بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Maide suresi Medine’de inen en uzun surelerden biri olarak bilinir ve uzunluğunun yanı sıra muhtevası çok derin olan sureler arasında da adı geçer. İman ve inanç ayetlerinin üstünde durması bakımından Bakara Suresine, Peygamber kıssalarından bahsetmesi ve çokça hüküm bildirmesi bakımından da Nisa Suresine benzer. İçerisinde tam 18 farziyetten bahsediliyor. Tüm bu farzların hiçbirinin hükmü kalkmış yahut değişmiş değildir, çünkü Maide suresi Kuran’ın son inen surelerinden biridir. 112. sure olarak indirilmiş bu ayetler Efendimiz Hudeybiye’den dönerken inmeye başlamıştır. 112.ayetinde okunduğu gibi yazılan Maide kelimesi Sofra demektir. Hz. İsa zamanında, gökten indirilmesi istenen bir sofradan bahsedildiği için sûreye bu isim verilmiştir. Az önce bahsettiğim 18 farzı genel olarak şöyle sıralayabiliriz, hac, abdest, gusül, teyemmüm, içki ve kumar yasağı, söz ve yemine bağlılık, hırsızlık, haram ve helal yiyecekler ve bir de helal kurbanın şartları. Bunun hemen yazdım çünkü yazı içinde bu konulara çok değinemeyebilirim. Sure aslında 120 ayet, yani bu yazı diğerlerine göre kısa olmalı gibi ama öyle olmayacak gibi de, çünkü ayet az ama içeriği derin. Hatta öyle birkaç ayet var ki, bunların tek tek anlamlarını anlatmayı falan düşünüyorum. Bir de son iki suredir, ayetler çok diye kıssalara ve hoşuma giden ayrıntılara giremedim. Bunda biraz daha keyifli bir bilgi yazısı olması isteğim var. Haydi bakalım, konu sıralamasıyla başlayalım;

1-5: İhramdayken avlanmamak, yenilmesi haram hayvanlar, Ehl-i Kitab’ın kestiğini yemek, onlarla evlenmek
6-11: Abdest; gusül abdesti; teyemmüm; adâlet ve amel-i Salih
12-26: Allah’ın Ehl-i Kitab’dan söz alması; Yahudilerin lânetlenmesi; Musa as ve isyankâr yahudiler: kırk yıllık yasak
27-43: Hâbil ve Kâbil kıssası; cana kıyma, İslâm’a savaş açma, bozgunculuk yapma ve hırsızlık yapmanın zararı ve cezâları
44-50:  Tevrat, İncil ve Kur’an’ın aynı kaynaktan olduğu, Allah’ın hükmüne uymanın gereği
51-76: Mü’minlerin dost edinilmesi, yahudi ve hıristiyanları dost edinmeme, Ehl-i Kitabın isyan ve iftirâları
77-86: İsrâiloğulları’nın Davud as ve İsa as diliyle lânetlenmesi; yahudi ve müşriklerin düşmanlıkları
87-108: Helalleri haram saymaktan, acele yeminden, şaraptan, kumardan ve batıl inançtan uzak durmak; ölenin vasiyetine şâhitlik etmek
109-117: İsa’nın as mûcizeleri; gökten sofra indirmesi; İsa as’ın  hiç ilâhlık iddiasında bulunmadığı

Surenin ilk ayetinde karşımıza yine ‘’Ey iman edenler!’’ ifadesi çıkıyor. Hazır fırsatımız varken bundan biraz bahsedeceğim. Sureler Mekki-Medeni Sureler olarak ikiye ayrılır. Mekki sureler daha çok inanç ve ahlaki konulardan bahseder, ayetler kısadır, sadece müşriklerden bahseder, cihat ayetleri yoktur. Bu sureler 86 tane olmakla birlikte çoğunluğu ‘’Ey insanlar!’’ olarak başlar. Ve Medeni sureler daha çok ibadetlerden bahseder, cihat ayetleri vardır, müşriklerin yanında yahut ve hristiyanlardan yani ehli kitaptan bahseder. Bu sureler 28 tane olmakla birlikte ayetleri ‘’Ey iman edenler!’’ ‘’Ey inananlar!’’ şekilde başlar. Şimdi bu özellikleri bildiğinizde, sadece bir ayetin mealiyle bile surenin nerede indiğini kestirebilirsiniz. Ey iman edenler diye başlayan bu surenin Medine’de indiğini başta söylemiştik zaten. Surenin ilk ayetinin devamında ihramlı iken avlanmanın yasaklandığından bahsediyor. İhramlı olmak nedir hemen kısaca anlatayım. Umreye yahut hacca gittiğinizde, belli mikat bölgeleri var. Bu mikat bölgelerinde iki rekat namaz kılarak ihrama niyet ediyorsunuz, bu niyetten sonra belli şartlarınız ve yasaklarınız oluyor. Mesela ilk Mekke’ye gidenler havaalanında ihrama giriyorlar, çünkü uçakla mikat bölgesinden geçmiş sayılıyorlar. İlk Medine’ye gidenlerde yolda durup ihrama giriyor ve Kabe’ye ulaşıyorlar. Tavaf ve say vazifeleri bitene kadar ihramlı sayılırlar. Say görevi bitince ihramdan çıkma şartlarını yerine getirince ihramdan çıkmış olurlar. Bu süre içerisinde kokulu sabunlar, parfümler kullanmak yasak. Avlanmak yasak. Çiçek yaprak koparmak yasak. Hayvanlara kış demek kovalamak yasak. Yani dünyalık bir şeye zarar vermek ya da muhattab olmak yasak desek yeridir. Yanlışlıkla yapılmaları ceza gerektiriyor. Bu cezalar sadaka yahut kurban olarak ağırlığına göre belirleniyor.

