بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Duhân sûresi Mekke’de inmiştir. Mushafta kırkdördüncü, nüzul sırasına göre altmışdokuzuncu suredir. Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili herhangi bir rivayet olmamasına rağmen muhtevasından surenin, Zuhruf ve ondan önceki birkaç surenin nazil olduğu dönemlerde, ancak onlardan sonra indiği anlaşılmaktadır. Tarihsel arka planı şudur: Mekke’de kafirlerin muhalefeti oldukça şiddetlenmişti ve her geçen gün de artmaktaydı. Bu sıralarda Rasulullah (s.a) şöyle duada bulundu: “Ya Rabbi! Yusuf’a kıtlık göndermek suretiyle nasıl yardım ettiysen, aynı şekilde Arabistan’a da kıtlık göndererek bana yardım et.” Böyle dua etmekle Hz. Peygamber (s.a) kıtlık gelince kafirlerin Allah’ı hatırlayacaklarını ve kalplerinin yumuşayıp nasihata kulak vereceklerini ummuştu. Sonuçta Allah, elçisinin duasını kabul etti ve bölgede şiddetli bir kıtlık hüküm sürmeye başladı. Bunun üzerine Kureyş’in bazı ileri gelenleri (İbn Mesud’un rivayetine göre Ebu Süfyan), Hz. Peygamber’e (s.a) gelip, “Kavmine merhamet et ve Allah’a bizim için yalvar” diye rica ettiler. İşte bu sure tam o dönemlerde nazil olmuştur.
Aynı zamanda birkaç suredir değinmek istediğim ama her seferinde dur bir sonrakinde yazayım dedim bir genel bilgi var. Mümin Suresinden Ahkaf’a kadar yedi sûre Hâ-mîm harfleri ile başlamaktadır. Bu yedi sureye ülkemizde “Hâmîmler” denir, ancak her birinin, bazen “Hâ-mîm” ile birlikte de söylenen özel adlan vardır. Nitekim bu sûresinin adı da “duman” mânasındaki Duhân’dır. Duhân kelimesi Fussılet sûresinin 11. âyetinde de geçmiş, fakat buradaki yeri daha önemli olduğu için sûre bu isimle anılmıştır. Mumin, Fussilet, Şura, Zuhruf, Duhan, Casiye, Ahkaf Sureleri hamim adı altındaki surelerdir. Bunların ortak özellikleri ana konu olarak Kur’an’ın gerçek Allah kelamı olduğuna ve insanlar için önemine dikkat çekmeleridir. Aynı zamanda şu konulara da yer verilmiştir: 1. Kur’an’ın nazil olduğu gecenin önemi ve değeri. 2. Kur’an’ı gönderen Allah’ın birliği ve büyüklüğü. 3. Firavun ve kavmi ile Tübba’ gibi geçmiş kavimlerin peygamberlere karşıtakındıkları tavır ve peygamberlerin tevhid mücadelesi. 4. Peygamberlere inanmayanları dünyada ve âhirette bekleyen akıbet, kıyamet, yeniden dirilme, cennet ve cehennem. Arka arkaya 7 surenin içeriğinin aynı olması onları genel bir başlık altında toplamamıza sebep olmuş, bu başlığın adı da ‘’7 hamimler’’ olmuş. Dipnot: B oluşumu mukabalelerde ‘’Bu şekere,suya 7 hamim okundu iç bunu iç, ye bu ye’’ diyen teyzelerden öğrenmeyiniz.

1-7: Kuran’ın indirilişi ve hikmet
8-31: Kuran’a ve peygamberlere iman etmek
32-42: Ahiret gününe iman etmek
43-50: Cehennemin tarifi
51-56: Cennet tarifi
57-59: Surenin özeti ve son nokta

Bu mübarek sûre ebedî mucize olan Kur’an-ı Kerim’den söz ederek başlar. Bu ayetlerde Allah, yeryüzüne ve onda bulunanlara vâris oluncaya kadar devam edecek olan Kur’an’dan bahseder. Daha sonra 4. ayette ‘’Her hikmetli iş o gecede ayırt edilir.’’ diyerek Kuran’ın, ömür gecelerinin en faziletlilerin­den olan mübarek bir geceden, yani “Kadir gecesi”nde indirdiğini anlatır.  Yine de bazı müfessirler “Mübarek bir gece” ifadesiyle Kur’an’ın nüzulünün başladığı gecenin kastedildiği görüşündedirler. Bazıları ise bu gece ile, Kur’an’ın Ümmü’l-Kitab’dan alınarak vahiy taşıyıcısı meleklere tümüyle devredildiği gecenin kastedildiği görüşündedirler ki, daha sonra zaman ve mekan uygunluğu gözetlenerek 23 yıl içerisinde, gerektikçe Hz. Muhammed’e indirilmiş olduğunu söylerler. Ama bizce bu ayette ifade edilen gece Kadir gecesidir, biz buna inanmayı tercih ediyoruz. Yine de kesin bir şey söylemek çok mümkün olmuyor. Çünkü doğrusunu ise yalnızca Allah bilir.

