بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bu mübarek sûre Mekke’de inmiştir. Mushaftakİ sıralamada 42., İniş sırasına göre 62. sûredir. Mekke döneminde, Zuhruf sûresinden önce ve Fussilet sûresinden sonra nazil olmuştur. 23-24, 23-26, 27 ve 39-41. âyetlerinin Medine’de indiğine dair rivayetler de bulunmaktadır. Fakat çoğu müfessire göre üslûp ve içerikleri bu âyetlerin de Mekke döneminde İndiği İzlenimini vermektedir. Surenin adı 38. ayette geçen “şura” kelimesinden alınmıştır. Şura ‘’Danışma veya İstişare etmek’’ anlamına gelir. Sûreye hâkim olan ana fikir, Hz. Muhammed’e (s.a.) bildirilenlerin Allah tarafından vahyedilmekte olduğu, önceki peygamberlere bildirilenlerle ona vahyedilenlerin aynı kaynaktan geldiği, bu sebeple aralarında temel hükümler ve ilkeler açısından birlik bulunduğu yönündedir. Bu genel ifadeyi biraz açmak için konu başlıklarını kategorize edebiliriz;

1-12: Vahyin ve peygamberler’in kaynağı
13-17: Peygamberlerin gönerilişi ve onlara vahiyler verilişi
18-24: Kuran’ı yalanlayanların öldükten sonra dirilecekleri
25-53: Allah’ın kudretini ele alan deliller ve açıklamaları

Sûre vahyin ve peygamberliğin kaynağını açıklayarak başlar. Âlem­lerin Rabbi olan Yüce Allah, nebilere ve rasullere vahyi inderindir. İnsanlı­ğı şirk ve sapıklık karanlıklarından hidayet ve iman nuruna çıkarsınlar diye kullarından dilediğini peygamber olarak seçen de O’dur. Sonra bu sûre, bazı müşriklerin durumunu ve onların Allah’a çocuk ve zürriyet isnat etmelerini açıklar. Bu o kadar kötü bir isnattır ki, o çirkin sözün dehşetinden neredeyse gökler çatlar. Bu konuya değinen 5.ayette şöyle buyuruluyor; ‘’Neredeyse gökler çatlayacaklar. Melekler ise hamd ile Rablerine tesbih ediyor ve yeryüzündekilere bağışlanma diliyorlar.’’ Burada dikkat edilmesi gereken şey aslında şu, melekler neden gökleri çatlatacak kadar ileri giden insanlar için dua ediyorlar? Bu sorunun cevabını 42 suredir alıyoruz ve almaya devam edeceğiz. Çünkü Rabbim çok bağışlayandır, en merhametlidir. Kulunun azgınlığına öfkelenen de, tövbesi için fırsat veren de, akıllanması için zaman tanıyan da, meleklerine onlar için dua ettiren de hiç şüphesiz yerin ve göğün tek sahibi Allahtır.  