Surenin ikinci ayetinin bir cümlesi bir olaydan bahsediyor. Efendimiz ve bir grup umre niyetiyle Mekke’ye gidiyor. Ama müşrikler onların Kabe’ye girmesine izin vermiyor, Efendimiz ve grup olay çıkarmadan kapıdan geri dönüyorlar. Daha sonra Hudeybiye antlaşması yapılıyor ve onlara izin çıkıyor. Zaten Surenin Hudeybiye dönüşü indiğini söylemiştik. Ayet diyor ki ‘’ Sizi mescidi haramdan alıkoydular diye bir takımlarına beslediğiniz kin, sakın sizi saldırganlığa sevketmesin. İyilik ve takva üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine değil’’  Düşünsenize şimdi ufacık tefecik sebepler üzerine düşmanlık ilan ediyorken, Efendimizi sadece ve sadece ibadet edecekken kabe’ye sokmuyorlar. İçlerinden bazıları sadece onun girmesine izin verin bari diyor ama nafile, onlar yine izin vermiyorlar. Bunun üzerine onlardan nefret etmeye başlayanlar olunca Allah hemen ayet indiriyor, sakın diyor sakın, takva ehli kin gütmez, saldırmaz, düşmanlıkta yardımlaşmaz. Yani kahveden adam toplayıp kavgaya gitmek, yardımlaşmak değil sayın seyirciler. Oturun oturduğunuz yerde. Şimdi çok önemli bir cümleyi içinde barındıran bir ayet geliyor, 3 ayette diyor ki ‘’ Dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için islamı seçtim. ‘’ Bu cümleyi daha önce tanımıştım. Belli hükümleri netleştirdiğinde bu ifadeleri kullanıyor ve bu da bizim için hükmün değişmeyeceğinin ispatı oluyor. Sonra 4 ve 5.ayette temiz şeyleri size helal kıldım diyerek başladığı kurallar var. Hayvanların kesiminin nasıl temiz olacağını anlatmıştı. Sonra bunu tekrar vurgulamıştı, son olarak ‘’Allah’ın adını anarak kesin’’ sözünü söyledi ve konuyu Nisa Suresine bağladı. Temiz olanları size helal kıldım cümlesinin devamına iffetli hür kadınları koydu ve tekrar hükmü hatırlattı. Ayetler çok uzun olduğu için buraya yazmıyorum ama okuyanlar konuya hakimler, okumayanlar içinde yeterli bilgi olmuştur inşallah.

Yeni bir konuya başlarken abdest gusül ve teyemmüm konusuna da başlamış bulunuyoruz. Zaten 6.ayet direk bunun tanımını yapıyor. Şimdi şuna bir açıklık getirelim, abdestin farzı dörttür. Yüzü yıkamak, eli dirseklerle yıkamak, başı mesh etmek, ayakları topuklarla yıkamak. Mezhepten mezhebe farzların değiştiğini duymuştum ama hanefi mezhebine göre durum bu. Şimdi geri kalan bu kulaklar, burun ağız vs vs durumlar sünnet oluyor. Bunları yapmak zor değil, çünkü zaten asıl mesela dışarıdayken ayakları yıkamak ve başı mesh etmek oluyor. Bunları yapmak için soyunmuşken sünnetler de uygulanabilir. Ama bu demek değildir ki, abdestin yalnızca farzlarını yerine getirince namaz kılınmaz. Bu fikirden kurtulunabilir. Eğer su yoksa ve dökerek abdest alıyorsanız farzını alabilirsiniz. Buna izin var. Ve bir de başı mesh etmek. Büyüklerimiz bize hep başımızın önünden meshi öğretmiş. Ama bunun böyle bir zorunluluğu yok. Başınızı ister ensenizden, ister iki kulak arkanızdan mesh edebilirsiniz, özellikle bonenizi açmak istemiyorsanız bu baya kolaylık oluyor. Sonra Gusülü anlatmış, gusül zaten kolay bir mesele olduğu için ayrıntıya girmeyeceğim. İki terimi açıkladıktan sonra su yoksa diyerekten teyemmümü bizlerle tanıştırmış. Teyemmüm nedir? Su olmadığı zamanlarda namaz kılmak için toprak ile alınan abdesttir. Elleri iki kere toprağa vurup sonra toprağı elden silkeyeleyerek farzlarını yerine getirdiğinizde bu abdest ile aynı görevi görür. Yalnız bunun ince bir noktası var. Bir kıssa vardı tam hatırlamıyorum, alimlerden biri suyu bineğine bağlamış, o inip konaklarken binek yok olmuş. Namaz vaktinin geçtiğini düşünen adam, teyemmüm alıp namaza durmuş. Daha sonra namazdayken bineğinin sesini duymuş ve namazı bozmuş. Çünkü su bulunduğu an teyemmümün hükmü kalkar. Bir de şimdi su değmemesi gereken hastalıklar oluyor, bu da teyemmüme mahal bırakan durumlardan.

