بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Zuhruf Sûresi Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada kırk üçüncü, iniş sırasına göre altmış üçüncü suredir. Surenin adı, içinde “zuhruf” kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, sözlükte süs anlamına gelmektedir,  bu sureye bu isimin verilmesinin sebebi içeriğinde dünya ve ahret güzelliklerini karşılaştırması olabilir. Surenin 45. âyetin Hz. Peygamber’in miracında Kudüs’te Mcscid-i Aksâ’da nazil olduğuna dair bir rivayet varsa da bu, sûrenin Mekkî niteliğini değiştirmez; çünkü tefsirciler hicretten önce nazil olan bütün sûrelere Mekkî demektedirler. Konu olarak bakıldığında, vahyin kaynağını ve bu Kur’an’ın doğruluğunu ispat için de­liller arzeder. Şimdi bu genel başlık altındaki özel başlıkları kategori halinde ele alalım;

1-31: Kuran hakkında genel bilgiler ve içindekiler
32-39: İnsanların dünya ve ahiret hayatı
40-45: Peygamberimize sesleniş ve ona açıklama
48-56: Musa ve Firavun’un kavmi
57-65: İsa ve inkarcılar
66-73: Müslümanlara ahiret müjdesi
74-83: Kafirlere cehennem bilgisi
84-89: Allah’ın büyüklüğünün ve hikmetininin delilleri

Sûrenin girişinde, Yüce Allah söze yemin ile, başlamakta ve insanları düşünmeye davet etmektedir; ‘’ “Hâ mim. Apaçık Kitâb’a andolsun ki, biz, düşünüp anlamanız için onu arapça bir Kur’ân yaptık”  Burada Kur’an’ı, Allah’ın tafsil ettiği ve O’nu Hz. Muhammed’in (s.a) uydurmadığı ihtar olunarak, “Kitab-ı Mübîn” üzerine yemin edilmektedir. Kur’an üzerine yemin edilmesinden, Allah’ın, insanlara şunları hatırlatmak istediği anlaşılıyor: “Bu kitabın bizzat kendisi sizler için apaçık bir hüccettir.’’ Yani bu kitap bizlerin dayanabileceği bir delil, sığınabileceği bir belge, cevap bulabileceği bir kitap, sahiplenilmesi gereken bir mucizedir. Aynı zamanda ayetlerde bu Allah’ın kuran üzerine yemin etmesi, onun ne kadar hikmetli bir içeriği sahip olduğunun da yegane ispatıdır. Beyzâvî şöyle der: Yüce Allah Kur’an’ı Arapça bir indirdiğini söyledi. Daha sonra üstüne yemin edilecek Kur’an’dan daha üstün bir şey olmadığına dikkat çekmek için de onunla yemin etti. Bu yemin konusundan sonra geçiyorum 10.ayetteki ‘’ Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı ve ondan size yollar var etti, böylece doğru yolu bulasınız.’’ İfadesine. Bu ayet muhtemelen bazılarınızın mealinde beşik bazıların mealinde döşek olarak çevrilmiş olacak. Doğrusunu ben mevdudi’nin net Arapça sanatıyla yaptığı tefsirinden aktarmayı doğru buluyorum. ‘’Kur’an’ın, konuyla ilgili birçok yerinde “firaş” (döşek) kelimesi kullanılmış olmasına rağmen, bu ayette “mehd” (beşik) kelimesi kullanılmıştır. Böyle bir ifade yoluyla insanoğlunun tıpkı bir bebek gibi yeryüzünde rahat ettirildiği anlatılmak istenmektedir. Oysa yeryüzü, uzay içerisinde boşlukta durmakta ve saatte 66.600 mil hızla hareket etmektedir. Ancak bu dehşet verici tehlikeye rağmen Hâlık olan Allah, insanlar için yeryüzünü bir istirahat yeri kılmıştır. Dolayısıyla bu ayette ‘sizler onun üzerinde herhangi bir tehlikenin farkında olmaksızın dolaşmakta, uzayda başaşağı durmanıza rağmen düşmeden gezebilmektesiniz’ demek istemiştir.’’ Mevdudi tefsirlerinden alıntı yapmam konusunda sıkıntı yaşayan arkadaşlar varsa diye ondan alıntı yaptığım kısımları özellikle belirtiyorum. Ama bugüne kadar bana ters gelen bir şeyi zaten buraya alıntılamadıgım için de güvenle okuyup alınacak bilgiyi almanızı tavsiye ederim. Çünkü ben o kadar tefsir kitabı karıştırdım, Mevdudi kadar bilimsel ve açıklamalı bir lezzeti hiçbirinde yakalayamadım. Evet sıkıntılı yerler yok mu muhakkak var. Ama ben onları görmezden geliyor ve bilgi ağacının gölgesine sığınıyorum. Diğer müfessirlerinkinde yaptığım gibi. Geçiyorum 13.ayete, aslında bu ayette öyle açıklanacak bir şey bulamamış olsam da, tefsirlerde Efendimizle ilgili bir anıyı okuyunca sizinle de paylaşmak istedim. ‘’  Ve size bi­neceğiniz gemiler ve hayvanlar vâretmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nİ’metini anarak: “Bunu bizim hizmetimize vereni tesbîh ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik” diyesiniz.’’  İster gemi olsun, ister deve olsun, ister araba, ister bisiklet, ister eşek olsun bu bineklerin üzerine yerleşmeli sonra da Rabbinizin size verdiği yüce nimeti hatırlayıp kalplerinizle O’na şükretmelisiniz. Bu yüzden insanlar, onların üzerlerine atılmış çuvallar gibi olmamalı ve bu gemileri denizin üstünde yüzdürenin, bu denizleri meydana getirenin ve bazılarının insanlardan çok kuvvetli olmasına rağmen, istedikleri yere gidebilmelerini sağlayan bunca hayvanı yaratanın kim olduğunu düşünebilmelidir. Bu nimetlerden faydalandıkları halde, bu nimetleri bağışlayan Allah’ı unutabilmek için kişinin kalb ve vicdanının kararmış olması gerekir. Hz. Ali’den şöyle bir hadis rivayet olunmuştur. “Rasulullah ata binerken, atın üzengisine bastığında “Bismillah” dedi ve ata bindi. Daha sonra Zuhruf 13.ayeti okuyarak üç defa “Elhamdülillah”, üç defa da “Allah’u Ekber” dedi ve şükrünü yerine getirdi. Sonra ise;  “Seni tenzih ederim, senden başka ilah yoktur. Zulmettiğimiz nefsimizi bize bağışla” diye dua ederken gülümsedi. Bunun üzerine ben “Ya Rasulullah, niçin güldünüz?” diye sorunca O’da “Allah, Allah’ım beni bağışla diyen bir kulun sözünü beğenir ve kulum benden başka hiç kimsenin kendisini bağışlamayacağını biliyor diye sevinir.’’ dedi. Küçücük bir adım, kısacık bir nefes, ufacık bir zaman dilimi vs vs vs. Sayısı arttırılabilecek ama şükrü asla tam anlamıyla yerine getirilemeyecek şeyler gibi duruyor değil mi? Oysa bizim Rabbimiz, yalnızca ‘’Allahım beni bağışla’’ dememizden bile mutlu olup, yalnız O’na sığındığımız için bize sahip çıkıyor. Tövbemizi ve şükrümüzü eksik dahi olsa kabul ediyor. Hep diyorum yine diyeceğim hep diyeceğim, eğer bir gün cennet ehlinden olmak nasip olursa bu tamamen Allahın rahmetindendir, bizim maharetimizden değil.

