بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Kaf Suresi, Kur’ân-ı Kerîm’in ellinci sûresidir. Mekke döneminde Mürselât sûresinden sonra yani otuz dördüncü sure olarak nazil olmuştur. Kırk beş âyet olup adını ilk âyetin başındaki “kâf” harfinden almıştır. Anlamı, Kâf harfi ile başlayan sure, demektir. Sûrenin Önem verdiği asıl konu, “öldükten sonra dirilme ve haşr” konusudur. Hattâ bu konu, hemen hemen bu mübarek sûrenin özel konusudur. Kur’an bu ko­nuyu parlak ve kesin delillerle ele alır. Bu mübarek sûre korkutucu, duygu­ları çok etkileyici, kalbi titretici, ruhu sarsıcıdır. İçinde bulunan tergîb ve terhîb (teşvik ve korkutma) unsurlarıyla ruhlarda hayrete düşürecek korku­lar ve şiddetli titremeler meydana getirir. Bu surenin nüzul zamanı, Mekke-i Muazzama’nın ikinci dönemi olan peygamberliğin üçüncü senesinden başlayarak beşinci seneye kadar devam eden zaman içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu özellikleri göz önüne alarak bu surenin, kafirlerin muhalefetinin bayağı şiddet kazandığı, ama henüz eziyet ve işkencenin başlamadığı beşinci senede nazil olduğu kıyaslamalarla tahmin edilmektedir. Şimdi konu dağılımına bakalım ve sonra ayetleri öğrenelim.

1-11: Kafirlere dünyadaki nimetlerin açıklaması
12-20: Kavimlerin inkarları ve ibretlik ifadeler
21-30: Kuran’ın öğüt veren diyalogları
31-38: Dünya üzerindeki tüm inananlara müjdeler
30-45: Son nasihatler ve telkinler

Muteber rivayetlerde, Peygamberimiz’in (s.a) çok kere bayram namazlarında bu sureyi okuduğunu öğrenmekteyiz.  Yine bazı rivayetlerde sabah namazında da Peygamberimiz’in çok kere bu sureyi okuduğu rivayet ediliyor. Bundan Hz. Peygamber’in (s.a.) nazarında çok önemli bir sure olduğu açığa çıkmaktadır. Bu sebeple, çok çok okumak suretiyle, inananların bu surenin konusunu daha iyi anlamalarına dikkat buyurdukları görülmektedir. Bu ihtimam içerisinde sure dikkatli okunursa kolaylıkla anlaşılabilir. Baştan sona bütün surenin konusu ahiret ile ilgilidir. Bu sure içinde çok kısa yoldan, küçük küçük ifadeler içinde, bir taraftan ahiretin mümkün olduğu ve onun meydana geleceğine dair deliller, ispatlar verilmiş, diğer taraftan; “İsterseniz hayret ediniz, yahut akıldan uzak kabul ediniz veya yalanlayınız, her halükarda bunlarla hakikat değişmez” diye bilgi verilmektedir.

Kâf sûresinin muhtevasını iki bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-15) müşriklerin kendilerine gönderilen peygamberi ve ölümden sonra dirilmeyi yalanladıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kudretine işaret eden kozmolojik delillerden örnekler verilir: gökyüzü, yer­yüzü, dağlar, gökten indirilen sular, hurma ağaçları, bahçeler ve bitkilere dikkat çekilir. Böylece insanlar bunların yaratılışındaki hikmeti kavramaya ve düşünmeye teşvik edilerek bu deliller dikkate alındığında insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için kolay olacağı bildirilir. Aynı bölümde ayrıca, daha önceki bazı kavimlerin kendilerine gönderilen peygamberleri yalanladıklarına dikkat çekilir. Bu kavimlerin yalnız isimlerinin zikredilip ayrıntıya girilmemiş olması, o dönemdeki Arapların onlar hakkında malûmat sahibi olduklarını gösterebileceği gibi, buradaki amacın söz konusu toplulukların tarihlerini anlatmak değil davranışlarının onları sürüklediği akıbeti haber vermek suretiyle muhatapların ibret almalarını sağlamak olduğu da söylenebilir. Öte yandan burada, karşılaştığı yalanlamanın kendisinden önceki peygamberlerin de başına geldiğini hatırlatmak suretiyle Resûl-i Ekrem (asv)’i teselli amacı da güdülmektedir. Şimdi bu bölümdeki birkaç ayetin tefsirini inceleyelim.