Surenin 8.ayetinde yine az öncekine benzeyen bir cümle var mükemmel bir adalet örneği ‘’ Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. O takvaya en yakın olandır’’ Farkındaysanız aralıklarla bize takvalı olabilmenin sırrını veriyor. Yani günümüze çevirirsek diyor ki, en yakın arkadaşınıza bir kötülük yaptı diye birinden nefret edip arkasından gıybet etmeyin. Ona karşı öfkeli ve nefretli yaklaşmayın. Bu sizi takvadan da islam ahlakından da uzaklaştırır. Anlatabiliyor muyum kızlar, canım kızlar, balım kızlar.

Yeni konuyla yahudiler ve Musa as.’ın olayına başlıyoruz. 12,13 ve 14. ayette yemin bozan bir  topluluktan bahsediyor. Ben kısaca özet geçeyim ama meraklılar aşağıda vereceğim tefsir linklerinden ayrıntısıyla baksınlar. İsrailoğulları, Firavun’un helak olmasından sonra Mısır’da yerleşince bu bölgedeki insanlar göç etmek durumunda kaldılar. Allah onlara Suriye bölgesindeki “Eriha” ya gitmelerini emretti. Ama bu bölgede de zorba Ken’anlılar yaşıyordu. Bunun üstüne Allah Musa as’a cihad emri ve galibiyet sözü verdi. Yalnız şart olarak bu toplulukların her birinin bir başka seçmesini söyledi. Bu başkanlar da Ken’anlıların bulunduğu bölgeye gidip onları gözlemleyeceklerdi. Musa as giderken onlardan bir söz aldı; ‘’sakın orada gördüklerinizi gelip gruplarınıza anlatmayın, Allah bu cihadda bize yardım edeceğine söz verdi’’ demişti. Bunun üstüne başkanlar yola çıktılar ama orada gördükleri korkunç şeyleri, dev gibi olan bu insanların gücünü halkına anlatmadan durmadılar ve sözlerinden caydılar. Yalnız bu her gruptan seçilen 12 kişinin içinden 2 kişi sözünde durdu ve halkına gördüklerini anlatmadı. Bunun üzerine bu üç ayet indi ve onların kalplerini lanetledik ifadesi kullanıldı. Ama bu olayın sonunda yine sonsuz bir merhametle karşılaşıyoruz, ayetin sonunda diyor ki ; ‘’Onlardan pek azı hariç hepsinden daima hainlik görürsün. Yine de olsun, onları affet, onlara aldırma. Allah güzel davrananları sever’’ Ah bizden bahsediyor dimi kızlar? Hani o gün arkanızdan konuşan birini duyup arayıp hesap sormuştunuz? Hı şu arkadaki hesap sormamış, aferin ona. Ama içten içe evde kendini yemiş durmuş, nasıl acısını çıkarırım diye hesap yapmış durmuş. Aaa bakın aramızdan biri bunların hiçbirini yapmamış sadece duyduklarına üzülmüş ve bir daha o kişinin yüzüne bakmamak kararı almış. Ama aramızdan hiç kimse, onu affedip hayatında tutmaya devam etmemiş. Kimse ayette geçen güzel ahlaka sahip olamamış. Ben de olamadığıma göre birbirimizi alkışlayalım arkadaşlar.  Neyse ki surenin 16.ayetinde diyor ki; ‘’Allah, kitabın rızasına uygun hareket edenleri selamete ulaştırır.’’ Yani şuan burada Kuran’ı okuyup, anlamaya çalışıyorsak hayata geçirmek istediğimiz için. Yani bu bir adım, küçük değil kocaman bi adım. Allah bu adımları selamete ulaştıracak, yalnız önce kararlı mıyız buna bakacak, sonra küçük büyük demeden imtihanlara sokacak, heh sonra emin olunca welcome to selamet