Bu sûrenin ikinci kısmında, müşriklerin Kur’an-ı Kerim karşısındaki tutumlarını ve âyet ve delillerinin açıklığı ve parlaklığına rağmen, onların Kur’an hakkın­da kuşku ve şüphe içinde olduklarını anlatılır ve onları şiddetli azap ile uya­rılır. 11 ve 12.ayette şöyle buyruluyor; ‘’Öyle  bir duman ki, bütün insanları saracaktır. Bu elem verici bir azaptır. O gün onlar ‘’Ey Rabbimiz, bizden bu azabı kaldır artık biz inanıyoruz’’ diyecekler. Bu ayette geçen Duman  mucizesi, olup bitmiş bir olay mıdır yoksa kıyamet yaklaştığında gerçekleşecek bir alâmet midir? Bu soruya müfessirler tarafından iki farklı cevap verilmiştir. “Henüz olmadı” diyenlere göre duman olayı, kıyamet yaklaştığında vuku bulacak, bu uyarıya rağmen insanlar inkârdan vazgeçmeyecekler, arkasından kıyamet kopacak ve herkes ettiğini bulacaktır. Diğer taraftan “Duman olayı Hz. Peygamber hayatta iken gerçekleşti” diyenlere göre ise “duman”dan maksat, açlık yüzünden meydana gelen görme bozukluğudur, “amansız bir şekilde yakaladığımız” diye tercüme ettiğimiz “batsa” ise Bedir savaşıdır. Buhârî, kitabının tefsir bölümünde bu yorumu, sahabe rivayetlerine dayanarak şöyle açmaktadır: Hz. Peygamber, müşrikler çağrısına karşı direnince Allah’a yalvararak, Hz. Yûsuf’un kavmine yaptığı gibi bunlara da bir kıtlık vermesini istedi. Duası kabul edildi, kıtlık geldi, yiyecek içecek bir şey kalmadı. İnsanlar derilere ve kemiklere varıncaya kadar ne buldularsa yediler. Açlıktan öylesine zayıfladılar ki sonunda görme bozukluğuna yakalandılar, baktıklarında kendilerini kuşatmış bir duman görüyorlardı. Hz. Peygamber’e başvurarak bu azabın kaldırılması için dua etmesini, artık inandıklarını söylediler. O İse “Azap kalkınca yine eski halinize dönersiniz” buyurdu. Farkındaysanız şuan tekrar ettiğimiz cümleleri surenin girişinde de söylemiştik. Yani bana göre bu ifade geçmişte yaşanmış bir olayın anlatımı olabilir. Yine de unutmamamız gereken şey, biz bir şeyi yalnızca Allah’ın izin verdiği kadarıyla görebiliyoruz. Yani bunun gerçekten ne olduğunu tam anlamıyla biliyor olduğumuzu düşünmemiz imkansız.