Surenin girişi “Kâf, Şerefli Kur’an’a andolsun. Kâfirler, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar da, “Bu, şaşılacak bir şeydir” dediler.’’ Ayetiyle başlar. Bu ayet kafirlerin şaşkınlıklarını alaya alarak, akıllarının nasıl noksan çalıştığına işaret etmektedir. Daha sonra da 5.ayette, onların akıllarının kıtlığının bir bahane olmayacağına, çünkü onlara peygamber geldiğine değinmek için şöyle bir ifade var; ‘’  Hayır, hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar, derin bir sarsıntı içinde bulunuyorlar.’’ Bu ayette şu anlatılmaktadır: Bu adamlar, sadece hayret etmekle ve akıldan uzak bulunmakla yetinmediler. Hatta Hz. Muhammed’in (s.a.) hak yola daveti başlar başlamaz hiç düşünmeden ona kesin yalan dediler. Bu da, sonuç olarak onların, bu davet ve bu daveti yapan peygamber konusunda herhangi bir tutumda karar kılamayacaklarını doğuracaktı, öyle de oldu. Acelecilik yapıp da peygamberi ilk adımda yalanlamasalardı ve düşünüp taşınmadan, ön yargı ortaya koymadan önce dikkatle düşünerek bu daveti kim yapıyor, ne diyor ve ne gibi deliller ortaya koyuyor diye araştırsalardı, bu çıkmaza asla düşmezlerdi. İlk 5 ayette, Mekke kafirlerinin tutumlarının akıl dışı olduğu açıklandıktan sonra, Hz. Muhammed’in (s.a) ahiret hakkında verdiği bilgilerin doğruluğuna ait deliller ve isbatlar ortaya serilmektedir. Bu kozmolojik olayları es geçecektim, fakat 7.ayetteki bir ifade gözüme takıldı; ‘’ Yer nasıl da yaymışız, ona ağır dağlar oturtmuşuz ve orada her çeşitten bitkiler bitirmişiz, ki onların seyrine doyulmaz.’’  Şu ayeti sırf şu ‘seyrine doyulmaz’ ifadesinden dolayı o kadar çok sevdim ki, aslında 8.ayeti yazmam gerekirken bunu da buraya sıkıştırayım dedim. Şimdi tüm bu seyrine doyulmaz şeylerin bir yaratıcısı var, elhamdulillah biz ona iman ediyoruz, ve bu yaratıcı bizden zikir istiyor, şükür istiyor, dua istiyor. Fakat kuru kuru istemiyor ve önümüze bir sürü nimet koyuyor ki şükredelim, bir sürü güzellik veriyor ki zikredelim, bir sürü imtihan veriyor ki dua edelim. Bunu da 8.ayette şöyle açıklıyor; ‘’Bunlar Allah’a yönelen her kul için hikmetle bakan bir iç göz ve bir zikirdir.’’  Yani tüm kozmolojik olaylar ve tüm bu seyrine doyulmayan güzelliklerin yaratılış sebebi insanlara, Allah’ın gücünün sonsuzluğunu göstermek ve onlara zikri hatırlatmak içindir. Şimdi siz de bu ayeti öğrendiniz. Demek ki bundan sonra bir dağ gördüğünüzde, bir denizden geçtiğinizde, bir bahçeden yediğinizde, bir yolda yürüdüğünüz de ‘’Allah’ım ne de güzel yaratmışsın’’ diyerek zikredecek sonra da ‘’Verdiğin tüm nimetlere şükürler olsun’’ diyerek şükredeceksiniz.

Gelelim tüm kavimlerin anıldığı 12, 13 ve 14.ayetlere. ‘’Onlardan önce Nuh kavmi, Tess halkı ve Semud da yalanladı. Ad, Firavun ve Lut kardeşleri de. Eyke halkı ve Tubba kavmi de. Bunların hepsi peygamberi yalanladı ve azabım onlara hak oldu.’’ Bu ayetlerde benim ilk dikkatimi çeken şey, herkes kavim olarak fakat Firavun yalnızca ismiyle anılmış. Çünkü o milletine öyle musallat olmuştu ki; onun karşısında milletinin hiçbir şahsî görüş ve kanaati, hür düşüncesi ve inancı kalmamıştı. Onun gittiği yanlış yolda millet de peşine düşmüş gidiyordu. Bundan dolayı tüm kavminin sapkınlığının sorumlusu sadece o kişi kabul edilmiştir. Ayrıca bu milletlerden herbiri sadece kendilerine gelen peygamberin peygamberliğini reddetmedi, aksine onlar insanlara doğru yol göstermek için Allah tarafından bir insanın gönderilebileceğini kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmıyorlardı. Bu bakımdan onlar peygamberliğin kendisini inkar ediyorlar, dolayısıyla, milletlerden hiçbirinin suçu da sadece bir peygamberi yalanlamaktan ibaret değildir.

