بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bu sûre Mekke’de inmiştir. Kendisinden önce okuduğum diğer altı sure ile hedefi aynıdır. Mushaftaki sıralamada kırkaltıncı, iniş sırasına göre altmışaltıncıdır. Konu olarak, büyük itikat esasları olan Allah’ın birliği, peygamberlik ve öldükten sonra dirilme ve cezalardan bahseder. Yani sûrenin ana konusu, peygamberlik ve peygamber etrafında döner. Bu da, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğruluğunu ve Kur’an’ın hak olduğunu isbat içindir. Sure, yirmiyedinci ayetinde söz konusu edilen Âd kavminin bulunduğu bölge olan Ahkâf’tan adını almıştır. Bu kelime kum tepeleri demektir. Hud Kavminin helakının bir rüzgar ile olduğunu hatırlayanlar çoktan bağlantıyı kurdu bile. Kuramayanlar ile devam edelim ve surenin ilerleyen ayetlerinde inceleyelim bakalım

1-5: Kuran ve Allah’ın diğer hikmetlerinin ispatları
6-12: Kuran’ın uydurma olmadığının delilleri
13-19: İman edenlerin özellikleri ve mükafatları
20-28: İnkar edenlerin durumu
29-34:Cinlerin iman etmesi
35: Efendimize son bir hatırlatma

Bu sûre, başlangıçta Kur’an-ı Kerim’den, sonra da müşriklerin ibadet ettkikleri ve putlar­dan bahseder. Onların, işitmeyen ve hiçbir fayda sağlamayan şeylere ibadet ederek düştükleri sapıklığı ve hatayı açıklar. Daha sonra, müşriklerin Kur’an hakkındaki şüphelerini anlatır ve açık ve kesin delillerle bu şüphelere 4.ayette şöyle cevap verir; “(Ey Muhammed) Kâfirlere de ki, “Söyleyin bana Allah’ı bırakıp ondan başka şu tapındıklarınız yeryüzünde ne yaratmışlardır? Yoksa onların ortaklıkları göklerde mi? Eğer şu inancınızda doğru yolda iseniz o halde size indirilmiş bir kitap veya sizden öncekilerden size intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin.” Böylece Allah’ı bırakıp karşılık vermeyen, duyup işitmeyen, konuşmayan, cansız putlara veya ölüp gitmiş insanlara tapınmanın sapıklığı ve basitliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İman etmiş bir kimsenin onlara karşı bakışı da 5.ayette hayli güzel ifade edilmiş; ‘’ Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine icabet etmeyecek olan şeylere tapmakta olandan daha ahmak kimdir?’’ Hakikaten kimdir? Bir düşünelim, insanın varlığını şu dünyada iki alan inceliyor. Bunların biri felsefe biri iman. İkisi de insana şu üç soruyu sorar; ‘’Nesin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?’’ Felsefe ile imanın ayrıldğı nokta tam olarak burası. İman edenler kendilerini Allah’ın rahmet ve hikmetiyle yaratılmış bir canlı olarak görür, nereden gelip nereye gideceğini de iyi bilirler. Bunu bilen bir insan –haşa- Allah dışında bir şeyin varlığına inanıp bağlanabilir mi? Hadi bu soruya bağlanabilir cevabı verelim ve bu konuya neden girdiğimi daha net açıklayayım. İnsan ne zamanki imanını ve teslimiyeti bir kenara koyarak düşünmeye başlar, ne zamanki daha somut daha realist cevaplar arar o zaman işe biraz felsefe karışır. Felsefe islamı çerçevede düşünülmediğinde hayli sapkın bir alan olsa bile, bu üç soruya vereceği cevap asla kendi gibi olana tapmak olmayacaktır. Yani aslında aklı olup, düşünmeyi seçtiğini iddia eden hiçbir insan kendi gibi aciz birini sırf servet ve şöhretinden ötürü ilah kabul edemez, etmemeli. Çünkü zaten bu aklın alımına ters. Gerçekten akleden bir insan buna ‘’E o da benim gibi, iki eli, iki ayağı, bir aklı, bir kalbi var. Bu benim yaratıcım olmadığı gibi, benim kurtarıcım da olamaz. O kendine bile yetemez.’’ Demelidir. Şimdi şu kısımı açıklarken bile, hakikaten nasıl ahmaklar var yahu diye şaşıp kalıyorum. Yani biz elhamdulillah İslam çerçevesinde doğup büyüyüp yaşadığımız için bu aciz durumu çok iyi anlayamıyoruz, anlayamadığımız için de imanımızın esas kıymetini idrak edemiyoruz. Oysa nasıl güzel bir şeyin muhattabı olduğumuzu bir bilsek, ah bir anlayabilsek.