Ve Allah Gafur ve Rahim olduğundan, kafir, müşrik, ateist, fasık, facir ve haddi aşanlara yıllarca mühlet verir, bazı toplumlara asırlarca fırsat verir, rızık vermeye devam eder ve onları dünyada güç sahibi yaptığında bu ahmaklar, dünyanın bir sahibi olmadığı zehabına kapılırlar. Şimdi aradaki ayetlerin anlaşılır olmasına sığınıp atlayarak bu konuyla bağlamak istediğim 12.ayete geliyorum. Diyor ki; ‘’ Göklerin ve yerin kilitleri O’nundur. Rızkı dilediğine açar ve kısar. Çünkü O, herşeyi bilir.” Yani rızık konusundaki tek veli yalnızca Allahtır, insanlar bu konuda kendilerine düşene ancak tevekkül edebilirler. Bazılarınız; “Falanca kişi çok zengin, dünyanın tüm nimetlerinin keyfini  sürüyor ama İslam’la uzaktan yakından alakası yok, neden Rabbimiz ona bu kadar nimet veriyor?”  diyor. Işte sizin nimet olarak gördüğünüz bu servet aslında onun imtihanı olabilir. Dünya hayatında onu oyalıp, ona Allah’ı unutturacak şey mal varlığı olabilir. Ahirette azabının artmasına sebep olacak şey zenginliği olabilir. Yani belki sizin özenerek bakıp, rızık olarak gördüğünüz şey, bir insana verilmiş dünya oyalanmasından başka bir şey değildir. Belki de tam tersi olur bu ve bu falanca kişi aylar yıllar sonra paranın huzura ve mutluluğuna yetmediğini anlayıp, Allahı aramaya ve hepimizden çok daha imanlı yaşamaya başlar ve o zaman da servetiyle yaşadığı bu imtihanı onun kurtuluş vesilesi olur, bilemeyiz. Aynı örneği tersine çevrirsek; ‘’Falanca kişi çok ihlaslı biri ama açlık yaşıyor, yokluk çekiyor, peki Rabbimiz neden ona yardım etmiyor onu rızıklandırmıyor? ’’ da diyor olabilirsiniz. Oysa o kişiyi Allah’a yakınlaştıran şey belki açlığıdır, belki yokluğudur bilemeyiz. Belki nimetlere gark olsa Rabbini unutanlardan olacaktır ve Rabbi bu yüzden onu kaybetmek istemiyordur. Belki bu yüzden ondan dünya hayatının nimetlerini çekmiştir. Belki Rabbi gözündeki perdeyi kaldırıp, yokluğun arkasındaki varlığı ona göstermiştir. belki Rabbi onu böyle muhafaza ediyordur. Bilemeyiz. Belki onun açlığı, akrabalarının imtihanıdır. Bilemeyiz. Bilemediğimiz bunca şey konusunda yapabileceğimiz tek şey tevekkül etmektir. Bizler Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığına inanıyorsak, -ki elhamdulillah inanıyoruz- O zaman kimin için zenginliği kimin için fakirliği hayırlı gördüğüne de karışamayız. Tam burada aklıma Said Nursi Hazretlerinin bir ömrü Zulüm içinde geçirdiği halde; “Dünyanın sefasını çok çektim, biraz da cefasını çekeyim” dediği geliyor. İşte bu hiç şüphesiz cefanın arkasındaki sefayı görmektir. Yokluk ve zulüm bazen öyle bir nimettir ki, insanın gözünün perdesi bir kalksa arkasındaki rahmeti muhakakk görür.

