şeye kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda bir perde çekilmiştir. O halde haydi yap yapacağını, çünkü biz istemediğimizi yapıyoruz.’’ Ayetteki meydan okumaya bakar mısınız? Kulu bu kadar nankör olan bir Rabbin cezalandırıcı olmasını beklersiniz dimi, yani verdiği tüm nimetleri bir solukta geri almasını. Tüm hepsini geri alması demek canını dahi alması demek. Oysa Rabbim her kuluna sabırlı ve her kuluna merhametli. Dünyalık ceza verse bile hala ona can veriyor, hala ona rızık veriyor, hala ona mutlu olmaya sebep, nefes almaya güç veriyor.

Sureye çok güzel bir giriş yaptık, ki bu şüphesiz benden değil ayetin güzelliğindendi. Şimdi ise iman güçlendirmeye ara verip birkaç bilgiyi kurcalayalım istiyorum. Özellikle 9.ayet ile başlayıp birkaç ayet boyunca devam eden rakamsal bilgileri kurcalamakta fayda var. ‘’De ki, Siz gerçekten arzı iki günde yaratan Allah’ı inkar edip duracak mısınız?’’  Bu ayeti okuyup da ‘’şimdi dünya iki günde mi yaratıldı?’’ demeyeni dövüyorlarmış biliyor musunuz? Ve kimsenin de aklına, ya bu Kuran’ın çevirlmiş hali belki mana bu değildir demek gelmiyormuş. Hani belki Arapça’da ‘’Yevmeyn’’ kelimesi iki gün anlamına geldiği kadar, iki evre, iki aşama anlamına geliyordur diye düşünmüyorlarmış. Ama onların da günahı yokmuş, sonuçta bu meallerin doğru anlamı yakalamak için kelimeleri Türkçe’ye yakınlaştırmasının sonucuymuş. Şimdi şaka bir yana, dikkatler buraya. Yevmeyvn kelimesinin üç aşağı beş yukarı anlamı iki gün,iki evre, iki zamandır. Fakat  henüz dünyanın yaratılmadığı bir dönemde, bildiğimiz anlamda gün ve geceden de söz edilemeyeceği açıktır. Nitekim Kur’an’da, “Bilinmeli ki, rabbinin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir” buyurularak insanlardaki zaman kavramının göreli olduğuna, ilâhî tasarrufla ilgili zaman kavramlarının, binlerce seneyle ifade edilebilecek evreleri gösterdiğine işaret eder. Daha sonra 10.ayette; ‘’Arayanlar için rızıkları tam dört günde belirli bir seviyeye takdir etti’’ buyuruluyor. Bu ayetin anlamı konusunda müfessirler birçok görüş ileri sürmüşlerdir. İbn Abbas, Katade ve Süddi, bu ayeti, “Arayıp, soranlara, ‘dört gün’ diye cevap verilmiştir.” şeklinde anlamışlardır. Yani bir kimse, bu işin kaç günde tamamlandığını sorarsa, en iyi cevap, “dört günde” diye karşılık vermektir. İbn Zeyd ise, bu ayeti şöyle yorumlamıştır. “Yeryüzünde rızık arayanların ihtiyaçları, dört gün içinde takdir edilmiştir.” Dil açısından bu üç görüş de kabul edilebilir niteliktedir. Ancak ilk iki görüş, bize göre kabul edilebilir bir özellik ihtiva etmektedir. Çünkü bu iş dört günden bir saat eksik veya fazla ya da tam dört günde olmuş olabilir. Ki herşeyden önce az önce de dediğimiz gibi, bizim zaman kavramımız ile Allah’ın burada bahsettiği gün aynı şey olmayabilir. Üçüncü rakamsal bilgi de 12.ayette karşımızı çıkıyor; ‘’Bu suretle onları yedi gök olmak üzere yerine koydu ve her göğe görevini bildirdi.’’ “Yedi gök” deyiminin evrendeki birçok kozmik sisteme delâlet ettiği düşünülebilir.  “Her göğe işlevini ilham etti” cümlesi, kozmik sistemlerin Allah’ın iradesiyle kurulup işlediğine işaret eder. “Biz, yakın semâyı kandillerle donattık” anlamındaki cümle ise gök yüzünün, çıplak gözle izlenebilen yıldızlarla bezeli görüntüsünün açıklamasıdır. “İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir” anlamındaki son cümle, kozmik varlıklardaki bu oluş ve düzenin bir tesadüf ürünü olmadığını; kesinlikle her şeye gücü yeten, her şeyi bilen yüce bir yaratıcının takdiriyle yani bilinçli, ölçülü ve amaçlı yaratmasıyla gerçekleşebileceğini dile getirmektedir. Bu ayete göre yıldızlarla yaldızlanıp bütün görünen gökleri bir semâ/gök sayıp, onu bu dünyanın semâsı olarak görmek ve bundan başka altı gök tabakasının daha var olduğunun varlığını kabul etmek mümkündür. Kur’an-ı Kerim’deki bu konuyla ilgili değişik âyetlerin ifadeleri, gök ile yerin yaratılış sırasının farklı anlaşılmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple eskiden beri müfessirler bu konuyu Bakara Sûresi’nin 29. âyetinin tefsiri çerçevesinde incelemeye tabi tutmuşlar. Ha keza Saffat Suresi de dahil olmak üzere birkaç surenin ayetlerini bir araya toplayarak karar vermek önemlidir.