Surenin ikinci kısmında ilk olarak 8.ayete bakalım istiyorum; Yoksa: “Kendisi onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa, bu durumda siz, Allah’tan bana gelecek olan hiçbir şeye malik olamazsınız.’’ Buradaki bir inceye değinmek istiyorum. Efendimiz inkarcılarla o kadar çok uğraşmak zorunda kalıyor ki, en sonunda söylediği şey ‘’Eğer ben bunu uydurmuş olsaydım Allahtan bana gelecek şeye siz engel olamazdınız.’’ Bu öyle bi güzel ahlak ki, cevap verirken bile öyle harika bir üslup ki, hayran kalmamak mümkün değil. Onu benim uydurmaya gücüm yetmez, ama velev ki uydurdum o zaman Allah beni de muhakkak cezalandırırdı ve siz de buna karışamazdınız. Subhanallah. Okudukça okuyasım geliyor hakikaten. Yine de devam etmem gerek. 9.ayette diyor ki; ‘’Ben peygamberlerin ilki değilim, size de bana da ne olacağını bilmiyorum.’’ Bakın yine bir güzel ahlak. Mütevaziliğin ve edebin en güzel örneği. Koskoca peygamber bu insanlara ‘’Ben size bin kere anlattım işte, namaz kılın kuran okuyun dediklerimi yapın cennete gideceğiz inşallah’’ diyemez mi? Yani biz bunu yapıyoruz da, ne kadar kötü durduğunu bir de siz görün istedim. Şu ağır üsluplu cümlenin sonuna inşallah koymuş olmam sizin için önemli miydi? Ya da hitabımı yumuşattı mı? Mütevazi görünüyor mu? Peki ya örnek ahlaklı? İşte Efendimiz yaşadığı onca sıkıntı ve eziyete rağmen asla hoşgörüsünü kaybetmemiş ve onlara ‘’Ben de sizin gibiyim, birlikte yaşayacağız’’ mesajı vererek hareket etmiş. Ayetin tefsirine baktığımızda da üslüptan çok içeriğe dikkat etmemiz gerekiyor, Yani ayet diyor ki; ‘’Ben gaybı bilen değilim ki geçmiş, hal ve gelecek bana açık olsun ve dünyada her şey benim bilgim içerisinde bulunsun. Değil sizlerin geleceği, ben kendi geleceğimi bile bilmiyorum. Ben ancak vahiy vasıtasıyla bana verilen ilim kadar bilebilirim. Hiç bir zaman bundan daha fazlasını bildiğimi iddia etmedim. Ve hangi Rasul gelmiş ki o şimdi sizin benden istediğiniz gibi herşeyi bildiğini iddia etmiştir? Gayb hakkında bazı haberler soruyorsunuz. Ne zaman bir Rasulün görevi, sizin kaybettiğiniz şeyleri, hamile bir kadının erkek veya kız doğuracağını, falan hastanın öleceğini veya iyi olacağını bildirmek olmuştur. En sonunda da “Onlara de ki: Ben apaçık uyarıcıdan başka bir şey değilim” buyuruluyor. Yani ben Allah’ın yetkilerine sahip değilim ki her gün sizin istediğiniz acaip acaip mucizeleri göstereyim. Benim gönderilmemin gayesi, size doğru yolu göstermek ve onu reddedenleri de kötü akibetlerinden uyarmak içindir.

