بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bu mübarek sure Medine’de inmiştir. Bir yandan kendisinden önce gelen Muhammed ve Fetih Surelerinin derlemesi niteliğinde olup, bir yanda da bambaşka konulardan bahsederek müminlerin adap kurallarını da bize ulaştırır. Hucurat Suresi mushafta kırkdokuzuncu, iniş sırasına göre yüzaltıncıdır. Yani aslında Muhammed ya da Fetih Suresinden sonra inmemiştir. Yine de Kuran’ın bu şekilde sıralanması da vahiy yoluyla olduğu için sureler arasında konu bütünlüğü sağlanmıştır. Sure adını, dördüncü ayetinden almıştır. Hz. Peygamber’in evi, Arapça’da “hücre’’ çoğulu ise ‘’hucurât” kelimesiyle ifa­de edilmektedir. Diğer tüm sureler gibi bu surede temsili bir ad almıştır, yani sure boyunca Efendimiz’in evinden yahut sadece kendisinden bahsedileceğini düşünmek yanlıştır. Sûrede, müslümanlarm Allah’a ve Resulüne karşı riayet etmeleri gereken edep, kendi aralarında ve başkalarıyla ilişkilerinde takınmaları gereken ahlâkî ta­vır konularında buyruk ve tavsiyelere yer verilmiş, müminler arasında çıkacak ih­tilafların nasıl çözüleceği açıklanmış, insanların kök birliği ve eşitliği etkili bir üs­lûp İçinde ilan edilmiş, üstünlüğün fırsat eşitliği içinde yapılacak yarışla elde edi­leceği vurgulanmış, iman ve islâm kavramlarıyla ilgili önemli açıklamalar yapıl­mıştır. Şimdi isterseniz genel açıklamayı kenara bırakıp konuları kategorize edelim ve sonra ayetlere geçelim.

1-5: Peygamberimize saygı nasıl olmalı?
6-13: Kuran’ın müminlere nasihatleri nelerdir?
14-18: Münafık ve müminler nasıl ayrılır?

Bu mübarek sûre, Allah’ın şeriatı ve peygamberin emri karşısında, Allah’ın, mü’minler için uygun gördüğü yüce ahlâk kurallarını öğrete­rek başlar. “Ey iman edenler! Allah ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir”. Bu ayetteki “Allah ve Rasûlü’nün önüne geçilmemesi” öğüdü, daha önce öğrendiğimiz Ahzâb sûresindeki şu ayetle açıklığa kavuşmaktadır: ”Allah ve Rasûlü’nün hüküm koyduğu konularda hiçbir müslümana muhayyerlik (hür düşünce, kendi kendine karar verme yetkisi) verilmemiştir. Yani Allah’ı ve Peygamberi kabul eden kişi, kişi, bu inancında doğru ve samimi ise Allah’ın ve Rasulü’nün bir buyruğu olup olmadığını, varsa ne olduğunu araştırıp öğrenmeden kendi kendine fikirler ve görüşler ortaya süremez. Bu, imanın ilk ve temel şartıdır. Bu bakımdan ikaz olarak buyrulmaktadır ki, Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasülü’nün önüne geçmeyiniz, yani onların önüne geçerek yürümeyiniz, arkadan yürüyünüz, öne geçen olmayınız, peşisıra giden olunuz. Müfessirler bu ayeti açıklamak için bize bir kıssa iletmişlerdir; eygamber (s.a), Hz. Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona şöyle sormuştur: “Ey Muaz! Neye göre hüküm vereceksin?” Muaz: “Allah’ın Kitabı’na göre” diye cevapladı. Hz. Peygamber (s.a) “Allah’ın Kitabı’nda herhangi bir konuda hüküm bulamazsan neye müracat edeceksin?” diye sordu. Muaz: “Allah’ın Rasulü’nün Sünneti’ne müracaat ederim” dedi. Hz. Peygamber (s.a): “Onda da bulamazsan?” diye sordu. Muaz: “O zaman ben kendim içtihad ederim,” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onun göğsüne elini koyarak: “Peygamber’in temsilcisine Peygamber’in sevdiği yolu benimseten Allah’a hamd olsun,” diye buyurdu.

