بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Bu mübarek sûre, Medine’de inen sûrelerdendir. Bu ve diğer medeni sûreler yaşama, eğitim ve yönlendirmeye önem verir. İslam toplumunun yapısını saf inanç, güzel ahlak ve hikmetli kanun koyma esasına göre kurar. Genel amaçları müslümanlara islamın güzel yanlarını göstermek ve onlara islam ahlakını açıklamaktır. Hadid Suresi mushaftaki sıralamada elli yedinci, iniş sırasına göre doksan dördüncü sûredir. Zilzâl sûresinden sonra, Muhammed sûresinden önce nazil olmuştur. 25. âyetindeki “demir” anlamına gelen “hadîd” kelimesi sûreye ad olmuştur. Muhammed Es Sabuni’ye göre Hadid Suresi 3 ana konuyu ele alır; 1. Kâinatın tümü Yüce Allah’ındır. Onu yaratan, yoktan meydana ge­tiren ve onda dilediği gibi tasarrufta bulunan Yüce Allah’tır. 2. Allah’ın dinini güçlendirmek ve İslam nurunu yüceltmek için mal ve canı feda etmenin gerekliliği. 3. İnsanın dünyaya aldanmaması için, içindeki aldatıcı süs ve batıl şeyler ile birlikte dünyanın hakikatini tasvir etmek. Sabuni’nin kategorisinden sonra biz de kendimizce oluşturmaya çalıştığımız ayet ayrımını yapalım ve buna göre ayetleri incelemeye başlayalım;

1-6: Allah’ın yüceliği ve izzeti
7-12: Müminlere dünya mutluluğunun anahtarı
12-15: Allah yolunda harcamaya, cömertliğe davet
16-24:  Kıyamet gününde ve ahirette münafık ve müminlerin hali
25-29: Peygamberlerin gönderilmesindeki gaye

Bu mübarek sûre, Yüce Yaratıcının büyüklüğünden söz ederek başlar ki ağaç, taş, toprak, insan, hayvan ve cansız varlık olarak kainatta ne varsa, hepsi O’nu teşbih eder. Bunların hepsi O’nun büyüklüğünü ikrar ve birliğine şahitlik eder. Bununla ilgili olarak ilk ayette şöyle buyuruluyor; ‘’Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih etmiştir.’’ Daha sonra Allah’ın göklerde ve yerde olan nimetlerini
şu ayetlerle hatırlatır; ‘’ Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Siz, her nerede iseniz, O sizinle beraberdir. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.’’ Yani Allah, herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Öyle ki, toprak altındaki her tane, her yaprak, her fidan, yeryüzüne düşen yağmurun her damlası, göğe yükselen buharlar vs. hepsi de Allah’ın bilgisi dahilindedir. Eğer böyle olmasaydı, toprak altındaki taneyi nasıl bir fidan olarak çıkarabilir, yetiştirebilirdi? Yine şayet ilim sahibi olmasaydı nereye, ne kadar yağmur yağması gerektiğini nasıl bilebilir ve onu düzenli bir şekilde yeryüzüne indirebilirdi? Tüm bunları diğer olaylarla mukayese edersek, arzın altında ne olduğunu, ordan neler çıktığını, gökyüzüne buharın nasıl yükseldiğini ve yağmurun nasıl yağdığını vs. hepsinin de Allah’ın ilmi dahilinde olduğunu anlarız. Şayet Allah Teâlâ’nın ilmi olmasa, böylesine muazzam bir nizam nasıl kurulur ve her şey ayrı ayrı nasıl takdir edilirdi? Yani, sizler hiç bir surette O’nun hükümranlığının ve bilgisinin dışında kalamazsınız. Yeryüzünde, gökyüzünde, uzayda veya her nerede olursanız olunuz, Allah’ın bilgisi dışında olmanız mümkün değildir. Yeryüzünde hayatınızı idame ettiriyor olmanız bile, Allah’ın her yerde mevcud olduğunu bizzat ispatlamaktadır. Kalbinizin çarpıntısı, nefes almanız, görme ve işitme yetileriniz… ciğerlerinizin işleyişine kendiniz de şahitsiniz. İşte Allah size hikmet ile bu imkanları verdiği içindir ki yaşamaktasınız. Nitekim eceliniz geldiğinde Allah bu imkanları ortadan kaldırır ve sizler hayata veda edersiniz.