Surenin arka arkaya devam eden birkaç ayetinde müşriklerin Efendimiz’i kabul etmeyişinden bahsediyor. Ben bu konuyu 31.ayetteki ifadeyle ele almak istiyorum; ‘’ Ve dediler ki: “Bu Kur’an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?’’ . “İki şehir” ile Mekke ve Taif kastolunmaktadır. Kafirler, şöyle bir iddia ileri sürüyorlardı: “Allah, gerçekten bir kitap gönderecek olsaydı, Mekke ve Taif gibi iki büyük şehrin ileri gelenlerinden birine gönderirdi. Peygamber olacak hiçkimse kalmadı da, Muhammed gibi dünyaya yetim gelmiş, servet sahibi olmayan, gençliğini çobanlıkla geçirmiş, şimdi de zengin hanımının mal varlığına dayanarak geçimini temin eden ve kabilesinin ileri gelenlerinden de olmayan birine mi peygamberlik geldi? Kafirler böyle bir iddia ile karşı çıkmadan önce, bir insanın peygamber olacağını bile düşünemiyorlardı. Onlara göre Peygamberler melek gibi uhrevi varlıklar olabilirlerdi. Daha sonra bu durumu açıklayan ayetlerin vahyolmasıyla sapkınlıkları yön değiştirdi ve bu sefer peygamber insansa bile niye yetim Muhammed? Demeye başladılar. Müşriklerin yahut kafirlerin aklındaki bu sorulara 32.ayet o kadar harika bir cevap veriyor ki; ‘’ Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırmaktadırlar?’’  Bu ayette kafirlere bir cevap verilmesinin yanı sıra birkaç noktaya da değinilmiştir. Birincisi, “Allah’ın nimetlerini paylaştırma yetkisi onlara ne zaman verilmiştir? Biz, kime hangi rahmeti vereceğimizi onlara mı soracağız?” (Burada rahmet kelimesiyle, herkesin nasibini alacağı Allah’ın umumi rahmeti kastolunuyor.) İkincisi, “Nübüvvet gibi çok büyük bir nimeti değil, küçük nimetleri bile vermek sadece Allah’ın elindedir. Ve O’nun, tasarrufunda hiçbir ortağı yoktur. Nitekim, O, kimini güzel, kimini çirkin yaratırken, kimine hoş bir ses verir, kimine de kötü. Birini kuvvetli, diğerini zayıf, birini zeki, bir diğerini ise aptal yaratır. Kimine kuvvetli bir hafıza verirken, kimini unutkan, kimine sıhhatli bir beden nasip ederken, diğerini felce uğratır veya kör ya da sağır yapar. Bir kimseyi zengin bir ailede, diğerini ise fakir bir ailede, ya da kimini gelişmiş bir toplumda kimini de ilkel bir toplumda dünyaya getirir. Allah’ın takdir ettiği bu zorunluluklara ister istemez herkes tabi olmaya mecburdur ve bu gerçeği kimse değiştiremez. Ayrıca rızk, kuvvet, izzet, şöhret, şeref, servet ve iktidar gibi nimetleri insanlar arasında paylaştırmak sadece Allah’ın elindedir (tasarrufundadır), Allah, kimi dilerse onu yüceltir, kimi dilerse onu alçaltır. Allah’ın yücelttiği kişiyi kimse alçaltamaz. O’nun alçalttığını da tüm dünya bir araya gelse yüceltemez. Sonuçta, Allah’ın takdirine karşı alınmış tüm tedbir ve çabalar boşa çıkmaya mahkumdurlar. O halde bunlar kim oluyorlar da, kainatın yegane hakimi olan Allah’ın bu taksimine itiraz ediyorlar?”