Bu kısımda değinmek istediğim son ayet 11.ayet; ‘’ Küfretmekte olanlar, iman etmekte olanlar için dedi ki: “Eğer O (Kur’an veya iman) hayırlı bir şey olsaydı, ona bizden önce koşup-yetişemezlerdi.”  Bu, Kureyş’in ileri gelenlerinin, halkı Rasulullah’tan soğutmak için kullandıkları delillerden biridir. Diyorlardı ki, “Eğer Kur’an hak bir söz olsaydı bunu en önce biz kabul ederdik. Nasıl olur ki, bir kaç tecrübesiz genç ve aşağı sınıftan birkaç köle bunu makul olarak görür de, bizim ileri gelenlerimizden akıllı, dünya görmüş ve tecrübelerine, zekalarına herkesin itibar ettiği kişiler görmez. O halde onun sıradan halkı inandırmak gayreti içerisinde oluşu da bu davette muhakkak bir yanlışlık olduğunu ve bu yüzden de kavmin ileri gelenlerinin bunu kabul etmediğini göstermektedir. O halde siz de ondan uzak durun.” Nasıl bir kibir nasıl bir büyüklüktür belli değil. İşte iman ve islam insanı kendi nefsinden koruyor diye boşuna demiyorlar. Ve tüm bunlar düşünüldüğünde müslümana hakikaten en yakışmayan özellik, böbürlenmek ve büyüklenmek. Bunu kulaklara küpe etmek de fayda var.

Surenin bu bölümünde ana-baba hakkına giriş yapacağız. Ve 23 yaşında bir cahil evlat olarak bu konunun altında nasıl çıkmaya çalışacak ve nasıl ezileceğim birlikte göreceğiz.

15.ayet hayli uzun bir ayet olduğu için biz onu parça parça inceleyelim ki hakkını verelim istiyorum. Ayetin başında şöyle buyuruluyor; ‘’Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır.’’ Yani, bir evlat, hem anasına hem de babasına hizmet etmelidir. Ama ananın hakkı daha önemlidir. Çünkü o evladı için daha fazla ızdırap çeker. Aynı şey az çok farklı rivayetlerle Bahuri, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Müsned-i Ahmed ve İmam Buhari’nin Edebül-Müfred’inde rivayet edilen şu hadisten de anlaşılmaktadır: “Birisi Allah Rasulü’ne gelerek “Üzerime en fazla kime hizmet etme hakkı düşer?” diye sordu. Allah Rasulü “Annen” buyurdu. Adam “Sonra kim?” dedi. Allah Rasulü yine “Annen” diye cevapladı. Adam aynı soruyu üçüncü defa sorunca Allah Rasulü bu sefer de “Annen” karşılığını verdi. Dördüncüde “Babana” buyurdu.” Allah Rasulü’nün bu cevabı yukarıdaki ayeti tam manasıyla tercüme etmektedir. Burada annenin hakkına işaret edilmiştir. Çünkü, 1) Anne onu meşakkatle karnında taşımış, 2) Meşakkatle onu dünyaya getirmiş ve, 3) Hamilelik ve emzirme süresi otuz ay almıştır. Buradaki otuz ay ifadesiyle kastedilen 6 ay, bir hamilelik için uygun görülmüş en az süredir. Hz.Osman’ın hilafet döneminde bir kadın 6 aylık iken bir çocuk doğurmuş ve bunu duyanlar kadına zina iftirası atmıştır. Bunun üzerine Hz.Ali ve Hz.Osman bir araya gelerek bu ayeti esas almış ve kadının hamilelik süresinin 6 ay olabileceğini, bunun mümkün olduğunu açıklamışlardır. Bugünkü tıbbi araştırmalar bir çocuğun anne karnına en az yirmisekiz hafta ihtiyacı olduğunu söylemektedir. Bu süreden sonra artık tam bir insan olarak dünyaya gelebilir. Bu süre altı buçuk aydan biraz fazladır. İslam hukukuna göre takriben yarım ay daha takdir edilmektedir. Dönelim 15.ayetin diğer yarısına ‘’  Nihayet olgunluk yaşına erişince dedi ki; Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda da salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım.” Şeyhzâde şöyle der: Bu duayı yapan şahıs, Allah’­tan üç şey istemiştir: Birincisi, Allah’ın, kendisini nimete şükretmeye muvaffak kılması. İkincisi, Allah katında makbul itaat yapmaya muvaffak etmesi. Üçüncüsü. Soyu içersinde salih kişiler yaratması. İşte bu, insan mutluluğunun doruk noktasıdır. İbn Kesir şöyle der: Bu âyette, kırk yaşına eren kimseye, yeniden tevbe edip Allah’a dönmesi ve bu hususta azimli ve kararlı olması irşat edilmekte­dir.