Sıradaki konuda Ad ve Semud kavimleri anılmış ve onlardan çıkarılması gereken dersleri on genel ayette toplamış. Biz bu kavimleri daha önce defalarca işlediğimiz için tekrar değinmeyeceğiz. Fakat 18.ayetteki ‘’İman edip korunur olanları ise kurtardık.’’ ifadesi bu kavimlerin helakları sırasında iman edenlerin korunup gözetildiğini bize bildiriyor. Bu nasıl bir korumadır diye ben de çok düşündüm ama sağlam bir cevap bulmak mümkün değil. Bazı kısımlarda tüm kavmin helakını okuyoruz, o halde bu insanlar nasıl korundu? Ya da belki bu insanlar ölümün azabından korundu, yani güzel öldü. Ya da belki ahirette korunacaklardı, bilemeyiz. Bilmemiz gereken, Rabbim bir kavmi helak dahi etse, inananların hakkını muhakkak mükafatlarıyla vermiştir. Hani çok meşhur bir atasözümüz var, her toplum olayında itinayla kullanılır; ‘’Kurunun yanında yaş da yandı.’’ İşte İslam inancı böyle bir şeye izin vermez, çünkü Rabbim kullar arasında zerre miktarda haksızlığa izin vermez.

Kavimler meselesinden sonra karşımıza tabi ki inkar edenlerin sonlarını anlatan ayetler gelmeli. Gelmeli ki, kazalara inkara bulaşacak olursak bu ayetleri kalbimiz bize fısıldasın. Fısıldasın ki, imanı muhafaza etmek nasip olsun.  Bu konuyu 21. ve 23. ayetler dahilinde ele almak istiyorum. İnkar edenlerin durumunu ayet şöyle özetliyor; ‘’ Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Neden aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O’na dönüyorsunuz. Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda kaybedenlerden oldunuz.’’ Yani ahirette hiç kimseye haksızlık edilmeyecek, yargı sırasında günahkârların bizzat kendi organları da Allah tarafından verilen bir tür ifade kabiliyetiyle veya işledikleri günahların onlarda bıraktığı izler vasıtasıyla suçlarını ortaya koyacaklardır.  Bu ayetlerle ilgili bir de güzel kıssa var; Abdullah b. Mes’ud şöyle anlatıyor; ‘’Bir ara Kabe’nin örtüsüne tutunmuş duruyordum. İçlerinden birisi  benî Sakîf kabilesinden, ikisi Kureyş’ten veya biri Kureyş’ten ikisi Benî Sakîf’ten olan üç kişi geldi. Bunların göbeklerinin eti çok ama akıllarının bilgisi azdı. O güne kadar duymadığım laflar ettiler. Biri dedi ki: ‘Ne dersiniz, Allah konuşmamızı işitiyor mudur?’ Diğeri, ‘Sesimizi yükseltirsek duyar, yükseltmezsek duymaz’, üçüncüsü ise ‘Bence açıktan konuştuğumuzu duyuyorsa gizli konuşmalarımızı da duyar’ dedi. Bu konuşmaları Hz. Peygamber’e anlattım; bunun üzerine ‘Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda umduklarım kaybedenlerden oldunuz’’ mealindeki âyetler indi.