Daha sonra bu sûre, Firavun’un kavminden ve azgınlıkları ve suç işle­meleri neticesinde başlarına gelen azap ve cezayı anlatır. Onlar yok olduk­tan sonra bıraktıkları eselerden yani köşkler, evler, bağ ve bahçeler, ır­maklar ve pınarlardan ve İsrailoğu1larının onlara vâris oluşundan bahseder. Daha sonra da Allah’ın emirlerine isyan etmeleri sebebiyle İsrail oğullan-nm başına gelen dağılma ve yok olmadan söz eder. Bu ayetleri böyle genel ifadeyle geçeceğim çünkü bunları daha önce çok anlattık, artık Firavun adı geçen ayetleri çok iyi anlıyor ve tefsirini tahmin edebiliyorsunuzdur diye düşünüyorum. Hatta baya baya eminim gibi. Yalnızca 29.ayette aslında dehşetli olan ama benim çok hoşuma giden bir ifade var; ‘’Neticede onların haline ne gök ağladı ne de yer. Onlara mühlet de verilmedi.’’ Yani, Firavun’un iktidarları zamanında, her tarafta onların şöhreti hüküm sürüyor ve herkes hayranlıkla onlardan bahsediyordu. Öyle ki adeta dünyada bir benzerleri bulunmuyordu ve herkes onların ihsanları altında eziliyordu. Ancak saltanatları yerle bir olduğunda hiçkimse arkalarından gözyaşı dökmedi. Aksine, onların yıkılmasına memnun bile oldular. Sanki büyük bir musibetten kurtulmuşlardı. Onların, Allah’ın yarattıklarına karşı herhangi bir kimsenin kendileri için üzülmesini gerektirecek bir iyilik bile yapmadıkları anlaşılıyor. Yine onlar, göktekilerin, onların yıkılmasından üzüntü duyacakları, Allah rızası için bir iyilik de yapmamışlardır. Allah’ın onlara fırsat verdiği süre boyunca, yeryüzünde fesat çıkarmışlar ve sonunda haddi aştıklarında da azab gelmiş ve adeta bir çöp gibi ezilerek bir kenara atılmışlardır.

Bu mübarek sûre, Kureyş müşriklerini, öldükten sonra dirilmeyi ve haşri inkâr ettiklerini, tekrar hayata dönmeyi uzak gördüklerini, bunun için Peygamberi (s.a.v.) yalanladıklarını anlatır. O yalanlayıcıların, Allah ka­tında, daha önce gelmiş geçmiş azgın milletlerden daha değerli olmadıkla­rını, suçlu azgınların yok edileceğine dâir ilâhî kânunun değişmeyeceğini bildirir. 35 ve 36.ayette bu inkarlarını örneklendiren ifadeler de şöyle buyrulumuş; ‘’İlk ölümümüzden başka bir şey yoktur, biz tekrar diriltilecek değiliz. Doğru iseniz, haydi babalarımızı getirin.’’ Yani burada delil olarak gösterdikleri şey şudur; ‘’Biz öldükten sonra dirilen kimseyi görmedik. Dolayısıyla biz bu hayattan sonra başka bir hayatın olacağına inanmıyoruz. Ancak sen böyle iddia ediyorsan, o halde ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım. Yok eğer bunu yapamıyorsan, biz de senin söylediklerine inanmayız.” Ölümden sonra diriliş hadisesinin çürütülmesi konusunda güya bu onların en sağlam delilleridir. Oysa onların bu delili, çok basit ve mantıksızdır. Onlara, öldükten sonra diriltilecek olan insanların bu dünyaya gelecekleri söylenmiş midir, ya da Hz. Peygamber (s.a) veya herhangi bir müslüman, ölüleri kendilerinin dirilteceğini iddia etmiş midir ki, öyle bir delil öne sürüyorlar? Yani aslında tamamen asılsız bir iddianın peşinden azaba düşüyorlar. Bu ne acı.

Surenin bu kısmında cehennemin tarifi öyle bir yapılıyor ki, hakkında uzun uzun yazmaya gerek yok. Eminim ayetleri bir kere daha okursanız yeterince ürkeceksiniz; ‘’Şüphesiz zakkum ağacı çok vebal yüklenenlerin yemeğidir. Pota gibi karınlarında kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi.Tutun da onu yaka paça cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra da başının üstüne kaynar su azabından dökün. ‘’Tat bakalım azabı!’’ Çünkü sen kendince çok güçlü çok üstün idin.’’ Subhanallah. 49. âyette geçen “Sen güçlü ve değerlisin” sözü, dünyada güçlerine güvenen, kendilerini değerli ve önemli bilen, böyle kabul ettiren, bu sayede kendilerine kimsenin dokunamayacağım zanneden kimselerin âhiretteki acizlik ve çaresizliklerini, alaycı bir üslûpla dile getirmektedir.