Surenin ikinci ayetine geldiğimizde şu ifadelerle karşılaşıyoruz; ‘’ Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider.’’ Allah muhafaza diyelim de tefsirini incelemeye öyle geçelim. Bu ayetin iniş sebebi de, Peygamber’le (s.a) ilişkide bulunan ve onunla sohbet edenlere, (ona) hürmet etme konusunda son derece dikkat etmelerinin gerektiğini anlatmak içindir. Hiç kimsenin sesi o yüce Peygamberinkinden daha yüksek ve fazla olmamalıdır. Peygamberimizle konuşurken rastgele birisiyle veya kendi seviyelerindeki biriyle konuşulmadığı unutulmamalıdır. Allah’ın Rasulü ile konuşuyorlar; bu bakımdan rastgele bir insanla konuşma ile Peygamber’le konuşma arasında fark olmalı ve hiç kimse onun seviyesinden daha yüksek bir sesle konuşmamalıdır. Her ne kadar bu edep ve terbiye Hz. Peygamber’in (s.a.) devrinde bulunan insanlara Peygamber’le nasıl konuşacakları öğretilmişse de, daha sonra gelen insanlar da Hz. Peygamber’in (s.a.) mübarek adı anılınca veya onun bir buyruğu anlatıldığında yahut hadisleri okunduğunda aynı edebi göstermelidir. Ama malesef ki, günümüzde ortamlarda Efendimiz’den saygıyla bahsetmek bir yana dursun, adını anamaz olduk. Varsa yoksa dedikodu, varsa yoksa gıybet, varsa yoksa dünya derdi. Oysa eskiden insanlar birbirlerine Efendimiz’den bahsederken salavat getirmeyi unuttu diye kızarlarmış. Nerede o eski günler demek istemezdim ama hakikaten nerede? Bununla birlikte bu ayette imalı olarak: İnsanların, kendilerinden büyük kişilerle konuşurken nasıl hareket etmeleri gerektiği de açıklanmaktadır. Ayetin son kısmındaki amellerin boşa gitmesi meselesine değinmeden geçmek istemiyorum. Bir insanın  makamı ne kadar yüce olursa olsun, Hz. Peyamber’in (s.a) dışında bir kimseye yapılan hürmetsizlik, Allah indinde “küfür” olarak tavsif edilmez. Böyle bir davranış en fazla bir kabalık, bir saygısızlık addedilir. Fakat Hz. Peygamber’e karşı yapılan bir saygısızlık, kişinin ömrü boyunca yaptığı hayırlı amelleri zayi edecek kadar büyük bir günahtır. Çünkü Hz. Peygamber’e (s.a) gösterilecek hürmet, onu Peygamber olarak gönderen Allah’a hürmet etmek, yine ona hürmette kusur etmek Allah’a hürmette kusur etmek demektir. Tekrar aynı soruya dönecek olursak, aynı dönemde yaşamadığımız Peygamber’e nasıl saygısızlık edebiliriz ki? Edemeyiz işte, heh o zaman bu ayet bizim için değil. Heeeeey, heeey, heeey! Dur bakalım orada. Nasıl bizim için değil? Medeni sureler baştan sona biz müminler için. Bu yüzden bu ayetin tefsirini biraz daha kurcalayarak almamız gereken mesajları çıkaracağız. Bu konuda Nouman Ali Khan’dan alıntı yapmak istiyorum çünkü kendisi bu konuya harika bir günümüz örneği veriyor.  ‘’Nasıl olacak da sesimizi Rasulullah aleyhisselam’ın sesi üzerine yükseltmeyeceğiz? Nasıl olacak da hayatımızda olmadan ona saygı göstereceğiz? Uygulanabilir bir örnek vereceğim. Hanım veya erkek bir kardeşle bir şey tartışıyorsunuz. Ve karşı taraf bir hadisten bahsetti. Belki hadis aktaracak nitelikte biri değil ama aktarıyor “Bu hadis Buhari’den, bu hadis Muslim’den, bu Hadis Ibn-i Mâce’den, Ebu Davud’dan ya da bir hadis kitabından” diyor. Belki ikiniz de üniversite öğrencisisiniz. İkiniz de bir hadisin güvenirliliğini tartışacak nitelikte değilsiniz. Muhaddis değilsiniz. Ya da biriniz bu konuda daha iyisiniz. Hiç farketmez. Ama bu hadisi duydun ya da karşındaki kişinin söylediği hadis az bir ihtimalle Rusulullah aleyhisselam’dan. Hatta herşeyi bir kenara bırakalım, bu kardeş hadisi yanlış bir bağlamda kullanıyor. Hadisi saptırıyor. Hadisi daha iyi öğrenene kadar sesini alçalt ve de ki: “Ben bir şey söyleyemem; hadisten bahsediyoruz.” Ona “Sen haklısın.” De. “Hadisi daha derin araştıracağım ama o zamana kadar bir şey söylemeyeceğim.” De. “Ben çekiliyorum, çünkü hadisten bahsediyoruz.” De. Diğer bir deyişle şu şekilde bir tükürük yarışına girmiyorsunuz: “A o hadis mi? Peki bu hadise ne diyeceksin? Bu hadisi biliyor musun? Peki bunu?” Hayır hayır… Bu bir yarış değil. Öylece Bırak… Sadece Rasulullah aleyhisselam’a olan saygından dolayı bırak… Hiçbir şey söyleme. Bırak gitsin… Neden? Çünkü bir hadisi tartışma konusuna çevirmek istemiyorum. Rasulullah aleyhisselam’ı çok seviyorum. Onun sözlerini kullanarak kendi egomu ya da başka birinin egosunu yükseltmek ve tartışmaya girmek istemiyorum. Bunun doğru bişey olduğunu düşünmüyorum. Doğru hissettirmiyor. Bu yüzden