Daha sonra bu sûre vahy ve peygamberliğin hakikatim tekrar anlatır. Dinin, Allah’ın, peygamberlerine gönderdiği tek din olduğunu, her ne kadar peygamberlerin şeriatları değişse de, dinlerinin bir olduğunu, bunun da Nûh, Mûsâ, îsâ ve diğer değerli peygamberlere gönderilen İslâm dini olduğunu açıklar: Bu hususta 13.ayette şöyle buyurulur: “Din olarak Nuh’a tavsiye ettiğini, sa­na vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve îsâ’ya tavsiye ettiğimizi size kâ­nun yaptı.” Burada, ilk ayetteki husus tekrarlanmış ve şöyle buyurulmuştur: “Daha önce gelen peygamberler nasıl yeni bir dini tebliğ etmemişlerse, Hz. Muhammed de (s.a) yeni bir din icad etmemiştir. Hz. Muhammed (s.a) önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri aynı dini, şimdi sizlere tebliğ etmektedir. Peygamberler halkasından ilk olarak Hz. Nuh’un (a.s) ismi zikredilmektedir. Çünkü tüm insan nesli, Nuh tufanından bu yana devam edegelmiştir. Dolayısıyla tufan sonrası insanların ilk peygamberi Hz. Nuh’dur (a.s). Hz. Nuh’un (a.s) hemen ardından Hz. Muhammed’in (s.a) adı gelmektedir. Çünkü o, insanlığın en son peygamberidir. (Hatemun Nebiyyin) Daha sonra Hz. İbrahim’in (a.s) ismi zikredilmektedir. Çünkü Araplar, Hz. İbrahim’i (a.s) ataları olarak kabul ederlerdi. Peşinden Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa’nın (a.s) isimlerinin zikredilme nedeni ise, yahudi ve hıristiyanlar onların getirdikleri dini takip ettiklerini söylüyorlardı. Tüm bunlar, dinin beş peygamberle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir açıklama tarzının ortaya konulma nedeni, her peygamberin aynı dini getirmiş ve dünyada yaygın olan dinlerin sözkonusu peygamberlerin adlarıyla anılmış olmasıdır. Dinin ikame edilmesi emrolunduktan sonra Allah, son olarak ayetin devamında “Dinde ayrılığa düşmeyin, (veya) dini parçalamayın” diye buyurmuştur. Bu ifade ile şu hususlar kastedilmiştir: Bir kimse “din” içinde yeni bir takım görüşler (teviller) ortaya atar. Fakat ikna edici delillere sahip olmamasına rağmen, iddiası üzerinde o derece ısrar eder ki, kendisine inanmayanları tekfir ederek, sadece kendi görüşlerini kabul eden kimseleri mü’min olarak addeder. Böylece kendi görüşlerini kabul edenleri yanında toplayarak, diğer müslümanlardan ayırır. Genellikle bu tür iddiaları ortaya atan kimseler, ya daha önce dinde olmayan yeni birşeyleri dine yakıştırır, ya dinin kısımlarından birini çıkarır, ya da dinin açık bir nassını tahrif ve tevil ederek acaib bir akide ve farklı ameller icad eder. Ayrıca dini o kadar bulandırır ve değiştirir ki, din anlaşılmaz bir hale gelir. Sözgelimi, dinde önemli bir emri önemsemez ama, mübah derecesindeki önemsiz bazı şeyleri de farz ve vacip telakki eder, hatta daha da ileri giderek, onları İslâm’ın esaslarından sayar. İşte sırf bu tür yaklaşımlardan ötürü, önceki ümmetler arasında ayrılıklar çıkmış, parçalanma meydana gelerek fırkalar türemiş ve bu fırkalar zamanla müstakil birer din halini almıştır. Bu dinlere inanan kimseler, aslında tek bir dinden çıkmış olduklarını tasavvur bile edemiyorlar. Ancak bu bağlamda sözkonusu “tefrika” ile makul bir ictihat farklılığını karıştırmamak gerekir. Çünkü, dinin nasları üzerine düşünmek suretiyle hüküm çıkarmada, alimler arasında birtakım farklılıklar olması doğaldır. Allah’ın kitabındaki bazı ifadeleri, gerek anlam ve kullanış itibariyla, gerekse lisan itibarıyla farklı şekillerde anlamak mümkündür.