Şimdi az önce anlattığım sözünde durmayan kalpleri katılaşan kavimlerin olayını devam ettiği ayetlere geldik. 20 ve 26. ayetler arasında bu olay, adeta bir masal kitabı okuyormuşçasına anlatıyor kıssayı. Ama meal okumayanlar için özetlemekte fayda var. 21.ayette diyor ki; ‘’Ey kavmim! Allahın size yazdığı Arz-ı Mukaddes’e gidin ve geri dönmeyin, yoksa hüsrana düşenlerden olursunuz.’’ Bunun üstüne kavim şöyle cevap veriyor; ‘’ Ey Musa orada çok zorba bir kavim var, onlar oradan çıkmadıkça bir asla oraya giremeyiz.’’ Sonra 23.ayet diyor ki; ‘’Allahtan korkan o iki kişi şöyle dedi; Onlara kapılardan hücum edelim muhakkak galip geliriz’’ Ve bunun üstüne kavmi son hatayı da yaptı; ‘’Ey Musa sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız’’ dediler. Musa as duyduklarından sonra kavmini Allaha havale etti ve bu fasık kavim ile benim aramı ayır dedi. Ve ayet şu şekilde indi; ‘’ Kırk yıl o Mukaddes yer onlara haram kılındı. Oldukları yerde sersem sersem dönüp duracaklar. Artık o fasık kavim için üzülme’’ Burada dikkat çekmek istediğim bir şey var.  Arzı Mukaddes için müfessirler Kudüs olduğu yönünde çeviri yapmışlar. Ve şimdiler bazı alim ulema hoca ve hoca tayfası kişiler, bu ayete sığınarak İsrail’in Kudusü hiçbir zaman tamamen ele geçiremeyeceğini, sersem sersem etrafında dönüp duracaklarını söylüyorlar. Açıkçası ben bununla ilgili çok delil yahut açıklama göremedim ama inşallah öyledir demekten de geri durmadım. Umut dünyası işte diyeyim ve geçeyim yeni konuya.

Yeni konuya Habil ve Kabil kıssası ile başlıyoruz. Ve bu konu Kuran’da duyduklarımızdan çok farklı bir şekilde anlatılıyor. Yani bu çizgifilmini izlediğimiz, kitabını okuduğumuz, efsaneleşerek dinlediğimiz hikayeler gibi değil. Ama çok daha güzel ve akılda kalıcı bir uslupla anlatılıyor. Konuya 27.ayetle şöyle giriş yapılmış; ‘’Onlara Adem’in iki oğluyla ilgili haberi oku. Hani onların her ikisi Allah’a birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, ‘’Seni öldüreceğim!’’ demişti. Diğeri ise ‘’ Allah yalnızca kendisinden korkanlardan kabul eder. Sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben sana el uzatacak değilim. Alemlerin Rabbi olan Allahtan korkarım’’ Bunun üzerine nefsi Kabil’e kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi ve onu öldürdü. Sonra çok garip bir ayet geliyor; ‘’ Derken Allah bir karga gönderdi, ona cesedi nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşiyordu. Bunun üzerine ‘’ yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gökmekten aciz miyim ben ‘’ dedi ve pişmanlığa düşenlerden oldu. Bu ayet ile ilgili araştırma yaparken karşıma çok mizahi bir soru çıktı. ‘’ Kabil kardeşini öldürmekten pişman olmuyor da nasıl gömeceğini bilmediği için mi pişman oluyor?’’  Sorunun cevabı için  Tıktık!

Şimdi mealden anladığımız hikayeyi tefsiri ile bütünleştirelim istiyorum. Ve ayrıntıları ekliyorum. Kabil Habil’i öldürdükten sonra onu bir sene kadar sırtında gittiği her yere taşıdı. Bazıları ne yapacağını bilmiyordu diye diyor, bazıları da eziyet olsun istediği içindi diyor. Rivayetler karışık. Sonra bir gün dinlenirken, bir karganın başka bir kargayı gömdüğünü gördü. Şüphesiz bunu ona izlettiren Allahtı. Bunu izlerken utandı, şu karga kadar olup kardeşimi gömemedim dedi. Tefsirlere bakılırsa Kabil’in pişmanlığı tövbe pişmanlığı değildi, bu yüzden af da dilememişti. Onun pişmanlığı kalbinin katı olmasına şaşırmasıydı. Bu da ona günah olarak yetti. Bu olaylar yaşanırken hz.Adem bir yere gitmiş ve döndüğünde olayları duyunca Kabil’e beddua etmiş. Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz;Tıktık!