sesininizi yükseltmeyin. Rasulullah aleyhisselam’ın sözlerinin sizin çirkin ve kirli tartışmalarınız bir parçası olmasına izin vermeyin. Araştırma yapmak ayrı bir şey; bir âlimi eleştirmek başka bir şey. Çoğumuz alim de değiliz araştırmacı da değiliz. Bu yüzden Rasulullah aleyhisselam’ın bir sözünü işittiğinizde saygıdan dolayı geri çekilin. Daha iyi bir tanesi bulana kadar kendi fikrinizi boşverin. Allah, azze ve celle, bizlere Rasulullah aleyhisselam’ın hadislerine karşı doğru bir anlayış versin. Bu arada bitirmeden bir şey daha eklemek istiyorum. Çok önemli bir not. Bazen sahih bir hadis görüyorsun, türkçe çevirisini okuyup “Bunun mantığı ne?” diyorsun “Niye bunu söylemiş, niye şunu yapmış?” Kendine mütevazıiliği öğret. Rasulullah aleyhisselam’dan bahsediyoruz. Eğer o yapmışsa bir sebebi vardır. Bu arada o bir şey yaptıysa, ondan daha iyi bir amel yoktur. Onun davranış tarzından daha makul bir davranış tarzı yok. Konu Rasulullah aleyhisselam olunca buna inanırız. Siz ve ben şöyle duralım; O, hiçbir eleştiriye tabi değildi. Rasulullah aleyhisselam’ın söz ve davranışlarına karşı sesinizi ve görüşlerinizi küçültün. Allah azze ve cel bizleri O’na (aleyhisselam) gerçek anlamda saygı gösteren,Ecir olarak amellerini zayi olmaktan koruduğu kullarına katsın.’’ Amin. Gelelim 3.ayete, burada Rasullulalah’ın yanında sesini kısıp, ahlak kurallarına riayet edenlerden bahsediliyor, aynı zamanda günümüzde adı geçtiğinde salavat getiren, onu insanların içinde hadisleriyle anlatarak yücelten ve hadisler söz konusu olduğunda durması gereken yeri bilen insanlardan. Bu insanlar için  ‘’hem bir bağışlanma hem de büyük bir mükafat vardır.’’ Ayet bize bunu söylüyor, demek ki Allah bu konuda da kullarına merhamet edecek. Belki çok büyük günahların ve hataların var, ama sen Allah Rasuluna saygısızlık asla etmezsin. Hadis duydugunda susup dinler, öğrendiğini başkalarına söyler, adı geçtiğinde salavatını getirir ve ferahlık bulursun. Ve ahirette bir bakmışsın bu manevi hal senin kurtarıcın olmuş. Evet kardeşim evet, Allah sana bunun müjdesini veriyor. Ben sizin yerinizde olsam sırf bu şartları yerine getirebilmek için ortamlarda hadis meselesi açarım, peygamberi anlatır ve sürekli adını anarım. Böylelikle tüm bu kuralları yerine getirip bağışlananlardan olurum. Pardon bir dakika, bunu pekala ben de yapabilirim! 😀

Geldik sureye adını veren 4.ayete, bakalım neler olmuş bu ayetin arka planında. ‘’Sana odaların arkasından bağıranlar yok mu? Onlar aklı ermeyenlerdir.’’ Hz. Peygamber’in (s.a.) sohbetlerinden terbiye almış zatlar, Hz. Peygamber’in (s.a.) günlük programına göre hareket ederlerdi. Çünkü onlar Hz. Peygamber’in (s.a.) İslam daveti yolunda oldukça yoğun bir hayat sürdürdüğünün ve bu yoğunluğun çok yorucu olması nedeniyle, onun da dinlenmeye ihtiyaç duyacağının, ev halkına da zaman ayırmak zorunda olacağının bilincindeydiler. Bu bakımdan, o kimseler Hz. Peygamber (s.a.) ile görüşmeye geldiklerinde dışarıda beklerler, acil bir mesele olmadıkça onu rahatsız etmezlerdi. Ancak Medeni olmayan Arap toplumunda henüz böyle bir terbiyeden yoksun olan birçok kimse, Hz. Peygamber’le görüşmeye geldiklerinde, davet ve halkı ıslah ile uğraşan Rasul’ün (s.a), dinlenmeye ihtiyacı olup olmadığını düşünmeksizin, sürekli kendileriyle ilgilenmesini ister ve gece gündüz demeden onu rahatsız ederlerdi. Bunlar genellikle Arabistan’ın civarından gelen bedevilerdi. Bu bedeviler, Hz. Peygamber (s.a.) ile görüşmeye geldiklerinde, ona hizmetçisi ile haber göndermeden, zevcelerinin odalarının önünde dikilir ve oradan Hz. Peygamber’e bağırırlardı. Bu tür olaylarla ilgili olarak sahabilerden bir çok hadis rivayet edilir. Gerçekten de Hz. Peygamber (s.a.) bu tür davranışlardan müthiş derecede rahatsız olmasına rağmen, halim tabiatı dolayısıyla bir şey diyemiyordu. Fakat en sonunda Allah Teala müdahale edip, Hz. Peygamber (s.a.) gelene kadar kendisini dışarda beklemelerini emrederek bu kaba hareketleri konusunda o kimselere yol göstermiştir. Bu kimseler ‘’akılsız’’ demesi müminleri incitmek değil, bu durumun vehametine dikkat çekmek içindir. Zaten bir sonraki ayette ‘’Allah bağışlayandır’’ derken bir nevi “Şimdiye kadar ne olmuşsa olmuş, lakin bir daha böyle hareket etmeyin ki, Rahim ve Kerim olan Allah, Hz. Peygamber’i rahatsız ederek işlemiş bulunduğunuz geçmiş günahlarınızı affetsin.” Denmiştir.