Geldik sûrenin ikinci bölümüne (âyet 16-45), burada inkarcıların ölümden sonra dirilme konusundaki şüphelerine karşı insanın yaratılışına dikkat çekilerek, insanı yaratan gücün onun en gizli duygu ve düşüncelerini dahi bildiği ifade edilir. Bu kısımda, muhatapların bilhassa âhiret hayatı konusuna dikkatlerini yoğunlaştırarak içlerinde ürperti uyandırmayı, böylece kendilerini dehşetli sondan korumayı hedefleyen bir üslûp hâkimdir. Ayrıca takva sahiplerine âhirette verilecek nimetlerden de bahsedilir.  Bu bölümde yer alan 16.ayette ” Andolsu, insanı biz yarattık ve nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz. Ve biz insana şah damarından daha yakınız” ifadesi insanın bütün eylem ve düşünceleri konusunda derin bir sorumluluk bilinci taşıması gerektiğini vurgulaması açısından çok anlamlıdır. Yani, bu ayette anlatılmak istenen; ‘’Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona yakın oluşundan daha yakındır. Onun konuşmasını işitmek için bir mesafe katedip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Bunun gibi onu ele geçirmemiz gerekirse bir mesafeden gelip yakalamamız gerekmez. Nerede olursa olsun her zaman o kabzamızdadır, istediğimiz zaman onu ele geçiririz.’’  Şah damarı, boyundan kalbe bağlı olan en büyük damardır. İbn Kesîr de şöyle der: “Bundan maksat meleklerimiz insana şah damarından daha yakındır” demektir. Bir sonraki ayetlerde de insanın sağ ve sol omzundaki meleklerden bahsedilmesi de bu ifadeyle kastedilen şeyin melekler olduğu düşüncesini destekliyor. Yani Allah her ne kadar bize uzak geliyor bile olsa melekleri aracılığıyla bize çok yakındır. Fakat zaten, Allah’ın bize yakın olması için aracıya ihtiyacı yoktur. Burada melekleri aracı göstermesinin anlamı; İnsan Allah’ın adaletinde hesaba çekildiği zaman, bizzat Allah Teala kimin ne yaptığını bilmesine rağmen ona şahitlik yapmak için amellerini zaptedip gözü önüne serecek olan iki tane de şahit olacak.

Daha sonra surenin 21 ile 30.ayetleri arasında bir diyalog karşımıza çıkıyor. Bu diyalogu meallerden anlamak çok daha kolay olacağı için direk alıntılıyorum; ‘’ Herkes, yanında bir şahitle beraber gelir.  Yanındaki akadaşı için “İşte hep beraber olduğum şahıs burada” der. İki meleğe şu emir verilir; Haydi atın şu ikisini şiddetli azabın içine. Bu sırada şeytan der ki; ‘’Rabbim onu ben azdırmadım, kendisi sapıklık içindeydi. Allah buyurur ki; ‘’Huzurumda çekişmeyin. Benim katımda söz değiştirilmez, kullara zulmedilmez.’’ Bu aslında bizim daha önce defalarca okuduğumuz bir sahne. Şeytan dünyada azdırır azdırır daha sonra ahirette bu senin kulunun azgınlığıydı de. Hatta bu konuyla alakalı çok hoş bir nükte dinlemiştim, onu da buraya ekleyeyim. Bir gün şeytanın yolu köye düşmüş, acaba ne yapsam diye düşünürken gözüne bir buzağı takılmış. Buzağı bağlandığı yerde, sütü sağılan annesini izliyormuş. Öyle iştahla bakıyormuş ki, şeytan demiş ki ben şunun ipini bir çözeyim. İpi çözülen buzağı annesinin sütüne bakmaya daha fazla dayanamamış ve koşarak annesinin yanına gitmiş. Koşarken sütü devirince de, sütü sağan kadın buzağıyı dövmeye başlamış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.Silah sesini duyan koca , karısını yerde cansız yatar babasınıda elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam , bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan ise ‘’Şimdi bununda mı suçlusu benim!’’ demiş. Bu nükteden şu hisseyi çıkarın falan filan diye devam etmeyeceğim. Sadece kötülüğün kaynağının zaten insan olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Şeytan küçük büyük hileleriyle insanları harekete geçirmeye çalışır ve akli selim insanlar bu oyunlara gelmezler. Fakat gafillik öyle bir şey ki, insanı hem bu tuzağa düşürür, hem de ‘’tüm suç beni kandıran şeytanın’’ dedirtir. Böyle bir bahane şekli olmadığını hatırlatmak isterim, müslüman uyanık olacak, şeytanın tuzaklarına düşmeyecek, nefsinin oyununa gelmeyecek.