Bu olayların sonunda inen bir ayet var ki, herkesin kulağına küpe; ‘’ Kim, bir cana kıymayan ve bozgunculuk çıkarmayan birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir kişinin yaşamasına sebep olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur. ‘’ Günümüzde bazı sapkın kişiler, bozgunculuk çıkaran ve birini öldüren kişileri öldürmek bu ayete girmez diyor ama hayır arkadaşlar öyle bir şey yok. Allah birini öldürmenin hükmünü Nisa Suresinde zaten cehennem ile sonuçlandırmıştı. 33.ayette garip bir ayet ile karşılaşıyoruz. ‘’Yeryüzünde fesat çıkaranların cezası ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi veya o yerden sürgün edilmeleridir. Bu onlar için dünyada çekecekleri bi zillettir. ‘’ Obaaa, bu ne ola ki demeden önce tefsirini bilmekte fayda var, çünkü bu ayet iki müşrik için indi. Rivayete göre bu iki kişi hastalıktan ve yoksulluktan ölüme yaklaşırken Medine’ye sığınıp halktan yardım istemişler. Sütlerinden içmiş, yemeklerinden yemiş, onlarla ibadet etmişler. İyileştikten sonra da müslümanlığı reddetip yoldan geçenlere tecavüz ederek, haydutluk yaparak, hırsızlık yaparak yaşamaya başlamışlardır. Bu ayetin hükmü daha çok yol kesmek, haydutluk etmek yani büyük bozgunculuklar yapmaktan geçer. Yine de ayrıntılı bilgi almak ve günümüzde uygulanılabilir olmadığını sebepleriyle okumak için ;   Tıktık!

Bu hükümden sonra 38.ayette bir garip ceza ile daha karşı karşıyayız. ‘’Hırsızlık yapan erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allahtan ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daime üstündür, hikmet sahibidir.’’ Bu ayetin tefsirine baktığımızda iç rahatlatıcı bir haber alamıyoruz. Çünkü hırsızlığın hükmü gayet kesin bir şekilde belirtilmiş. Hatta birkaç ayet ile birlikte sahih hadislerde var. Zaten Şeriat ile yönetilen ülkelerde bu tip uygulamalar olsa da insan bazen böyle bir şeyi islamla bağdaştırırken zorlanıyor. Ama ne diyor ayet, hikmet sahibi Allahtır.  Yine de bu konuda kendimi yetkili görmeyip, açıklamasını da ikna olmasını da siteye bırakıyorum. Site linkini vermeden belirtmeliyim ki, bu ayetin hükmünü kişi uygulayamaz. Devletler ve yetkililer hırsızlık kesinleştiğinde şahitler bulunduğunda bu işi yapabilir. Tıktık!

Sıradaki konuya 44. ayetle başlıyoruz. Bu ayet ‘’ İçinde nur bulunan Tevrat’ı biz indirdik.’’diye başlıyor. Devamında o dönem bu ayetlerle hüküm veren peygamber ve Allahtan korkan müslümanlar olduğundan bahsediyor. Biliyoruz ki Tevrat da, İncil de sonradan gerek zorbalıklarla gerek para karşılığında değiştirilmiştir. Bu yüzden ‘’ Ayetlerimi az paraya değişmeyin’’ diyerek bitiyor bu ayet. Bu ayeti şimdiler de, evlere kuran okumaya giden, yahut mukabele okuyup para talep eden, cenaze evinde okuduğu kurandan para alan hocalar için uyarlayanlar var. Ne kadar sağlıklı bir fetva olur bilmiyorum, araştırılması gereken bir mevzu. Benim şahsi fikrim, ayete dayandırmadan bu durumu kınayabileceğimiz yönünde. Sonuçta bu ayet kafirler ve müşriklerin yaptığı bir dine karşıt durumdan bahsediyor. Her neyse, bu konunun diğer ayetleri Tevrat ve İncilden bahsederek devam ediyor. İndirilmiş kitapların Kuran ile aynı kaynaktan olduğunu ama onların değiştirildiğini açıklıyor. Bu yüzden atlayarak hakkında güzel bir kıssa bildiğim bir ayete geçiyorum. Rivayet olunduğuna göre yahudilerden bir kalabalık toplanmışlar, “Haydi bakalım Muhammed´e gidelim, belki bir fitneye düşürür dininden şaşırtırız” demişler. Yanına gitmişler; “Ey Muhammed, bilirsin ki biz yahudilerin âlimleri ve önde gelenleriyiz biz sana tâbi olursak, bütün yahudiler de tabi olurlar. Şimdi bizimle hasımlarımız arasında bir dava var, senin huzurunda muhakeme olalım, sen de bizim lehimize hüküm ver de, biz de iman edelim, seni tasdik edelim.” diyerek teklifte bulunmuşlar. Resulullah bundan yüz çevirmiş ve sonra da bu âyet nazil olmuştur. Konunun son ayeti olan 49.ayet şu şekilde  ‘’Ey Muhammed, sana bu hak kitabı bir de şu emri indirdik ki, ” Aralarında Allah´ın indirdiği ile hükmet, onların heveslerine uyma!”