Sıradaki konu Kur’an’ı yalanlayan, öldükten sonra dirilme ve hesabı inkâr edenlerden söz ediyor. Onları, başların ağaracağı ve şiddetinden do­layı kalplerin hoplayacağı gündeki şiddetli azap ile uyarıyor. 18 ile 24.ayetler arasında bahsedilen bu ayetler naif bir uslupla ince bir tehtidle ele alınmış. Bu uslup Mekki surelerde çok fazla rastlayacağımız bir üslup değil. Bu da müfessirler arasındaki şu ihtlafa hak vermeme sebep oluyor; ‘’Şura Suresi Fussilet suresinin devamı, hatta sonuç kısmı gibidir. Fussilet suresi açıklar Şura suresi son kez tekrar eder.’’ Bu konuya çok girmeyip, Rabbin bu konuda söylediği son cümleyi ele alacağım; ‘’Zalimlerin yaptıklarından ötürü korkuya kapıldıklarını göreceksin; ama bu mutlaka başlarına gelecek, iman edip iyi işler yapanlar ise cennet bahçelerinde olacaklar. Onlar için rableri katında istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.’’

Surenin son kısmına geldiğimizde geleneği bozmayıp ayetleri tek tek birbirinden bağımsız olarak ele alacağım.  Sure boyunca Allah’ın kudretini olaylar anlattığına şahit olduk. Şimdi ise dünya nimetlerine ve insanlara karşı olan rahmetine şahit olacağız. 25.ayet ile başlayan bu konuya şöyle giriş yapılmış; ‘’O, kulların tövbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.’’ Yani, kulları günahtan vazgeçip doğruluk ve samimi bir niyetlt Allah’a döndüklerinde, O, lütuf ve keremiyle onların tevbesini kabul eder Dilediğinin, büyük olsun küçük olsun, günahlarını bağışlar Hayır veya şer, yaptıklarınızın hepsini bilir. Bu Allah’ın kullarına sağladığı bir lütuftur. Sırada değinmek istediğim kısım büyük akıl karışıklarına sebep olan 30.ayet, şöyle buyuruluyor; ‘’Başınıza hangi musibet geldiye, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir.’’ Burada tüm insanlara gelen musibetler değil, Mekke’deki kafirlere gelen musibetler kastolunmuştur. Yani şöyle denilmektedir: “Şayet Allah sizleri her işlediğinizden ötürü hemen cezalandıracak olsaydı, şimdiye kadar sizlerden hiçbiri hayatta olmazdı. Fakat bu musibet, (muhtemelen Mekke’deki kıtlığa işaret ediliyor) belki yola gelirsiniz diye sizler için bir uyarı niteliği taşımaktadır. İsyan ettiğiniz Allah’ın karşısında ne kadar çaresiz, ne kadar aciz olduğunuzu biraz olsun düşünün. Oysa sizler Allah’tan başkasını “veli” olarak kabul ediyor ve onların sizleri kurtaracağını zannediyorsunuz. Aslında sizleri Allah’tan başka hiçbir güç kurtarmaya muktedir değildir.” Hemen bu noktada, Allah’ın halis mü’minler üzerindeki kanununun farklı olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü mü’minlere gelen musibet ve sıkıntılar, onların günah, hata ve sıkıntılarının keffaretidir. Nitekim bir hadiste şöyle denmiştir: “Müslüman, bir sıkıntı, dert, gam, keder ve zahmet çekse, hatta ayağına bir diken bile batsa, Allah bunu onun yaptığı bir günaha keffaret olarak kabul eder” Allah’ın dini için çalışıp-çabalayan kimsenin karşılaştığı sıkıntılar, onun sadece günahlarına keffaret olmakla kalmaz, bunun yanısıra Allah indindeki derecesi de yükselir. Dolayısıyla hak yolda olan bir insanın sıkıntılarla karşılaşıyor olmasını, o kimsenin günahlarının cezası şeklinde telakki etmek çok yanlıştır.