Sûrenin sonlarına doğru Hz. Peygamber (asv)’in kendisine inanmayanların sözlerine karşı sabırlı olması öğütlenerek günün değişik vakitlerinde Allah’ı saygı ve övgüyle anması istenir. Bununla ilgili olarak 39 ve 40.ayette; ‘’ Rabbini güneş doğmadan önce ve batmadan önce hamd ile tesbih et! Gece de ona tesbih et, hem de secdeleri yaptıktan sonra.’’ Buyurulmuş. Allah’a hamd ve O’nu tesbih etmekten maksat burada namazdır. Nerede olursa olsun Kur’an-ı Kerim’de hamd ve tesbih için özel zamanlar ayrılmışsa orada namaz kasdedilmiştir. “Güneşin doğuşundan önce”den sabah namazı “Güneşi batışından önce”den iki namaz, öğle ve ikindi namazları, “Geceleyin”den akşam ve yatsı namazları, üçüncü olarak da teheccüd namazı gece tesbihi içine girmektedir. “Secdeleri yaptıktan sonra” yapılması buyurulan tesbihe gelince, bundan maksat namazdan sonra yapılan zikir de olabilir. Farzdan sonra eda edilen nafileler de olabilir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan, Ebu Hureyre, İbn Abbas gibi isimler  bu ayette namazdan sonra kılınan iki rekat namaz murad edilmektedir demektedirler. Amr İbn As’ın oğlu Hz. Abdullah ve bir rivayete göre de İbni Abbas, bundan maksat namazdan sonra zikirdir görüşündedirler. Gerçekten anlatılmak istenen ifadeye tam olarak mazhar olamayacak olsak da, her iki görüş de kabul edilirdir. Her namazın arkasına 2 rekat namaz kılmıyoruz belki ama bazı vakitlerde nafile kılarak bu durumu tamamlıyoruz. Ve her namazından arkasından 33 tesbihlerimizi çekerek İbni Abbas’ın oğlunun rivayetine de uymuş oluyoruz. Bu konuyla ilgili de bir kıssa aktaralım da öyle bitirelim. Ebu Hüreyre’nin Buhari ve Müslim’deki rivayetine göre: Birgün fakir muhacir sahabilerden birkaçı peygamberimizin huzurunda otururken dedilerki: Ey Allahın Rasulü, zenginler büyük dereceler ele geçirdiler. Peygamberimiz: “Ne oldu?” buyurdu. Dediler ki: “Bizim kıldığımız gibi o zenginler de namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyor, fakat onlar sadaka veriyor biz veremiyoruz, onlar köle azad ediyorlar biz azad edemiyoruz.” Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ben size öyle birşey söyleyeyim mi? Eğer siz onu yaparsanız sizin yaptığınız onların da yapmasının dışında diğer insanlarla yarışırsınız. Bu da sizin her namazdan sonra otuz üçer kere Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber demeğe devam etmenizdir.” Birkaç gün sonra bu insanlar tekrar Peygamberimiz’e gelerek; “Zengin kardeşlerimiz de bu sözü duymuşlar onlar da bu işi yapmaya başlamışlar.” deyince Peygamberimiz (s.a) “Bu Allah’ın dilediğine verdiği bir keremidir.” buyurdu.

Surenin son ayetinde ‘’Biz onların ne dediklerini biliyoruz. Sen onlara karşı bir zorba değilsin. Şimdi sen, benim tehtidlerimden korkanlara bu kuran ile öğüt ver’’ buyurulmuş. Yani Allah  müşriklerin neler söylediklerini çok iyi bildiğini, bu yüzden peygamberin inanmayan insanları zorlamak gibi bir görevi olmadığını, onun asl görevinin Allah korkusu olan  iyi niyetli insanlara ulaşması gerektiğini bu ayetle belirtmiş.  Ve son olarak Kur’an’ın Allah nezdindeki değerine dikkat çekerek başlayan sûre, yine Kur’an’ın dini tebliğdeki önemine ve yerine işaret ederek son bulmuştur.

Sadakallahulazim.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here