Ve yeni konuların müslümanların dostlukları üzerine inmiş ayetlerden oluşuyor. Daha önce bahsettik, Kuran Müslümanların yahudi ve hristiyanlarla dost olmasını istemiyor. Ama bu sosyal ilişkileri yasakladığı anlamına gelmiyor. Ali İmran Suresinin tefsirinde açıklamıştık, Allah bunu bir tedbir olarak görüyor. Eğer onunla dost olursan ve kalbin ona akarsa imanını kaybedebilirsin, küfür ehlinden olursun diyor. Zaten bu ifadelerin çoğu onlarla dost olma şeklinde. Benim hayatımda bu şekilde insanlar olmasa da gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, dost olmazdım belki ama sırt da çevirmezdim. Dini bir baskı uygulamaz ama dinimi de saklayarak gizleyerek yaşamazdım. Eğer bu şekilde bu insanla yaşamak zorundaysam ona insanı bir değer verir ve halhatırdan öteye geçmezdim. Eğer bir iş yapmam gerekiyorsa ben yardım eder ama onun parasının boğazımdan geçmesini istemezdim. İslam tarihinde sürekli tartışmalara sebep olan bu konunun ayrıntıları için şu linki ziyaret edebilirsiniz;Tıktık!

Surenin 55.ayetinde kimlerle dost olunması gerekiyor sorusunun cevabı karşımıza çıkıyor. Ayet şu şekilde; ‘’ Sizin asıl dostunuz Allahtır. O’nun Rasuludur ve namaz kılan müminlerdir.’’ Du yu andırtend mi? Bu soruyla gavurlaşmıyorsam şayet benimle dost olabilirsiniz çünkü ben namaz kılıyorum. Farkındaysanız Allah namaz kılmayanlarla dost olmayın diyor. Vallahi ben uydurmuyorum, ayetin her çevirisi bu şekilde. İnanmayan gitsin de baksın yani.

Bu konunun son ayetlerinde ‘’Allah’ın eli sıkıdır’’ diyen yahudilerden bahsediyor. Rivayetlere bakılırsa bu sözün söylenmesi için bir olay yaşanmamış. Sadece yahudiler peygamberimizin ailesinin ve ashabının yoksulluk çektiğini gördükçe demek ki Muhammed’in Allah’ının eli sıkıdır demişler. Söyledikleri bu söz sebebiyle lanete uğradıklarını bize ayet bildiriyor zaten. Konunun sonunda ise 69.ayette yine merhametinin ve affediciliğini bize gösteriyor; ‘’ Şüphe yok ki yahudiler, sabiiler, hristiyanlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amelde bulunursa onlar için bir korku yoktur ve onlar artık mahzun da olmayacaklardır’’ Bu çağrıda bulunduktan sonra onlara inandıkları kavramları açıklıyor. 75.ayette ‘’Meryem’in oğlu İsa yalnızca bir peygamberdir. Anası doğurgandı ve yemek de yerdi.’’ diyor. Bu aslında benim sure boyunca değinmediğim ama bahsi geçmiş bir konu. Konu aralarında sürekli İsa as.’dan bahsediyor ve açıklamalarda bulunuyor. Onların İsa için ‘’O Allahtır’’ demesi üzerine sapkınlığa düşenler için bu ayeti indiriyor. Ama sonra bu açıklamasına inanmadıklarını görünce ‘’ Bak onlara ayetleri nasıl da açıklıyoruz ama onlar yine yüz çeviriyorlar’’ diyerek neden azaba düştüklerini de bize gösteriyor.