Sırada 36.ayet ve beraberinden gelip onu destekeleyen birkaç ayet var, konu şöyle başlıyor; ‘’ Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının geçici menfaatidir. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Bunlar İman edip Rablerine tevekkül edenler içindir. Yani, bu dünya, bir insanın şımararak böbürlenmesini gerektirecek bir şey değildir. Örneğin bir kimsenin ne kadar çok malı ve serveti olursa olsun, kendisinin belli bir miktarın üstünde onlardan istifade etmesinin mümkün olmadığı gibi, o kimse herşeyini bu dünyada bırakarak ayrılır ve buradan elleri boş gider. Dolayısıyla bu gerçeği idrak eden bir kimse, artık şımarıp böbürlenmez. Ayetin sonunda bahsedilen ‘’Tevekkül edenler için’’ ifadesini biraz açarak, neredeyse her paragrafta bir kere zikrettiğimiz tevekkül kelimesini anlayalım istiyorum. ‘’Tevekkül” bu ayette imanın bir cüzü olarak nitelenmekte ve ahiretin kazanılmasının bunun başarılmasıyla mümkün olacağı ifade edilmektedir. Ve tevekkül genel olarak bakıldığında şu anlamlara gelir: Birincisi, insanın, Allah’ın yol göstermesine (hidayetine) tam bir teslimiyetle güvenip, dayanması ve O’nun tüm hakikatı bildiğine inanmasıdır. Böylece ahlâki kaideler, helâl ve haramın sınırları, yeryüzünde yaşamanın kural ve prensipleri, kısaca Allah’ın koyduğu tüm kanunların hak olduğunu bilmek ve onları uygulamakla insan felaha ulaşır. İkincisi, insan Allah’tan başkasına tevekkül etmemeli, kendi kuvvet, kabiliyet ve imkanlarına güvenmemelidir. Ancak insan dünyada da, ahirette de başarının sadece Allah’ın yardım ve inayetiyle olacağına inanmalıdır. Bir kimsenin Allah’ın yardım ve inayetini elde edebilmesi için de, ancak O’nun için çalışması ve O’nun koyduğu kurallara uyması gerekir. Üçüncüsü, Allah’ın va’d ettiği şeyler, ancak Allah’a tevekkül edip, iman eden ve salih amel işleyen kimseleredir. Tevekkül eden kimseler, batıl yollarda ne kadar çok çıkarları olursa olsun, yine de o yolları terk eder ve Allah’a tevekkül edip, Allah’ın helâl yollarında rızıklarını ararlar, bu yüzden sıkıntılarla karşılaşsalar bile hak yolda yürümekte ısrar ederler. İşte bundan, iman ile tevekkülün birbirlerine ne kadar bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Sadece iman ettiğini söylemek, ancak, Allah’a tevekkül etmeden ve helâl haram sınırını hesaba katmadan rızık kazanmaya çalışmak, Allah’ın yukarıdaki va’dini elde etmeye yetmez.

Şimdiki ayette müslümanda olmasına önem gösterilmiş ve hayli üstünde durulmuş birkaç özellikten bahsediliyor, 37.ayet; ‘’Onlar ki, büyük günahlardan ve açık çirkinlikten uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da onlar bağışlayıcı olurlar.’’ Yani, onlar öfkeli değil, sakin bir mizaca sahiptirler, kinci değildirler, Allah’ın kullarının noksanlıklarına göz yumarlar. Ve öfkelendiklerinde öfkelerini bastırırlar. Bu özellik, imanın en önemli vasıflarından birisidir ve Kur’an da övülmüştür.

Bir başka ayete geçtiğimizde intikam alma konuzsu bizi karşılıyor. Yazıp yazmamak konusunda çok kararsız kaldığım bu kısıma derin bir besmele çekerek başlıyorum. Rabbim kalemimi kuvvetlendirsin de, altından kalkayım inşallah. 65.ayet şöyle buyuruyor; ‘’kötülüğün misli ancak onun benzeri olan bir kötülüktür.’’ Yani intikam almanın temel ilkesi, zarar gören kimsenin gördüğü zarar nispetince karşılık vermesidir. Aksi takdirde zulüm edilmiş olur. Yani, intikam alırken siz de zalim olmayın, size kötülük yapan birine onun yaptığından daha fazlasıyla mukabele etmeyin. Sözgelimi, size tokat atan birine tokatla cevap verdiğiniz gibi bir de tekme atmayın. Bunun yanısıra günah işlenerek verilen bir zararın karşılığını, günah işlemek suretiyle almak caiz değildir. Sözgelimi, oğlunuzu katleden bir kimsenin oğlunu katledemezsiniz. Bu o kişinin günahı olarak kalmalıdır, siz intikamınızı günah işleyerek alırsanız bu haramdır. Sakınılması gereken bir durumdur. Üstelik bir ayet sonrasına baktığımızda görüyoruz ki, aslında hiç intikam güdüsüyle hareket etmeyip Allah’a havale etmek çok daha yüce ahlaklılıktır. ‘’Ama kim affeder ve dirliği sağlarsa artık onun ecri Allah’a aittir.’’  Yani intikam almanın caiz olmasıyla birlikte makbul olanı, intikam almaktan vazgeçip affetmektir. İşte bu af, karşısındaki insanın ıslahına neden olabilirse şayet, çok daha faydalıdır. Çünkü nefsini kontrol altına alıp affedici olan kimseye Allah şöyle der: “Mükafatını ben vereceğim, çünkü sen tüm ızdırabına rağmen intikam almaktan vazgeçtin.” Bana ikinci yol daha tercih edilebilir geliyor. Sonuçta biz intikam almanın öfkesiyle ani hareket edeceğiz ve intikam ile zulüm arasındaki o ince ayarı kaçırabilecek duruma geleceğiz. Üstelik bu işte kime haklı, kime göre haklı, neye göre haklı, neye göre intikamlık, neye göre hak etmelik, nereye kadar intikam, nereden sonrası zulüm kim karar verebilir?  İşte bu sorulara sağlıklı bir cevap bulmak ne kadar zorsa, bu ayarı tutturabilmek de o kadar zor.