Size yazının başında hiçbir ayeti olaysız geçmeyeceğimizi söylemiştim dimi? Evet gelelim 6.ayete; “Ey İman edenler, eğer fasıkın biri size bir haber getirirse, onun İç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Hemen bu vukuatı da inceleyelim bakalım neler olmuş. Peygamber (s.a.v.) Velid bin Ukbe’yi Beni Mustalik kabilesine zekât memuru olarak gönderir. Kabilenin ileri gelenleri Resulüllahı’n elçisine hürmet ve tazimde bulunmak için topluca karşılamak isterler. Velid, onlann toplu halde kendisine doğru geldiğini görünce “Bunlar beni öldürmeye geliyorlar” diyerek kaçar. Çünkü Velid’le onlar arasında cahiliye döneminde bir düşmanlık vardı. Velid, Beni Mustalik kabilesinin niyetini anlamadan o düşmanlığı bahane ederek kaçmıştır. Dönünce Allah Resulü durumu sorar o da “Ey Allah’ın Resulü, onlar beni zekâttan men ettiler ve hepsi silahlanıp beni öldürmek istediler, ben de aralarından kaçtım” der. Bu acı haberi duyan peygamberimiz onlann üzerine bir ordu göndermeyi düşünür. Onlar bu haberi alınca kabilenin ileri gelenlerinden bir heyet derhal durumu bildirmek için peygamberimize gelir ve “Ey Allah’ın Resulü, biz senin memurunu zekâttan men etmedik. Onun geldiğini öğrenince hürmet ve tazim etmek için toplanıp yanına gidiyorduk, bizi görünce hemen kaçtı, biz niçin kaçtığını anlamadık” derler ve gerçeği ortaya koyarlar. Velid’in yanlış beyanda bulunması Allah Resulünü üzer. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bu âyeti inzal ederek şöyle buyurur: “Ey iman edenler, eğer fasıkın biri size bir haber getirirse onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” İslâm toplumunda temel kanun Kur’ân ve Sünnet’tir. Hayat bu temelllerde yükselir. İhtilaflar, Kur’ân, Sünnet, icma, kıyas, ulu’l-emr’in şûrası ve İmamın kararı ile çözümlenir. Bunun dışında Kitap ve Sünnet’in dışına çıkmak, “Allah’a ve Rasûlü’ne gelin” dendiğinde yüz çevirmek münâfıkların, kâfirlerin bâtıla sapanların, tâğuta (azgınlığa çağıran, yoldan çıkaran her şey) başvuranların yoludur. Bu ayeti aynı zamanda daha önce okuduğumuz Nur Suresindeki bir ayet de şöyle açıklıyor;  “Allah elçisinin emrine aykırı davrananlar kendilerine bir belânın çarpmasından yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar”

Birkaç ayeti atlayarak geliyoruz 9.ayete; ‘’ ”Mü’minlerden iki grup savaşacak olursa hemen aralarını bulup düzeltin (barıştırın). Eğer onlardan biri diğerine tecavüz etmeye devam ediyorsa Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de onunla savaşın. Sonunda Allah’ın emrine dönerse artık aralarını bulup adaletle düzeltin ve daima adaletli hareket edin, çünkü Allah adaletli hareket edenleri sever” Bu ayette ilk olarak müfessirler bir Arapça düzeltmesi yapıyorlar. Çünkü ayetin girişinde ‘’savaşacak olursalar’’ olarak çevirilen kelime Arapçada ‘’olur da bir gün savaşacak olursalar’’ şeklinde kullanılıyormuş. Aynı zamanda bu kelime müslümanlar kesinlikle birbirleriyle savaşmasınlar ikazını da içinde bulunduruyormuş. Fakat böyle bir olay vukubulursa eğer, bu konuda nasıl bir tavır alınacağı ortaya konulmaktadır. Bu ayetteki emrin muhatabı, vuruşan iki grubun dışındaki, bu iki grubu barıştırma imkanına sahip tüm müslümanlardır. Diğer bir ifadeyle, Allah katında, müslümanların içlerinde vuruşan iki grubu öylece seyretmeleri hoş görülmez. Yani bu sahnede yanlız saldıran ve mağdur imtihan olmaz. Aynı zamanda seyirciler de imtihan olur. Bir müslümana, kendisine saldırılan tarafa saldırmak veya  mazlum olan tarafı kendi haline bırakmak ya da saldıran tarafı desteklemek yakışmaz. Şayet tarafları barıştırmak mümkün olmuyorsa, o takdirde haklının ve haksızın kim olduğu araştırılmalıdır. Sonra da hak üzerinde olana yardım edilip, zulmeden tarafa engel olunmalıdır. Çünkü bu, Allah’ın bir olması dolayısıyla vaciptir ve bu gaye uğruna savaşmak cihad kategorisine girer. Bu konuyu günümüze çevirirsem hiç haddim olmayan bir meseleye bulaşmış olacağım. Ama ben Suriye diyeyim, gerisini siz tamamlayın.

