بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Bu mübarek sûre, iman esaslarını yükselten Mekkî sûrelerdendir. Mushaftaki sıralamada elli birinci, iniş sırasına göre altmış yedinci sıradadır. İlk âyetinde geçen ve “savuranlar, tozu dumana katanlar” gibi mânalara ge­len zâriyât kelimesi sûreye ad olmuştur; bazı meşhur tefsir ve hadis kaynakların­da Ve’Z’zâriyât sûresi diye de anılır. Konular ve ifade tarzından açıkça anlaşılmaktadır ki bu sure, Hz. Peygamber’in (s.a) İslam’a daveti karşısında yalanlama, alaya alma ithamlarının büyük boyutlara ulaştığı, zulüm ve işkence değirmeninin henüz dönmeye başladığı bir dönemde nazil olmuştur. Bu bakımdan bu surenin de Kaf Suresi’nin nazil olduğu dönemde indiği anlaşılmaktadır. Büyük bölümü Ahiret konusundadır. Sonunda Tevhid inancına çağrı yapılmaktadır. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.) sözlerine inanmamanın ve kendi cahilce (ahmakça) düşüncelerinde ısrar etmenin bu tutumu benimseyen kavimlerin nasıl mahvolduğu insanlara hatırlatılmaktadır. Daha fazla ayrıntıya girmeden konuları kategorize edelim;

1-9: Allah’ın görevlendirdiği varlıklar
10-37: Takva sahiplerinin özellikleri
38-47: Kuranı ve ahireti yalanlayan kafirler
48-55: Takva sahibi müminlere nasihatler
56-60: Allahın gücünü gösteren deliller

Zâriyât sûresinde, insanların duygu ve düşüncelerine çeşitli sırlarla hitâb edilmektedir. Ondan sonra “Tevhid” inancı ve ahiret duygusu aşılanmaktadır. Zaten sûrenin ilk büyük bölümü ahiret hakkındadır. Ondan sonra “Tevhid” inancına da’vet konusu gelmektedir. Yüce Allah ahiret inancım izâha geçmeden önce, sûreye şöyle bir girişle başlamıştır: “Savurup kaldıranlara (esip bulutları, tozları kaldıran rüzgârlara, yanardağlardan lavlar püskürten tabiat kuvvetlerine, yaratıkları savuran meleklere), (yağmur) yükleriyle yüklü bulutlara, kolayca akıp giden (gemilere, rüzgârlara, yörüngelerinde dönüp seyreden gezeğen)lere, işleri taksim edenlere (rızıkları, yağmurları dağıtan güçlere) andolsun ki, size va’dedilen, mutlaka doğrudur. Cezâ, muhakkak olacaktır” (1-5). Bu âyetlerin ilk dördü yemindir. Beşinci ve altıncı âyetler ise, bu yeminin cevabıdır. Beşinci âyetteki, “size vadedilen, mutlaka doğrudur” ifâdesi, mutlaka kıyâmet günü gerçekleşecektir, demektir. Bazı âlimlere göre de bu, size va’dedilen azap veya mükâfat haktır, manasındadır. Aynı zamanda bu âyetlerde, tabiat kuvvetlerinin Allah tarafından yönetilen büyük güçler olduğu anlatılmaktadır. Onlarla yemin edilerek bu husus dile getirilmiştir. Yüce Allah yemin ile insanların dikkatini bu yöne çekmektedir.