İşte geldik hepimizin ezbere bildiği ayete, 17.ayette şöyle buyrulmuş; ‘’Ana babasına: ‘’Öf size! Siz bana öldükten sonra dirileceğimimi vaadediyorsunuz? Diyen kimsenin ana-babası Allah’a sığınarak; ‘’Yazıklar olsun sana, imana gel’’ dediklerine, o yine diyor ki; ‘’Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’’ İşte aslında ezbere bildiğimiz ayetin gerçeği böyle diyor. Yani anne babalarımız bize ‘’ana babaya öf denmez taş olursun’’ derken, elhamdulillah biz bu ayetin muhattabı olan sapkın ve inkarcı genç olmadığımız için cevap verme hakkına sahip oluyoruz. Şaka yahu şaka. Sahip falan olmuyoruz. Bu ayette öf be ile başlayan kısımı Efendimiz de zikretmiş ve hepimize ana-babaya saygılı olup öf be dememeyi nasihat etmiştir. Bu da kutsi hadistir biline. Elhamdulillah ayetin muhattabı biz olmasak da, hadisin muhattabı biziz arkadaşlar.

Surenin bu kısmında ise inkar edenlerin durumu anlatılırken Hud kavmi örnek veriliyor ve sonra da sureye adını veren Ahkaf durumu açıklanıyor.  Burada Hud ile kavmi arasında geçen diyalog hayli anlaşılır olduğu için direk alıntılıyorum, çünkü muhakkak benim hiçbir cümle şu ifadelere denk olamaz; Hud Ahkaf bölgesindeki kavmine “Allah’tan başkasına kul­luk etmeyin Ben sizin büyük bir günün azabına uğra­manızdan korkuyorum.” demişti. Onlar da “Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler. Hûd da, “Bilgi ancak Allah katındadir. Ben size, gönderildiğim şeyi duyuruyorum. Fakat sizin câhil bir kavim olduğunuzu görüyorum” dedi. Nihayet onu, vadilerine doğru gelen bir bulut şeklinde görünce “Bu bize yağmur yağdıracak bir bu­luttur” dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediği­niz şeydir. İçinde elem verici azap bulunan bir rüzgâr­dır! Bu diyalogtan sonra tam ben bir şeyler söylemek istiyordum ki, aklıma 26.ayet geldi; ‘’Andolsun, biz onlara size vermediğimiz imkanlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat bunlar onlara fayda vermedi’’ Bu kısa cümlede önemli bir gerçek açıklanmaktadır. İnsana, hakikati kavrayabilmek için doğru anlayış yeteneğini ancak Allah’ın ayetleri vermektedir. İşte bu yetenek insanda hasıl olduktan sonra insanın gözü gerçeği görür, kulakları doğru işitir, kalbi ve zihni doğru düşünüp doğru karar verir. Ama eğer o insan Allah’ın ayetlerini inkar ederse, o zaman gözleri olmasına rağmen doğruyu göremez, kulakları olmasına rağmen doğruyu ve nasihatları duyamaz, Allah’ın verdiği kalp ve zihin nimetine sahip olmasına rağmen onlarla yanlış düşünür ve yanlış sonuçlara varır, bu sayede onun bütün bu yetenekleri kendini mahvetmek için kullanılır.