Geldik hem dönemine hem günümüze ‘’cuk’’ diye oturacak bir ayete; ‘’ Ey iman edenler! Hiçbir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlı olurlar.’’ Bunun neresi cuk diyor olabilirsiniz, hemen ayetin devamını getiriyorum; ‘’Bir takım kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler, belki onlar daha hayırlı olurlar.’’ Buradaki “Alay etmek” şeklindeki ifade ile, sadece sözle yapılan alay değil, bir kimsenin taklidini yapmak, sözleri, davranışları, tipi, giyimi vs. özellikleriyle eğlenmek veya bunlarda bir kusur, ayıp bulup, buna başkalarının dikkatini çekmek şeklindeki tüm davranışlar kastedilmektedir. Burada esasında bir kimsenin ne şekilde olursa olsun, bir başkasını alay konusu yapması yasaklanmaktadır. Çünkü başkalarıyla alay eden bir kimse, muhakkak kendisini, başkalarını zelil ve hakir görebilme konumunda zanneder. Ve kendisinin diğer insanlardan daha büyük olduğunu düşünür. Dolayısıyla, böylece alay konusu olan kimsenin kalbi kırılır ve bu da zamanla toplumun yozlaşmasına neden olabilir. İşte bu yüzden bu davranışlar yasaklanmıştır. Burada ufacık bir ince var, tabi ki bu inceyi de size yakalatacağım. Ayette özellikle kadınlar denmesinin sebebi bunun erkeklere yasak olmaması değil. Bunun sebebi İslam’ın taa en başından beri kadını ayrı erkeği ayrı görmek istemesidir. Bu iki cinsin birbiriyle alay etmesi için dost meclisinde olması gerekir ve İslam bunu tahayyül bile etmek istememiştir. Ayetin sonunda ‘’Her kim tövbe etmezse artık zalimlerin ta kendileridir.’’ Buyuruluyor. Yani Allah iman edenler için tövbe kapısının açık olduğunu tekrar ve tekrar hatırlatıyor. Umulur ki o kapılardan geçenlerden oluruz.

Geldik, 12.ayete. Bu da bir önceki ayet gibi kadınların sıkça yaptığı büyük kusurların başında geliyor. Kadınlar dediysem, erkekleri unuttuğumdan değil. Onlar da yapıyorlardır muhakkak ama bu konuda kadınlar daha çok mimli. Tamam tamam kızmayın ayete geçiyorum; ‘’ Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. ‘’ Yani insanların sırlarını, gizli yönlerini araştırmayın, birbirinizin kusurlarını soruşturmayın, başkalarının hal ve hareketlerini araştırmayın. Bu hareketler ister su-i zandan dolayı yapılsın, yahut kötü niyetle birine zarar vermek için yapılsın veya sadece kendi merakını gidermek için yapılsın, her durumda da şeriatın yasakladığı şeylerdir. Başkalarının üzerine perde çekilmiş hallerini araştırması, o perdenin arkasına uzanarak kimin ne ayıbı var, kimin ne kusuru var, kimin ne biçim gizlenmiş hataları var diye öğrenmeye çalışması bir müslümanın işi değildir. İki kişinin konuşmasına kulak kabartmak, komşuların evlerinin içini merak etmek, çeşitli yollarla başkalarının aile hayatını veya onların şahsi davranışlarını araştırmak büyük bir ahlaksızlıktır ve bundan binbir kötülükler ortaya çıkar. Hadisi Şerifte Peygamberimiz (s.a) şöyle buyurmuştur: “Biri hakkında kötü zan beslemişseniz, hiç olmazsa onu araştırmayın. Kusurların araştırılması ve insanların gizli yönlerinin soruşturulmasının yasak olduğunu belirten bu emir sadece şahıslar için değil, İslam devleti için de geçerlidir. Bu konuyla ilgili olarak hadisçiler harika bir örnek ulaştırmışlar. Bir gece Hz. Ömer, evinde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitir ve meraklanır. Duvarın üzerine çıkar, bir de ne görsün, orada şarap da var kadın da… Hz. Ömer bağırarak “Ey Allah’ın (c.c) düşmanı! Sen Allah’a isyan edeceksin de Allah da senin perdeni yırtıp seni rezil etmeyecek mi zannettin?” Adam şöyle cevap verir: “Müslümanların halifesi acele etmeyiniz. Ben bir günah işlemişsem siz üç günah işlediniz… Allah tecessüsü, gizlilikleri araştırmayı menetti, siz yaptınız. Allah evlere kapılarından girmeyi emretti, siz duvardan atlıyarak girdiniz. Allah kendi evlerinizin dışında, başkalarının evlerine izin almadan girmeyiniz diye emretti siz ise iznim olmadan evime girdiniz” Bu cevabı alan Hz. Ömer hatasını kabul eder ve o adama karşı herhangi bir işlem yapmaz. Ama şüphesiz ondan doğru ve ahlaklı yolu tercih edeceğine söz alır. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a) bir hutbesinde bu kimselerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur. “Ey dili ile iman etmiş de henüz iman kalplerine tam girmemiş olanlar! Müslümanların gizli hallerini araştırmayınız. Çünkü, kim onların gizliliklerini araştırırsa Allah’da onun gizliliğini araştırır. Allah’da kimin gizliliğini araştırırsa evinde dahi onu rezil ve rüsvay eder.” Hadiii bakaaalımmm. Bu hadisten sonra düşün milletin peşine düşebiliyorsanız.  Ayetin devamında da şöyle buyuruluyor; ‘’Birbirinizin gıybetini de etmeyin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Demek tiksindiniz. O halde Allahtan korkun, çünkü Allah tövbeyi kabul edendir.’’ Gıybet, şöyle tarif edilir: “Birinin, herhangi bir kimsenin arkasından, duyduğu zaman hoşuna gitmeyeceği sözler söylemesidir.” Bu tarif bizzat Peygamberimiz tarafından yapılmıştır. İmam Malik’in Hz. Muttalib bin Abdillah’dan naklettiği bir hadisin ifadesi de şöyledir: “Adamın biri Hz.Peygamber’e “gıybet nedir?” diye sordu. Peygamberimiz de (s.a) “İşittiği zaman hoşuna gitmeyecek şekilde kişi hakkında konuşmandır” buyurdu. Adam “Ya Rasulallah! Ya sözüm doğru ise” deyince Peygamberimiz (s.a): “Eğer sözün yanlışsa, o zaten iftiradır” buyurdu.” Bu buyruklardan, birinin arkasından yalan sözlerle suçlanmasının iftira olduğu ve var olan kusurlarının söylenmesininse gıybet olduğu anlaşılmaktadır. Bu hareket ister açık ifadeli sözlerle yapılsın, ister kinaye ve işaretler ile yapılsın her şekli ile haramdır. Bunun gibi bu hareketin kişinin hayatında yapılması, yahut öldükten sonra yapılması, iki şekilde de haramlılığı aynıdır. Ebu Davud’un rivayetine göre, Maiz bin Malik El Eslemi’ye zina suçundan dolayı recm cezası verildiği sırada, Peygamberimiz (s.a) yolda yürürken bir sahabinin kendi arkadaşına şöyle söylediğini işitti: “Şu adama bak! Allah onun suçlarını perdelemişti, fakat nefsi köpek gibi öldürülmeye kadar peşini bırakmadı.” Bir miktar yol aldıktan sonra “Kokuşmuş bu merkebin leşinden yiyin” buyurdu. Onlar da: “Ya Rasulallah! Onu kim yiyecek?” deyince, Peygamber Efendimiz, “Biraz evvel sizin söylediğiniz, kardeşinizin haysiyetini rencide eden sözler, bu merkebin leşini yemekten daha çok çirkindir” buyurdu. Farkındaysanız toplumca suçu kabullenmiş bir adamın arkasından konuşulmasına bile karşı çıkıyor efendimiz. İçinizden bazıları ‘’Yani biz hiç mi konuşmayacak, dertleşmeyecek, sorunlarımızı çözmek için başkalarına danışmayacağız?’’ diyorsunuz dimi? İslamın buna izin vermesi ancak şu yollarla mümkündür: Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu mecburiyet gıybet olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmazsa gıybete nisbetle çok daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan kalkar. Örneğin; Bir gün bir bedevi gelip Peygamberimiz’in (s.a) arkasında namaz kıldı. Namaz bitince de “Ey Allah! Bana da, Muhammed’e de merhamet et, ikimizin dışında hiç kimseyi bu merhamete ortak kılma” diyerek çekip gitti. Peygamberimiz (s.a) ashabına şöyle dedi: “Ne diyorsunuz, bu adam mı daha çok şaşkın yoksa devesi mi? Ne dediğini duymadınız mı?”  