Surenin kategorize edilen ikinci kısmında dünya ve ahiret hayatından kesitler önümüze getiriliyor. İnkarcıların dünya heveslerinin ne kadar anlamsız olduğundan bahsediliyor. Buralar okunarak anlaşılacak yerler olduğu için geçiyorum surenin üçüncü kısmına. Burada ise ikinci kısımda bahsedilen inkarcı ve dünya servetine meraklı olan müşriklerin Efendimiz’i üzmesine karşılık indirilmiş ayetler var. Bununla ilgili olarak 40.ayette ‘’ Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?’’ diyerek Efendimiz’e karşı sert bir tutum sergilenmiş. Arkasından bu ifadeyi yumuşatacak bir ayet daha geliyor; ‘’ Şu halde biz seni alıp-götürürsek, elbette onlardan intikam alacağız’’  Bu ayetin anlamını daha iyi kavrayabilmek için, o dönemde Mekke’de olup bitenleri gözönüne getirmek gerekir. O dönemde kafirler, Hz. Peygamber’i (s.a) ortadan kaldırabilmek için gece gündüz planlar kurmakla meşguldüler. Kafirler, Rasulüllah’ı öldürebildikleri takdirde, dertlerinin sona ereceğini sanıyorlardı. Bu nedenden ötürü Allah, Hz. Peygamber’e (s.a.) hitap etmek suretiyle “senin hayatta kalıp kalmaman kafirlerin başlarına gelecek olanları değiştirmez. Şayet sen yaşarsan, o takdirde onların feci akibetlerini bizzat görürsün. Yoksa, eğer vefat edersen, onlar, yine bu yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşı karşıya geleceklerdir.” diye buyurulmaktadır.