Kuran sanatı yine istisnaya uğramadan karışımızda duruyor ve bu kadar uyarıcı cehennem tarifinden sonra bir de cennet tarifi veriyor; ‘’ Elbette takva sahipleri emin bir makamdadırlar. Cennetlerde ve pınar başlarında. İnce ve kalın ipekten elbiseler giyerek, karşı karşıya otururlar. Evet böyle, hem de onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir. Orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Orada ilk ölümden başka ölüm tarmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur.’’ Bu ayette iki husus dikkate değerdir. Birincisi, cennetin nimetleri sayıldıktan sonra cehennem azabından kurtuluşun ayrıca zikredilmiş olmasıdır. Oysa cennete girmek, zaten kendi başına cehennem azabından kurtulmak demektir. Ancak burada cehennem azabından kurtuluşun ayrıca zikredilmesinin nedeni, Allah’ın, kullarına kendisine itaat etmekle ne kadar büyük bir felaketten kurtulduklarını ve cennetin nimetlerine kavuştuklarını hatırlatmak istemesidir. İkincisi, Allah’ın, insanları, cehennem azabından kurtulmalarının ve cennetin nimetlerine kavuşmalarının sadece kendi gayretleriyle olmadığı, bilakis kendisinin bir lütfu olduğuna işaret ederek ikaz etmesidir. Bu ikazın yapılmasıyla birlikte, Allah’ın fazl ve lütfu olmaksızın bu saadetin elde edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Yani, cennet insanların salih amellerinin bir sonucudur, ancak salih ameller de Allah’ın yardımıyla insanlara nasip olur. Ayrıca insanoğlu ne kadar salih amel işlerse işlesin mükemmeliyete erişemez ve mutlaka bir eksik tarafı vardır. O kulun eksikliklerine göz yumması ve gayretlerini değerlendirerek mükafatlandırması Allah’ın bir lütfudur. Şayet Allah, inceden inceye kullarını hesaba çekecek olsa, cennete girecek hiçkimse bulunamaz.

Vaktiyle Efendimiz’in sahabelerine anlattığı bir kıssa da bize aynı mesajı vermektedir. 500 yıl yaşadığı bilinen kavimlerden birinde bir adam varmış ve bütün kavim inkar ederken o Allah’a iman eder ve kendince ibadette bulunurmuş. Secdeden kalkmaz, zikrini bırakmaz ve dünyalık herşeyden uzaklaşıp sürekli dua edermiş. Zamanla o kadar mübarek bir zat haline gelmiş ki, denizin orta yerinde bir adada tek başına yaşamaya başlamış. Yaşlılık gelip onu bulunca beslenme sıkıntısının giderilmesi için dua ederken, Rabbi ona kayalıklar arasından fışkıran bir nar ağacı nasip etmiş. O bu ağacın kenarındaki denizden abdest alır, gölgesinden namaz kılar, dallarında beslenir ve böylece yaşayıp gidermiş. Fakat ölüm ona geldikten hemen sonra melekler ona sormuş; ‘’Allah seni ibadetinle mi cennete soksun yoksa kendi merhametiyle mi?’’ Adam 500 yıl boyunca ibadet edişine, kafasını secdeden kaldırmayışına, bir kavim dolusu insan inkar ederken Rabbine sığınışına güvenmiş ve bu yüzden demiş ki ‘’Ben çok ibadet ettim, Rabbim beni kendi çabamla cennete koysun.’’ O bu cümleyi der demez, meleklere ikinci emir gelmiş. ‘’O kuluma verilen nimetleri ve onun kendi amellerini ölçün tartın’’ Ve bu ikisi tartıldığında kulun amelleri yalnızca tek bir gözünün dahi şükrüne yetmediği görülmüş. Bunun üstüne adam cehenneme sürülecekken Rabbine ‘’Ne olur bana merhametinle muamele et’’ diyerek yalvarmış. Bunun üstüne Allah ona ‘’Sana 500 yıl boyunca ibadet etme şansı veren, seni diğerlerinden ayıran ve seni kendi rızkıyla besleyen ve senin canını alan kimdir?’’ diye sormuş. Bunun üstüne adam ‘’Sensin Ey Rabbim’’ cevabı gelince, kulun cennete gitmesine hiçbir engel kalmamış. Efendimiz bu kıssayı anlattıktan sonra eklemiş; “Salih amellerde bulunun ve gücünüzün yettiğince dürüst olmaya çalışın. Fakat şunu da bilin ki, hiçkimse sırf salih amellerinin yardımıyla cennete giremez. Sahabeden biri çıkıp “Ya Rasulallah! Senin için de geçerli mi bu? diye sorunca, O da “Evet” diye cevap verdi. “Ben de sadece kendi amellerimin yardımıyla cennete giremem. Ancak Rabbimin lütfu müstesna. İşte o zaman cennete girebilirim.”

İşte bir surenin daha böyle sonuna geldik, şimdi ben gidip Casiye Suresini okumaya başlayayım, siz de biraz dinlenin ve siz de başlayın. Ertelemek olmaz, üstelik adam 500 yıl ibadet ederek şükrünü yerine getiremediyse hiç hiiç olmaz.

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here