Surenin 15.ayetinde takva sahiplerinden bahsetmeye başlarken onlara birkaç öğütte bulunur. Bu ayetleri şöyle sıralayıp bütünlüğü sağlayalım; ‘’ Şüphesiz takva sahipleri cennet pınarları başındadır. Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde bulunurlar. Onlar iyilik yapmayı adet edinmişlerdir. Geceleri pek az uyurlar. Ve seher vakitlerinde bağışlanma dilerler. Ve mallarında isteyen ve istemeyenler için hak vardır.’’  Geceleri pek az uyurlar ayetini biraz ele alalım istiyorum. Müfessirlerden bazıları, bu ayetin mânâsını şöyle anlamışlardır: “Bütün geceyi uyuyarak geçiren ve onun hiç değilse bir bölümünü az ya da çok, gecenin başlangıcında veya ortasında ya da sonunda uyanarak Allah’a ibadet etmeyen az sayıda idi.” Bu şekilde tefsir küçük çapta kelime farklılıkları ile birlikte İbn Abbas, Enes bin Malik, Muhammed el Bâkır, Mutarrif bin Abdullah, Ebul-Aliye, Mücahid, Katade, Rebi bin Enes ve diğerlerinden nakledilmiştir. Diğer bazıları bunun mânâsını şöyle açıklamışlardır: “Onlar, gecelerinin büyük bir bölümünü Allah Teala’ya ibadet ile geçirirler, az uyurlardı.” Bu ifade Hasan Basri, Ahnef bin Kays ve İbn Şihab Zuhrî’ye aittir. Daha sonraki müfessirler ve mütercimler bu ifadeyi tercih etmişlerdir. Çünkü ayetin kelimeleri, o yer ve durum açısından, bu tefsir şeklinin daha uygun düştüğü görülmektedir.  “Onlar bağışlanmayı isterler” buyruğunda -bu tutum ve hareket tarzının onların hoşuna gittiğine- bir işaret vardır. Rablerine kulluk yapma yolunda canlarını feda ederler, yine de bundan dolayı şişinip, iyilikleri üzerine övünme yerine, ağlayıp sızlayarak hatalarının bağışlanmasını isteyecek kadar onlar kulluk şanına layıktılar. Elbette bu tutum, günah işleyen ve onlarla öğünen utanmazların tutumu olamazdı. Allah bu ayetle kulların ister günahkar olsun ister tertemiz olsun her daim bağışlanma istemesinin güzel bir davranış olduğunu farketmesini istiyor olabilir. Ha keza, bir gece Aişe validemiz uyandığında Efendimiz’i yine ibadet ederken görünce dayanamayıp; ‘’Ya Allahın Rasulu napıyorsun?’’ diye sormuş. ‘’Rabbimden bağışlanma diliyorum Aişe’’ cevabını alınca da ‘’Sen koskoca Peygambersin senin ne günahın olabilir ki?’’ diye tekrar sormuş. Bunun üstüne Efendimiz; benim de Rabbime sığınmam ve ona şükür etmem gerekir demiş. Ayetin tefsirine de bakılırsa, Allah bu davranışı kulun böbürlenmemesine ve temizliğiyle övünüp şımarmasına bağlıyor.  Gelelim ayetin son kısmındaki ‘’mallarında isteyen ve istemeyenler için hak vardır’’ ifadesine. Burada fakirlikten dilenen ve dilenmeye ar edip ihtiyaç sahibi olan iki grup yoksuldan bahsediliyor. Fakat ayet hitaben mal sahibine sesleniyor. Diyor ki; Salih müminler az olsun, çok olsun, Allah Teala’nın kendilerine verdiği herşeyde sadece kendi ve çoluk çocuğunun hakkı olduğunu onlar kabul etmezler, aksine “Bizim şu mallarımızda, yardımımıza muhtaç olan her Allah’ın kulunun hakkı vardır” derler. İşte şu üç sıfattır ki bunlardan dolayı Allah Teala onlara müttaki ve ihsan yapan kimseler diye hükmetmiş ve bu sıfatlar onları cennete layık kılmıştır diye buyurmuştur. İşte o üç sıfattan biri şudur: Ahirete iman ederek onlar Allah’ın ve Rasulü’nün, “Ahiret hayatını mahvedicidir” diye bildirdikleri hareketlerden kaçınmışlardır. İkincisi ise, onlar Allah’a kulluk hakkını canlarını feda ederek yerine getirmişler. Bununla öğünme ve güvenme yerine, bağışlanmayı istemişler, Allah’a istiğfar etmişlerdir. Üçüncüsü de: Onlar Allah’ın kullarına hizmet ederken onlara iyilik ve lütufta bulunduklarını değil, kendi vazifelerini yaptıklarını, onların haklarını verdiklerine inanarak hareket etmişlerdir. Burada şunu bir daha bilmek gerekir ki; iman erbabının malları içinde fakir ve yoksulların hakları olduğunu belirten buyruktan; şer’an kendilerine farz olan zekat kastedilmemektedir. Bilakis bu zekat verildikten sonra gücü yeten bir mü’minin, şeriatın mecbur kılmasının dışında, kendi malı içinde duyduğu ve gönlünden vermeği arzu ettiği bir haktır.

Surenin üçüncü konusu genel olarak kafirlerden bahseder. Bunlar daha önce öğrendiğimiz Mekke kafirleri olan gruptur. Bu kategoriye girenler ise surenin girişinde defalarca anlattığımızı vurguladığımız meşhur kavimlerdir. Şimdi onlara giriş yapan ayetleri inceleyecek sonra da kavimleri sırayla kısa kısa anacağız.