Şimdi inkar edenlerin bu hesabı varsa, iman edenlerin de cennet mükafatları var. Onları işlemeden geçmek olur mu? 30.ayet buyuruyor ki; ‘’Korkmayın üzülmeyin, vaadolunduğunuz cennet ile sevinin.  Bu, Allah’tan müminlere, dünyadan ahirete kadar her safha boyunca, emniyet içinde olduklarını bildiren bir mesajdır. İslâm için mücadele edenlere, “Bu dünyada kafirler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar korkmayın ve Hak adına ne kadar büyük zahmetlere ve mahrumiyetlere katlanırsanız katlanın üzülmeyin. Çünkü sizleri istikbalde öyle büyük nimetler beklemektedir ki, dünyadaki nimetler onların yanında bir hiç mesabesindedir,” denilmektedir. Meleklerin aynı kelimeleri bir müslümana ölüm anında söylemesi şu anlama gelir: “Gittiğin yerde korkacağın hiçbir şey yoktur. Çünkü cennet seni beklemektedir. Dünyada bıraktığın dostlarına üzülmene gerek yok, zira burada bizler sana dost ve arkadaş olacağız.” Yine aynı sözler berzah aleminde ve mahşer meydanında şöyle anlaşılabilir: “Dünyada çektiğiniz gam ve keder artık bitti. Burada sizler için hep rahatlık vardır. Ahirette sizlere hiçbir surette korku ve zahmet yoktur. Biz size, va’d edilen cennete gireceğinizi müjdeliyoruz.”  Bu ayete insana ölümü sevdirir. Bu ayet insanın kalp gözünü açıp, dünya hayatından göçmenin aslında bir kurtuluş olduğunu anlamasını sağlar. Bu söylediklerimin imkansız olduğunu ya da hangi insanın ölümü sevebileceğini düşünüyorsanız şayet size Risale-i Nur’dan Onyedinci sözü okumanızı tavsiye ederim. Orada bir insanın ölümü nasıl seveceğini anlatan beş önemli maddeden bahsediyor. Konu biraz uzun olduğu için ben sadece, benim ölümü sevmemi sağlayan maddeyi alıntılayacağım; ‘’ Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nur-u îmân ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette; zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismâniyyeden âlem-i rahatâ ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Huzur-u Rahman’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.’’ Subhanallah. Tekrar tekrar, okudukça keyf veren. Okudukça, e hadi bi ölelim dedirten. Tabi bunu derken insanın amelinden emin olması gerek, ölümü sevebilmek için günahsız olmak gerek diyorsunuz dimi. Aslında bence hiç de değil. Belki ölümü sevmek bile sizin affınıza sebep olabilir. Bilemezsiniz ki.