Surenin dördüncü kısmında uzun zamandır anmadığımız Musa as ve yegane rakibi Firavun var. Açıkçası ben özlemiştim bu ikili hakkında konuşmayı. Kuran kıssaları içinde en sevdiklerim onlara ait diye galiba. Yalnız burada Musa ve Firavundan bahsetmesinin sebebi, onlar hakkında bir ayrıntı vereceğinden değil, o gün yaşayan kavimlere Firavun’un sonunu hatırlatmak istediğinden. Zaten ayetleri okuyanlar çok uzun bahsedilmediğini gördüler. Bu yüzden ayet alıntısı yapmak yerine üzerine yorum yapmayı tercih ediyorum. Tefsircilere göre burada üç nedene dayalı olarak Musa as ve Firavun beyan edilmektedir: Birincisi, “Allah bir topluma  peygamber gönderdiğinde, o topluma bir fırsat vermiş olur. Şayet o toplum bu fırsattan yararlanamadığı takdirde, akibeti Firavun’un akibetine benzer. Başka bir deyişle Firavun’un sonu insanlık için bir ibrettir.” İkincisi, “Firavun da, tıpkı Kureyşlilerin Hz. Muhammed’i hakir gördüğü gibi Hz. Musa’yı hakir görmüştü. Ancak, Allah’ın takdiri farklı olduğundan, Firavun’u helak ederek, onlara kimin hakir olduğunu göstermişti.” Üçüncüsü ise, “Allah’ın ayetlerine karşı büyüklenerek alay edenlerin, daha önce nasıl bir sonla karşılaştıklarını görerek ders almaz ve tavrınızı değiştirmezseniz, sizin de sonunuz aynı olacaktır.” Bu açıklamayı yaptık çünkü birazdan İsa as’dan ve inkarcılarından bahsedilmesi de tam olarak bu üç sebebe dayalıdır. 57.ayette buyuruluyor ki;  ‘’Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, hemencecik senin kavmin ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar. Dediler ki: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?”  Rasûlullah (s.a.) bu ayeti okurken, Abdullah b. Zibara adındaki bir şahıs, “Hıristiyanlar, Meryem oğlu İsa’ya, Allah’ın oğlu olarak tapmıyorlar mı? Bizim tanrılarımız, onların tanrısından daha mı önemsiz” diye bağırarak itiraz etti. Bunun üzerine çevrede bulunan dinleyicilerden bir kahkaha yükseldi ve naralar atılmaya başlandı. Ancak bu terbiyesizlik dikkate alınmadan hitap edilmeye devam olunmuş ve hitap tamamlandıktan sonra bu soru cevaplandırılmıştır. Bu husus birçok tefsir kitaplarında çeşitli şekillerde yorumlanmışsa da bana göre bu husus ayetin siyak ve sibakı içinde değerlendirildiği takdirde, en doğrusu yukarıdaki yorumdur.

Surenin yeni kısmına geçtiğimizde her sure sonunda karşılaştığımız konu grubuna merhaba diyebiliriz. İşte bir sure boyunca anlattı anlattı ve şimdi müminlere cennet, kafirlere cehennem haberi verecek. Bu iki konu için iki ayet seçtim.  68.ayet diyor ki; “Ey kullarım, bugün sizin için bir korku yoktur ve siz hüzne kapılacak da değilsiniz.” Yani Allah çetin bir gün olarak öğrendiğimiz ahiret gününde mümin kullarına diyor ki, bu zor gün içinde size bir zorluk yoktur. Dünya hayatını ve içendekileri kaybettiğiniz için de üzülmeyeceksiniz. Size ne korku ne hüzün, ben ahrette sizi daha güzelleriyle hemhal edeceğim. Bundan daha güzel müjde olabilir mi ki? Tabi onlardan olabilmenin şartlarını da hemen sonraki ayetler tekrar sayıp, hatırlatıyor. Öyle haybeye kendimizi veli nimetten saymayalım diye bir sonraki ayeti tekrarlayalım; ‘’Onlar benim ayetlerime iman edenler ve Müslüman olanlardır.’’ Yani şu güzel müjdeye dahil olmak için tek yapmamız gereken elhamdulillah müslümanım demek ve ayetlere yürekten iman ederek onlarla hemhal olmak. İşte aslında bu kadar basit!

Tabi her şey bu kadar basit diyerek cehennemi de arkaya atmamak lazım. Şüphesiz cehennemde her zaman bir adım ötemizde olabilir. Rabbim bizi İslam üzerinde sabit tutsun demek ve sürekli iman edebildiğimiz için şükretmek gerek. 75.ayet diyor ki; ‘’Onlardan (azab) hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir.’’ Hafazanallah! Rabb’den umudu kesmek gibi bir gaflete sakın düşmeyin arkadaşlar. Mümin daima umutlu olmalıdır, bu O’nun rahmetine güvenmektir. Aksi ise –haşa- onun merhametini küçümsemek, onun rahmetine inanmamak ve onu bağışlayıcılığını sorgulamak olur.

Sûre, küfürde ısrar edenlerin durumunun Peygamber (s.a.s) tarafından Yüce Allah’a bildirilmesi ve Yüce Allah’ın yumuşak bir ifade ile cevap vermesi ile son bulmaktadır. Rasûlüllah’ın “Yâ Rabbi! Bunlar, imân etmeyen bir kavimdir” demesine karşılık Allah ona şöyle cevap vermiştir “Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve, size selâm olsun de. Yakında bilecekler!”  Bu ayet her ne kadar Efendimiz’i teselli ediyor gibi görünse de aslında gizliden müşriklere bir tehtiddir de.  Dikkat edilmesi gereken şey ise, asla onlara karşı bir tepki göstermesine izin vermemesi. Önce hoşgörülü olması ve selam deyip geçmesi isteniyor. Ve daha sonra yaşanacak olaylar ışığında artık savaş emri de muhakkak gelecek. Ama önce hoşgörü! Önce hep hoşgörü! Önce hep güzel ahlak! 🙂

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here