İlk olarak 24.ayette ‘’İbrahime ikram edilen misafirlerin haberi sana geldi mi?’’ diye giriş yapılan konuyu hatırlayalım. İbrahim’in as ve hanımı iyice yaşlandıkları halde, Rabbim onların duasına icabet etti ve onlara çocuk nasip etti. Ve bu müjdeyi ona meleklerle gönderdi. Fakat bu melekler aynı zamanda, Lut kavmini helak için de gönderilmişlerdi. Onlar önce İbrahim’in müjdesini, sonra da Lut kavminin helakını gerçekleştirdiler. Bu da ayetlerle bize net olarak ulaşan bilgilerin ilki. Daha Musa ve Firavun’dan bahsedilmeye başlanıyor  ve hepimizin artık bildiği iftirayı tekrarlıyor; ‘’ Firavun tersine gitti ve bu bir sihirbazdır dedi’’ Daha önce bu konuyu birkaç Mekki surede anlatmıştık. Musa as bu iftiralardan temize çıkmak için tüm sihirbazlarla meydanda karşı karşıya geliyor ve Firavun onun sihirbaz olmadığını gördüğü halde inkara devam ediyordu. Bu yüzden 40.ayet ‘’ kendisini ve ordularını denize fırlatıverdik’’ diyerek onun acı sonundan bahseder. Sonra da ad kavmini rüzgar, Semud kavmini yıldırım ve Nuh kavmini de darmadağın ederek helak ettiğini açıklıyor.

Surenin son konusuna geldiğimizde peygamberlerin tebliğlerine kulak vermeden, cehâlete dayanan kendi yanlış ve batıl düşüncelerine göre hareket edenlerin nasıl mahvoldukları hatırlatılmıştır. Sırayla birkaç ayet bu konuyu ele alırken ben en can alıcısını paylaşayım; ‘’ O halde hemen allaha koşun ‘’ Burada Allah’a koşun derken, nasıl neye koşalım sorusunu soruyorsunuzdur herhalde. Bu soruya da sabuni tefsirinden bir cevap verelim;  Allah’a koşun derken, Allah’a sığının denmek istemiştir. Yani O’na itaate O’na ibadete koşun. Bu ayetle ilgili Ebû Hayyan şöyle der: “Allah’a kaçın” emri, imana ve itaata girmeye emir­dir. Yüce Allah, insanların önünde bir azap ve cezanın olduğuna dikkat çekmek için firar (kaçma) lafzı ile anlattı. Bu, aynı zamanda, kendisinden kaçınılması gereken bir şeyden kaçmayı da emreder. Bu lafız, hem sakındırma hem teşvik ifade eder. Hz. Peygamber’in (a.s) şu sözü bunun benzeridir: Senden kaçış ve kurtuluş yoktur. Kaçış ve kurtuluş ancak sana­dır.

Sûre; Allah’ın her türlü açıklamalarına, peygamberin her türlü ikaz ve uyarılarına rağmen imana gelmeyen, “Tevhid”e sarılmayan ve küfürde ısrar edenlerin acı akıbetlerini ortaya koşarak son bulmaktadır: Muhakkak ki, bu zulmedenlerin de (geçmiş) arkadaşlarının payı gibi bir azâb payı vardır (ötekilerin başına gelen azâb gibi bir azâb, bunların da başına gelecektir), acele etmesinler. Va’dedildikleri günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline!” Buradaki “zulmedenler” ile doğruyu ve hakikati çiğneyen ve fıtratı bozanlar kastedilmektedir. “Zulmedenler” ise, siyak ve sibaktan da anlaşıldığı gibi, Allah’tan başkasına kulluk edenler, ahireti inkar edip dünyada sorumsuzca yaşayarak hiç hesaba çekilmeyeceğini sananlar ve kendilerine hakikatlerden haber vermeye çalışan peygamberleri yalanlayanlardır. Yine sûrenin başındaki ilâhî vaadin ve yargılama gününün gerçek olduğuna değinildiği gibi son âyetinde yine inkarcıların “başlarına geleceği gün”e dikkat çekilmesi sûrenin başı ile sonu arasındaki uyum açısından manidardır. Eminim bu surede bizim anlayabildiğimiz kadar anlayamadığımız incelikle ve göremediğimiz manidarlıklar vardır. Rabbim okudukça idrakımızı, anladıkça ahlakımızı genişletsin inşallah.

Sadakallahulazim

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here