Yeni konuya başlamadan önce 77.ayete dikkat çekmek istiyorum. Çünkü benim sürekli anlatmaya çalıştığım ama birçok insanın ısrarla anlamadığı bir meselenin bahsi geçiyor. ‘’ Dininizde aşırıya gitmeyin’’ uyarısı bu surede iki defa yapılıyor. Ve biz bu hataya sürekli düşüyoruz. Oysa aşırıklık bizi sadece bid’ata götürür. Yahut haksızlığa.  Bu ayet aslında israiloğulları için indirilmiş bir ayet, onların ısrarla inkar etmeleri hem Davud as tarafından hem İsa as tarafından lanetlenmelerine sebep olmuştu. Bundan bahsederken sebebinin aşırılık olduğundan bahsediyor. Ama yine de düstur edinilmesi gereken bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Sıradaki konuda yemin etmek ve yemini bozmanın hükümleri anlatılmış. 89.ayette verdiği sıralamaya göre yemin bozan kişi ya on yoksul giydirecek, ya on yoksul yedirecek ya da üç gün oruç tutacak. Şimdi bu konuları araştırırken aklıma şu geldi. Bunlardan istediğimizi yapabilir miyiz?  Hayır işte, bunun sıralamasının önemi var. Kurada ufacık eklerin bile önemi var. Mana değişebiliyor ama sıralamalar hiç değşmiyor. Yani maddi durumunuz varsa giydireceksiniz, orta ise yedireceksiniz, yok ise oruç tutacaksınız. Tabi bunları yaptık affedildik yok, bunlar dünyevi telafiler. Asıl mesele tövbe etmek ve pişman olmaktan geçiyor. Her zaman olduğu gibi Allah kuluna yine af vesileleri sunuyor, kul o adımı attıktan sonra pişmanlık ve tövbe yoluna kendi girsin diyor. Ah ne kolay aslında müslümanca yaşamak ve müslümanca ölmek. Biz elimizle, dilimizle, nefsimizle herşeyi zorlaştırmasak keşke.
Zorlaştırmak demişken hemen arkasından gelen ayetlerle  nasıl zorlaştırdığımızı bir görelim bakalım. İçki, kumar, fal bu üç şey için şeytanın pislik işleridir denmiş. Bunlardan kaçın ki kurtuluşa erin denmiş. Düşünsenize, arkadaşlarınızla bir kahve içip onu çevirmek yerine öyle bırakıyorsunuz. Sonra kurtuluşa eriyorsunuz. Ne kadar kolay dimi. Oysa çeviriyorsun bir günah, açıyorsun iki günah, bakıyorsun üç günah, kafanı yoruyorsun dört günah, anlam veriyorsun beş günah, arkadaşlarına anlatıyorsun altı günah, doğru mudur diye düşünüyorsun yedi günah, gerçek olmasını bekliyorsun sekiz günah. Tamam hadi siz şakasına çeviriyorsanız bir günah alırsınız, yok şakasına çevirip bir de açıp bakıyorsanız beş günah alırsınız. He siz inanmıyorsanız bakar bakar bakar yedi günahta kalırsınız. Günah bol arkadaşlar, sayıyla değil ya. Her kapatana itina ile günah yazılır yani. Allahım merhameti kadar azabı da bol. Dağılalım.

Ya da durun durun dağılmayalım. Çünkü 105.ayetle bir müjde geldi yine! ^_^ Ne sanmıştınız ki, Allahtan ümidi kesmek olur mu hiç. Ayet diyor ki; ‘’ Ey iman edenler! Kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde, sapıtan kimseler size zarar veremezler.’’ Bakın bu ayet müşriklere inmiş değil, yahudilere yahut hristiyanlara inmiş de değil. Apaçık iman edenler diyerek başlıyor ayet. Demek ki iman edenlerin kusurları olacağını kabul ediyor rabbim, demek ki düzeltin ben size yine kapıları açarım diyor. Yani ümitsizliğe düşmeye gerek yok, tövbe etmek için bir şart bir kural yok. Bir hata yaptınız diyelim, nasılsa oldu diyerek devam etmeye ne gerek var. Heybeye bir günah daha eklemeye ne gerek var. Neresinden dönersen zararın, düzeltilecek hatan o kadar az olur. Ama sen nasılsa düştüm bu yola diyerek hatana hata eklersen, tek yapacağın kendini tövbe kapısından uzaklaştırmak olur. İmanı bir çizgi olarak düşün, o çizginin tam üstünde bi kapı. Her hatada her günahta her haramda bu kapıda bir adım uzaklaşacaksın. Hatta belki bazı hatalar seni birkaç adım birden uzaklaştıracak. Ama her adımın peşine bir adım daha eklemek mi mantıklı, yoksa kapıdan çok uzaklaşmadan bir an önce geriye dönmek mi? Hadi buna siz cevap verin ben değil.

Siz cevap vermeden önce ben surenin son konusuna hızlı bir giriş ve hızlı da bir çıkış yapayım. Konuya girişi ölüm yaklaşan kişinin vasiyetinden ve bu vasiyete iki kişinin şahitlik etmesinden bahsediyor. Ayetler çok açık olduğu için bir iki kelime ile bahsedip geçiyorum. Ölüm emaresi dediğimiz bir durum var. Mesela hz.Ömer  yaralandığında ona bağırsaklarının darbe aldığını söylediler. Sahabe hemen vasiyet bırakmasını istedi. Kendisinden sonra gelecek olan halifeyi belirtmesini istedi. Bunun için de şahit hazır tutuldu. Bu vasiyet sonradan bir toplum sorununa sebep olacak olsa da bu ufacık bir örnekti. Biliyorsunuz ki hz.ömer’in halifeliği ali’ye mi yoksa osman’a mı bıraktığı konusunda birçok kavga ve sorun yaşanmıştı. Bunlara inşallah başka bir yazıda değiniriz. Kısacası ölümü hisseden kişi vasiyet etsin, yanında iki kişi şahit bulundursun. Eğer bu iki kişinin yalan söylediği anlaşılırsa artı iki şahit daha tutulsun deniyor.