Peygamberimiz bu sözü adamın arkasından söyledi ve farkındaysanız ona şaşkın ithamında bulundu. Fakat o çok yanlış bir söz söylemişti, bu yanlış söz karşısında Peygamberimiz’in susması başkalarının böyle sözlerin bir dereceye kadar caiz olabileceği yanlış kanaatine gitmesine sebep olabilirdi. Bu yüzden Hz. Peygamber’in (s.a) o sözü reddetmesi gerekiyordu. Yine daha güncel bir örnek vermek gerekirse;  Fatıma binti Kays adındaki kadına iki kişi evlenme teklifinde bulundu. Biri Hz. Muaviye, diğeri Hz. Ebu El-Cahm idi. Kadın gelerek Peygamberimiz’e (s.a) akıl danıştı. Peygamberimiz (s.a) “Muaviye müflistir, Ebu El-Cahm ise karılarını çok döver,” buyurdu. Bu sözlerle bu kişilerin arkasından konuşmuş oluyordu ama bir kadının hayatını yönlendirecek yanlış kararlar almaması içindi. Bu durumda Peygamberimiz (s.a) o iki sahabeye ait bildiği kusurları söylemeyi gerekli bulmuştur… Birgün Peygamberimiz (s.a) Hz. Aişe annemizin yanında iken biri gelerek görüşme izni istedi. Hz. Peygamber (s.a) “Bu adam kabilesinin çok kötü bir kişisidir”, buyurdu, sonra dışarı çıktı, o adam ile çok yumuşak bir eda ile görüştü. Tekrar içeri girince Hz. Aişe validemiz, “Onun hakkında dışarı çıkmadan önce bazı şeyler söylemenize rağmen, daha sonra çok iyi bir eda ile konuştunuz.” deyince Peygamberimiz (s.a) şöyle cevap verdi: “Kıyamet günü Allah katında en kötü mevki birinin çirkin sözlerinden korkup da onunla münasebeti terkedenlerin mevkii olacaktır.” Bu kadar hadisten sonra ayet üzerine benim bir şey söylemem gerekmiyor diye düşünüp bir sonraki ayete geçiyorum.

13.ayette şöyle buyuruluyor; ‘’Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, birbirinizle tanışırsanız diye kabile kabile millet millet yaptık. Haberiniz olsun ki, en şerefliniz takvaca ileri olanınızdır.’’ ani nesil, renk, dil, vatan ve milliyet taassubu en eski zamanlardan bu güne kadar, her devirde, insanoğluna bütün insanlığı bir tarafa bıraktırarak kendi çevresinde küçük küçük bir takım daireler çizdirmiştir. İnsanoğlu bu daireler içinde yaratılanları kendinden, dışında yaratılanları da kendinden ayrı kabul etmiştir. Bu daire herhangi bir akıl, mantık ve ahlak temeli üzerine değil, yaradılış tesadüflerinin temeli üzerine çizilmiştir. Bazı yerlerde onların iddiaları bir soy, kabile veya nesil içinde doğmaktır. Diğer bir yerde ise coğrafi herhangi bir bölgede yahut kendine has bir renk taşıyan veya kendine has bir dil konuşan millet içinde doğmaktır. Daha sonra bu temellere dayanarak kendinden veya yabancı diye koyduğu ayırım, başkalarına nisbetle kendinden olana daha iyi sevgi ve daha çok yardımlaşmalarını sağlamış, diğerlerine karşı ise nefret, düşmanlık, aşağılama ve hakaret, hatta işkence ve zulüm en kötü biçimlerine ulaşmıştır. Yahudiler bu ırkçılık duygularına dayanarak İsrailoğullarını Allah’ın seçkin kulları kabul etmişler ve kendi dini emirlerinde bile İsrailoğullarından olmayanların haklarını ve seviyelerini, İsrailoğullarından daha aşağı tutmuşlardır. Hinduların kast sistemini bu ayırım döllendirmiştir. Bu yüzden Brahmanların üstünlüğü kurulmuş, yüksek tabakadan olanlar karşısında diğer bütün insanlar aşağı ve pis kabul edilmiştir ve paryalar zillet ve rezaletin çukurlarına atılmışlardır. Siyah ve beyaz ayrımının, Afrika ve Amerika’da siyah cinsten olanlara yaptırdığı zulüm ve işkenceyi tarih sayfalarından aramaya gerek yok. Bugün 20. asırda herkes gözleri ile bunları görebilir. Avrupalıların Amerika kıt’asına giderek Kızılderililere yaptıklarının, Asya ve Afrika’nın zayıf milletleri üzerine hakimiyet kurarak yaptıkları zulümlerin altında hep kendi millet ve ırkının çemberi dışında olanların can, mal ve namusunun kendilerine mübah olduğu düşüncesi yatmaktadır. Ve bu düşünce onlara, başka milletleri yağmalamalarını, köle yapmalarını, hatta gerekirse varlık aleminden silip atmalarını hakları kabul ettirmektedir. Batı milletleri ırkçılığının, bir milleti diğer bir millete karşı nasıl canavarlaştırdığının en kötü örnekleri yakın zaman savaşlarında görülmüştür ve hala da görülmektedir. Bilhassa Nazi Almanyası’nda ırk felsefesi ve German ırkının üstünlüğü düşüncesinin, İkinci Dünya Savaşı’nda sergilediği korkunç tablolar göz önüne alındığında insan rahatlıkla, bunun korkunç ve müthiş bir sapıklık olduğunu anlayacaktır. İşte bunu ıslah için