Surenin son kısmında baştaki konuya tekrar bir dönüş söz konusudur. 51.ayette ‘’Hiçbir insan için Allah ile doğrudan doğruya konuşmak mümkün değildir, ancak vahiyle, kalbe ilhak ederek veya bir perde arkasından ona dilediğini vahyetmesi müstesna!’’ Bu ayetteki kalbe ilhak etmek ifadesinde İbrahim as, Perde arkasından konuşma ifadesiyle Musa as, Rüya ile ifadesiyle de Yusuf as örneklendirilmiştir. Ve bize ulaşan bilgiler ele alındığına, Efendimiz’e bu üç yol ile de vahiy geldiğini biliyoruz; 1) Hz. Aişe (r.a), başlangıçta Rasulullah’a vahyin, sadık rüya şeklinde geldiğini rivayet etmektedir. Tıpkı Yusuf as’da olduğu gibi. Vahyin bu şekilde gelişi daha sonra da sürdü. Çünkü Rasulullah’a birçok talimatın rüyalar şeklinde verildiğini hadislerden öğreniyoruz. Nitekim Kur’an’da Fetih Suresi’nin 27. ayetinde bu husus açıkça zikredilmiştir.  2) Miraç esnasında ikinci tip vahiy gönderilmiştir. Bunun, çeşitli hadislerden, Allah ile Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki bir tür diyalog olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı Hz. Musa ile Allah’ın, Tur Dağı’nın eteklerinde konuştuğu gibi. 3)Allah’ın Hz. Peygamber’e (s.a.) Cibril (a.s) vasıtasıyla vahiy gönderdiğine bizzat Kur’an’ın kendisi şehadet etmektedir.

Son ayetinde kafirlere açık bir uyarı vardır;’’ Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah’ın yoluna. Haberiniz olsun; işler Allah’a döner.’’ Yani “Dikkat edin, Hz. Peygamber (s.a.) size tebliğ etmiştir ve sizler de onu işittiniz. Bu iş burada bitmeyecek ve sonunda Allah’ın huzuruna geleceksiniz. Kimin sonunun nasıl olacağı, orada verilecek nihaî kararda belli olacaktır.”

Ve elhamdulillah bir surenin daha sonuna geldik,
Sadakallahulazim.

2 YORUMLAR

  1. şura 30-31. ayetin tefsirini araştırırken sayfana denk gelmek ne güzel tevafuk oldu… öyle güzel bir ayrıntı var ki şu temas etmek üzere olduğum ayetlerde, ki böyle onlarca ayet var, 30. ayette mealen diyor ki başına musibet gelir, bunu sen kendi elinle yapmış olsan da ümitsizliğe düşme, üzülme diye 31. ayet nazil oluyor. bir anda siliniyor dert keder. allah’tan başka ne velî var ne yardımcı…
    para, makam sizi kurtarmaz; gerçekten vekilinizi allah bilmişseniz işlerinizi de olmuş bilin.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here