Surenin son konusunda cinlerin Efendimiz’i dinlemesi ve onu hak peygamber bulup kabul etmesinden bahsediliyor. Da ben burayı anlatmadan önce size surenin indiği dönemi kısaca özet geçmek, sonra da cinlerin Efendimiz’i hangi durumda ziyaret edip onu dinlediklerini şöyle bi anlatmak istiyorum. Bu son cümle  ‘’Haydi toplanın masal nine geldi’’ tonunda söylenmiş gibi oldu ama hadi hayırlısı.

Ebu Talib’in ve Hz. Hatice’nin vefatlarından sonra Mekkeli kafirler, Allah Rasulü’ne karşı daha bir cüretlenmişler ve ona eskisinden daha fazla eziyet etmeye başlamışlardı. Hatta Allah Rasulü evinden dışarı bile çok zor çıkabiliyordu. Bu yüden bir süre Mekke’den uzaklaşıp, Beni Sakîfe kabilesini İslam’a davet etmek için yola çıkmaya karar verdi. Belki onların içinden iman edenler olur ve orada kalmasına izin verirler diye düşünerek Taif’e doğru yola koyuldu. Fakat o zaman Allah Rasulü’nün bir binek almaya bile maddi gücü yoktu. Taif’e kadar bütün yolu yaya olarak gitti. Bazı rivayetlere göre giderken yalnız başınaydı. Bazı rivayetler ise yanında Hz. Zeyd bin Harise’nin olduğunu söylemektedir. Orada birkaç gün kaldı. Beni Sakîf’in ileri gelenleri ile tek tek görüştü. Fakat hiçbirisi ona kulak asmadılar. Üstelik acele şehri terk etmesini istediler. Çünkü Allah Rasulü’nün davetinin gençleri ifsad edeceğinden endişeliydiler. Sonunda Taif’i terk etmeye mecbur kaldı. Allah Rasulü şehri terk ederken beni Sakif’in ileri gelenleri bazı serserileri peşinden gönderdiler. Bunlar yolun iki tarafına geçerek Allah Rasulü’ne hem küfür ediyorlar hem de taş atıyorlardı. Allah Rasulü (s.a) yaralandı, ayakları kan içerisinde kaldı. Bu halde Taif’in dışarılarında bir bahçenin duvarının gölgesine yaslanarak Allah’a şöyle nidada bulundu. “Ey Allahım! Senin huzurunda çaresizliğimi ve halkın nazarında kıymetsizliğimi şikayet ediyorum. Benim Rabbim Sensin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana bu kadar sert davranan insanların eline bırakıyorsun, üzerime çullanan bir düşmana bırakıyorsun. Eğer sen benden dargın değilsen, ben bu musibetlere aldırmam. Fakat eğer tarafından bana bir afiyet nasib olursa daha rahatlayacağım. Sana sığınırım. Senin Nurun bu zulmeti aydınlatır. Dünya ve ahiret işlerini düzeltir. Beni, senin gazabının üzerime gelmesinden ya da ikabına müstehak olmamdan koru. Benden hoşnut olacağın şekilde senin rızana uyayım. Senin kuvvetinden başka kuvvet yoktur.” Allah Rasulü duasını bitirdikten sonra üzgün bir vaziyette geriye dönerken Karnel-Menazil’e yaklaştığında havada bir bulut sezdi. Yukarı bakınca da Cebrail’i (a.s) gördü. Cebrail ona “Senin kavmin sana nasıl bir karşılıkta bulunmaktaysa Allah (c.c) onu duymuştur. Dağların idaresinden sorumlu meleği gönderdi. Şimdi ne istiyorsan emret” dedi. Bunun üzerine bu melek Allah Rasulü’ne selam vererek şöyle dedi: “Emret, bu iki dağı bunların kafasına geçireyim” Allah Rasulü ise “Hayır” dedi. “Ben ümid ederim ki, Rabbim onların zürriyetinden, bir Allah’a ibadet eden ve O’na eş koşmayanlar çıkaracaktır.” Allah Rasulü bu olaydan sonra bir kaç gün daha Nahle denilen bir mevkide konaklamaya karar verdi. Çünkü Taif’te olup bitenler büyük ihtimalle Mekke’ye ulaşmıştı ve oradakiler bu durumdan güç alarak Allah Rasulunun üzerine daha çok gidecek, eziyetleri arttıracaklardı. Bu düşünceyle konakladığı bu yerde namaza durdu. Namaz içinde kıraatını okuyorken cinlerden bir taife oradan geçmekteydi. Onun Kur’an okuyuşunu duymuşlar. Birbirlerini susturup Efendimiz’i dinlemiş ve ona iman etmişler. Sonra kendi topluluklarına geri dönerek İslam’ı tebliğ etmeye başlamışlar. Bunun üzerine Allah (c.c) “İnsanlar senin davetinden yüz çevirmelerine rağmen, bu cinler sana iman ettiler ve kendi topluluklarına onu tebliğ etmekteler,” diyerek onu müjdelemişti.