Şimdi ise yazının girişinde bahsettiğimiz o güzel kıssayı anlatma vakti. Bu kıssayı 38.ayetin tefsiri olarak görebilirsiniz. 38.ayet şöyle; ‘’  Şayet kibirlerine yediremezlerse bilsinler ki Rabbinin katında bulunanlar bıkıp usanmadan, gece gündüz O’nu teşbih etmektedirler.’’ Kureyş’in ileri gelenleri, bir defasında Mescid-i Haram’da oturmuş sohbet ediyorlardı. Aynı zamanda Hz. Peygamber de (s.a) bir köşede yalnız başına oturuyordu. O dönemde Hz. Hamza müslüman olmuştu ve Kureyş’in ileri gelenleri İslâm’ın yayılışından tedirginlik duyuyorlardı. Utbe b. Rebia (Ebu Süfyan’ın kayınpederi) Rasulüllah’ı (s.a) bir köşede yalnız başına oturuyor görünce, yanındaki Kureyş’in ileri gelenlerine dönerek “Müsade ederseniz şayet, gidip Muhammed’le konuşayım ve ona bazı tekliflerde bulunayım. Bu şartları kabul ettiği takdirde barış mümkün olur ve belki bize muhalefet etmekten vazgeçer” dedi. Kureyş’in ileri gelenleri onun bu teklifini ittifakla kabul edince, o da gidip Rasulüllah’ın yanına oturdu ve sözüne “Ey yeğenim” diye başladı. “Sen kendinin soy ve sülale bakımından ne kadar asil olduğunu biliyorsun. Fakat buna rağmen kavmine musibet getirdin, topluluk içinde ayrılık çıkardın. Üstelik kendi kavmini aptal kabul edyor, onun dinini ve ilahlarını kötülüyor ve bizim atalarımızın kafir olduğu iddiasında bulunuyorsun. Şimdi beni iyi dinle, çünkü sana bazı tekliflerde bulunacağım.” Rasulüllah (s.a), “Konuş ya Ebu’l-Velid! Seni dinliyorum” dedi. Utbe, “Ey yeğenim, giriştiğin bu işten maksadın zengin olmaksa, hepimizden daha zengin olacağın kadar sana mal verelim. Yok eğer gayen büyüklük ve liderlikse, senin iznini almadan, hiçbir iş yapmaz ve seni kendimize lider seçeriz. Şayet seni bir hastalık ya da cin rahatsız ediyorsa, aramızda para toplayıp çok iyi bir tabib bulalım ve seni tedavi ettirelim” diye konuşurken Hz. Peygamber (s.a) dikkatle ve sessizce onu dinledi, sonra şöyle dedi: “Ey Ebu’l-Velid, söyleyeceklerin bitti mi?” Utbe “Evet” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasulüllah, “Şimdi sen beni dinle” dedi ve “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek Fussilet Suresi’ni okumaya başladı. Utbe arkasına yaslanmış bir halde dinliyordu. Hz. Peygamber (s.a.) 38. ayeti okuduktan sonra secde etti ve “Ey Ebu’l Velid” dedi, “Cevabını aldın, artık gerisini sen bilirsin.” Utbe Rasulüllah’ın (s.a) yanından kalktığında, uzaktan onu görenler “Vallahi Utbe’nin rengi değişti” dediler. Yanlarına gittiğinde ise, “Sana ne söyledi anlat bize” deyince Utbe, “Allah’a yemin ederim ki, daha önce böyle bir söz işitmiş değilim. Vallahi bu şiir değil, sihir değil ve kehanet değildir. Ey Kureyş’in ileri gelenleri! Beni dinleyecek olursanız, onu kendi haline bırakın. İnanıyorum ki bu sözler, bir tesir husule getirecektir. Araplar’ın onu yendiğini farzedelim, o takdirde sizler kendi kardeşinizin kanına girmekten kurtulmuş olursunuz. Yok eğer o galip gelirse, onun iktidarı sizlerin iktidarı, onun şerefi sizlerin şerefi demektir” dedi. Bunun üzerine Kureyş’in ileri gelenleri, “Ey Ebu’l-Velid, o seni de büyülemiş” deyince, Utbe, “Ben kendi kanaatimi söyledim, yine de siz bilirsiniz” diye karşılık verdi.  İşte bu âyette, bu insanlaraın zihniyetindeki tüm insanlara değinilmekte ve Allah’ın, onların secdelerine, ibadetlerine ihtiyacı olmadığı, esasen O’nun bıkıp usanmadan kendisine ibadet eden başka kullarının bulunduğu bildirilmektedir. Tefsirlerde bu kulların melekler olduğu belirtilir.

Geldikkk surenin son kısmına. Fakat burada genel olarak Allah’ın nimetlerinin izahı yapılıyor, ve bu izahlar olabildiğince sade bir üslup ile ifade edilmiş. Bu yüzden ben direk sizi surenin son ayetine bağlıyorum; 54.ayette buyuruluyor ki ‘’Uyan! Bilesin ki onlar Rablerinin huzuruna çıkacakları konusunda kuşku içindedirler. Kesinlikle unutulmamalı ki Allah her şeyi kuşatmıştır.’’ Son cümlede kesinlik bildiren bit üslûpla Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığı, dolayısıyla inkarcıların bu haksız tutumlarından da haberdar olduğu hatırlatılarak, onların zannettiklerinin aksine bir gün bunun hesabını mutlaka vereceklerine işaret edilmektedir. Yani, Allah herşeyi kuşatmıştır ve hiç kimse Allah’tan kaçamayacaktır.

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here