İşte benim en sevdiğim kısım. Bu kısımın sohbetini dinlemiştimdi de, meali okurken direk o aklıma geldi. Bu yüzden ayetleri tek tek yazmayacak konu olarak anlatacağım. Allah’u Teale kullarına karşı o kadar sevgi dolu ki, yarın ahirette herkes toplandığında peygamberleri bir araya toplayıp onlara soracak ‘’Siz kavimlerinize anlatmadınız mı?’’ diye soracakmış. Düşünsenize, herşeyi bilen O, herşeyi gören O ve herşeyi belirleyen O. Ama yine de kullarını affetmek, onlara inanmak, onları yanında tutmak isteyen, bu yüzden gönderdiği peygamberleri hesaba çeken yine O. Bazen bu sevginin karşılığını nasıl ödeyebiliriz diye düşünüyorum. Sonra diyorum ki ah Gönül senin ne haddine, sen kulluğunu yerine getirdin de, sevgisinin karşılığını mı vermeye kalkıyorsun. Her zaman diyorum ya, eğer biz yarın mahşerde affedilirsek bu bizim maharetimizden değil, Allah’ın merhametinden olur. Her neyse, bu az önce anlattığım peygamberleri hesaba çekmek mevzusunu en çok İsa as. yaşayacakmış. Sıradaki ayetler bununla igili, direk onunla arasında geçecek olan konuşmayı Kuran’da veriyor; Allah soruyor ‘’ Ey Meryem oğlu İsa,  insanlara Allah’ı bırakıp da beni ve annemi ilah edinin diye sen mi söyledin?’’ Allah’ın koskoca peygamberi hristiyanlar, iman etmeyenler ve hatta Efendimiz’e türlü türlü oyun oynayanlar için hesaba çektiğine inanabiliyor musunuz? Bunu iman ettiğimiz Kuran’dan yazıyorum arkadaşlar, bu bir uydurma değil, bu yalnızca Allah’ın en adaletli olduğunun göstergesi. İsa as da şöyle cevap verecek ‘’Haşa, seni tenzih ederim, bana hak olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. ‘’ Buraya kadar cevap da bir cazibe yok. Ama ayetin devamını yazdığımda yaşayacağınız o karmakarışık duyguların hepsine şükür edin. Şükür edin ki, Rabbim bize bunları okuma şansı, anlama kudreti ve bundan etkilenecek bir iman verdi. İsa as cevabına şöyle devam etti; ‘’ Ama eğer böyle bir şey söyledimse elbette onu sen bilirsin. Sen benim nefsimdekini bilirsin, ben senin zatındakini dahi bilmem. Şüphesiz ki gaybı yalnızca sen bilirsin’’ Şu cümlelerdeki güzelliğe, şu cümlelerdeki teslimiyete, şu cümlelerdeki tevekküle bir bakın. Hayır ben söylemedim demiyor, nefsimi sen bilirsin Rabbim diyor. Yarın ahirette Allah bilir halimiz nice olacak. Önümüze bir bir atılan günahlarımızı Allah bilir nasıl temize çıkarmaya çalışacağız. Şimdi dünyada bir hatamızı affettirmek için nasıl dil döküyoruz, orada da ortalığa düşüp hak arayacak hak dileneceğiz. Ortalığa öyle düşeceğiz öyle düşeceğiz ki, tevekkül etmek aklımıza gelecek mi bilmiyorum. İnşallah gelir, inşallah gelir de biz o gün dimdik durur ve ‘’Allahım her halimi sen bilirsin. Hatalarımı günahlarımı nefsimi sen temizlersin. Ne olur bana merhametinle muamele et’’ diyebiliriz. 119.ayette de iman edenlerden bahsederek konuyu sonlandırıyor. Onlar için diyor ki; ‘’Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allahtan razı olmuştur. İşte bu ne büyük kurtuluştur.!’’ İnşallah. İnşallah Allahım. İnşallah.

Bir sure daha böylece bitip giderken sizin için ve kendim için duam son ayetteki gibi. İnşallah okuduğumuz bu ayetler hürmetine, anlamak için uğraştığımız bu hükümler hürmetine, hayatımıza uygulamaya çalıştığımız bu emirler hürmetine Rabbim’in razı olduğu kullar arasında anılırız. Siz amin diyedurun ben de sizin için ayrıntılı tefsir sayfalarını vereyim;

Tefsir 1
Tefsir 2

8 YORUMLAR

  1. Güzel çaban Karşılıksız Emeğin gösterdipin Özen için sana teşekkür Allah’a şükür ederim.. Ibadet güzeldir ama Gençler’de daha güzeldir sözü bu aralar bana seni ve seninle bu yola koyulanları hatırlatıyor Gönül kardeşim.. Allahı razı ettiğini düşündüğüm bu çabalarınla Cennetin en güzel köşklerinde yaşa emi! Sevgiler

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here