Şu kıssadan sonra ben ne yazsam bomboş olacak. Efendimiz’in o yolları günlerce yürümesini, ayakları kanaya kanaya yola devam etmek zorunda kalmasını, ona karşı bağıran hadsiz sapıkları, nidasındaki burukluğu, yüreğinin incsinmesini, buna rağmen Cebrail’i durdurmasını ve bu sabrının müjdesini Rabbinden almasını nasıl anlatayım? Nasıl gücüm yeter şunları açıklamaya. Asla yetmez, yetmesin de. Herkes kendi nazarıyla baksın bu hikayeye. Herkes kendi yüreğiyle üzülsün, kendi cümleleriyle sevsin Efendimiz’i. Çünkü ben yukarıdaki o buruk nidayı okurken, sadece ‘’Ah yetimim, sana nasıl kıymışlar öyle’’ diyebildim. Haddimi aşmaktan korkmadan. Sevmekten çekinmeden. Saygısızlık olacağını düşünmeden. Çünkü en içimden, taa derinden söyledim. Gözümden akan yaş şahit olsun ki, saygısızlığı zerre düşünmeden sevdim Efendimiz’i. Siz de sevin, öyle çok sevin öyle çok sevin ki, gerekirse makamınız naz olsun. Cümlelerin samimiyetle dolsun ama ahlakınız da aynı o olsun.

Surenin sonuna geldik ama konu nereye geldi. Zaten son ayetler de cinlerin iman etmesini ve birbirlerine islamı anlatmasını anlatıyor. Hayli kolay anlaşılır oldukları için değinme ihtiyacı hissetmedim. Bu yüzden son ayeti yazıp gideceğim, burada Efendimiz’ son bir nasihat var ve şöyle diyor; ‘’Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret.’’  Yani, nasıl senden önceki peygamberler kavimlerinin eziyet, muhalefet ve kötü davranışlarına karşı senelerce yılmadan mücadele vermişlerse, sen de öyle çalışmaya devam et. Bunların hemen iman edeceğini, eğer iman etmezlerse Allah’ın onlara hemen azab indireceğini hiç düşünme.

Şimdi şu surenin sonuna en çok koca bir Elhamdulillah yakışır.
Elhamdulillah.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here