Kur’an-ı Kerim’in bu ayeti nazil olmuştur. Bu kısacık ayette Allah Teala bütün insanlığa hitap ederek son derece önemli üç temel gerçeği açıklamıştır. Birincisi şudur; hepinizin aslı birdir. Sizin her türünüz bir tek erkek ve kadından yaratıldı ve bugün dünyada var olan bütün ırklarınız da aslında bir anne ve babadan başlayan bir temel ve ilk ırkın dallarıdır. İkincisi ise şudur: Asıl ve temel yönü ile siz bir olmanıza rağmen milletlere, soylara ayrılmanız yaratılış icabı idi. Yeryüzünün her tarafında bütün insanların bir tek aile olamayacağı meydandadır. Neslin çoğalması ile beraber sayısız ailelerin, daha sonra da ailelerden soyların ve milletlerin meydana gelmesi kaçınılmazdı. İşte bunun gibi yeryüzünün çeşitli bölgelerinde yerleştikten sonra renk, şekil, dil ve yaşayış tarzlarının mutlaka çeşitli olması da gerekli idi. Sadece bu yolla bir sülale, bir soy, bir kabile ve bir milletin insanları birleşerek ortak bir cemiyet düzeni kurabilir ve hayatta karşılaştıkları her işte birbirine yardımcı olabilirlerdi. Üçüncüsü de şudur: İnsanlar arasında bir üstünlük ve fazilet varsa ve olabilirse o da sadece ahlaki üstünlük ve fazilettir. Bu bakımdan birinin diğerine üstünlük elde etmesi için hiçbir makul sebep yoktur. Birinin diğerlerine üstün olmasını gerektiren asıl şey, o kişinin diğerlerinden daha çok Allah’tan sakınması, kötülüklerden kaçınması ve dürüstlük ve doğruluk yolunda yürüyen kimselerden olmasıdır. Veda Haccı sırasında teşrik günlerinin ortasında yaptığı bir konuşmada da Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir. Hiçbir Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur ve hiçbir Arap olmayanın da hiçbir Araba üstünlüğü yoktur. Siyah renkte olanın hiçbir beyaz renkte olana, beyaz renkte olanın da hiçbir siyah renkte olana üstünlüğü yoktur. Üstünlükler ancak takva iledir. Şüphesiz ki Allah katında en değerliniz Allah’tan en çok sakınanınızdır. Dikkat edin, tebliğ ettim mi?” Hepsi de “Evet tebliğ ettin ya Rasulallah” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz’de (s.a), “Öyle ise burada olanlar olmayanlara bunları ulaştırsın” buyurdu.”

Surenin son kısmına geldiğimizde mümin ve münafıkları ayıracak birkaç ufak tüyo alıyoruz. Son 4 ayeti şöyle bir toplarsak şu meale ulaşmak mümkün; ‘’ İman etmediniz ama yine de itaat ettik deyin, henüz kalplerinize iman girip yerleşmemiştir. Eğer Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz O sizi amellerinizden en küçük bir miktar dahi eksiltmez… İmanlarında sadık olanlar o mü’minlerdir ki Allah’a ve Peygamberine iman ettikten sonra şüphe etmeksizin Allah yolunda can ve mallarıyla savaşırlar. Ey peygamber, iman ettiklerini iddia eden o bedevilere de ki; Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?.. Onlar İslâm’a girişlerini senin başına kakıyorlar… Allah yaptığınız her şeyi görmektedir”  Âyette İslâm’ın zaferinden sonra müslümanlığı dille kabul eden ama hayatlarına geçirmeyenlerden bahsedilmektedir. Savaşmadan müslüman olan bir kısım bedevinin Peygamber’den mal, mülk istemesine karşı, onların bu tutumu, İslâm’ı başa kakmak diye nitelendirilmiştir ki, imanı zayıf olanların bu tavrı her zaman bu tutum süregelmiştir. Her zaman ve devirde bir kısım insanlar İslâm’a girişlerini başa kakar gibi, birtakım bedeller almak düşüncesi gütmektedirler. Fakat bu ayetler bu bedellerin hiçbir kar etmeyeceğine asıl mükafatın Allahtan olabileceğine işaret etmektedir.

İşte bir sureyi daha bitirdik. İnşallah ahlakımıza yansıtmak nasip olur. Çünkü öğrendiğimiz bunca şeyi kulağın arkasına atıp öylece hayata devam edemeyiz. Nasıl yapacağız, nasıl olacak bilmiyorum. Ama bu adımı atamazsak vallahi ve billahi öğrendiğimiz her ayet ahirette bizden şikayetçi olur. Bir yol bulmak zorundayız!

Sadakallahulazim!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here