Surenin ikinci kategorisine dahil olan ayetlere geldiğimizde müminlere ilk nasihatın infak olduğunu görüyoruz ‘’ Size harcama yetkisi verdiği şeylerden infak edin ki sizi onların üzerinde halifeler kıldı. Artık sizden kim iman edip infak ederse,onlar için büyük bir ecir vardır.’’ Fakat bu ayetteki infak, daha önce bahsettiğimiz iyilik anlamındaki infak değildir. 10. ayetten de anlaşıldığı gibi Rasulullah’ın önderliğinde kafirlere karşı yapılan cihadda İslâm’ın zaferi için infak etmeye çağrıdır. İslâmî yönetimin bu fedakarlığa özellikle iki hususta ihtiyacı vardır. Birincisi savaş nedeniyle, ikincisi İslâm’ı kabul ettikten sonra kafirlerin zulmüne maruz kalıp imanlarını kurtarmak için zorluklara katlanarak Medine’ye hicret eden ve Hz. Peygamber’in (s.a.) yanında kalan yardıma muhtaç mazlum Müslümanlar nedeniyle. İhlaslı Müslümanlar, bu mazlum kardeşlerine yardım edebilmek için, güçlerinin üstünde çaba sarfediyorlardı. Nitekim ileride gelecek olan ayetlerde (10-12, 18-19) onların bu fedakarlıkları takdirle zikredilmiştir. Fakat buna rağmen Müslümanlar arasında bir çok kimse, kendileri refah içinde yaşarken ölüm kalım mücadelesi veren bu insanlara sadece seyirci kalıyorlardı. Üstelik iman ettikleri İslâm dininin, kendi can ve malları üzerinde tasarruf hakkı olduğunu hiç düşünmüyorlardı. İşte bu ayet, bütün Müslümanlara seslenmekte ve “Gerçek müminler olun ve Allah yolunda mallarınızı infak edin” demektedir. Ayette geçen ‘’sizi onların üzerine halife kıldı’’ ifadesi, sizin elinize malları verip onların başına koyan Allahtır demektir. Yani, mülkün asıl sahibi Allah’tır ve sizler bu malı O’nun yolunda sarfetmekten kaçınıyorsunuz. Oysa bir vekil, malın gerçek sahibinin isteği doğrultusunda sarfetmekten kaçınamaz. Çünkü onun görevi, sahibinin emrini yerine getirmektir.” İkincisi, “Bu mal daha önce sizin elinizde değildi ve sürekli elinizde de kalmayacaktır. Dolayısıyla bu mal nasıl sizden önce başkalarının elinde bulunduysa, gelecekte de başkalarının elinde olacaktır. O halde bu geçici vekaletiniz esnasında size tevdi edilen malı sarfedin ki, ahirette ebedi mükafatı almaya hak kazanabilesiniz.” Bu konuda Hz. peygamber’den (s.a) bir hadis rivayet edilmiştir.” Rasulullah bir defasında bir keçi kesti ve onun etini dağıttıktan sonra Hz. Aişe’ye (r.a) geriye ne kadar et kaldığını sordu. Hz. Aişe “Sadece bir kol kaldı” diye cevap verince Rasulullah “Hayır bir koldan başka tüm keçi kaldı; Zira Allah yolunda ne sarfetmişsen o bakidir” dedi.” (Buhari, Müslim). Başka bir hadisde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğlu “malım, malım” der, oysa senin malın,ancak yediğin, giyerek eskittiğin ve sadaka vererek ahirete gönderdiğindir. Bunun dışında elinde ne varsa, elinden çıkacak ve başkalarının eline geçecektir.” (Müslim) Bu konuyla ilgili olarak surenin diğer ayetlerini de şimdi inceleyelim ve bu konudan kopmayalım istiyorum. Örneğin 11.ayette şöyle buyuruluyor; ‘’Allah’a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allah, bunu kendisi için kat kat arttırır. ‘’ Buradaki borç ifadesini bir önceki ayette yaptığı infak çağrısıyla bağlayabiliriz.  Allah’ın kendisine verdiği malın, kişinin O’nun yolunda sarfetmesini, Allah’ın Karz-ı Hasen yani güzel bir borç olarak nitelemesi, O’nun insanoğluna bir lütfudur. Ancak, halis niyetle ve bu dünyada şahsi hiçbir çıkar beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla. Üstelik verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allah rızası için sarfedilmelidir. Bu şekilde verilen “karz” (borç) için Allah’ın, birincisi kat kat karşılığını vermek, ikincisi kendi lütfuyla ayrıca mükafatlandırmak şeklinde iki va’di vardır.
İbn Mesud’un rivayet ettiğine göre Ebu Dehda El-Ensari “Bu ayet nazil olduğunda Rasulullah’a, “Ya Rasulallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu Rasulullah “Evet, ya Ebu Dehda Allah borç istiyor” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Dehda Rasulullah’tan elini uzatmasını istedi ve O’nun elini alarak, “Ben bağımı Allah’a borç (Karz-ı Hasen) olarak veriyorum” dedi. İbn Mesud, Ebu Dehda’nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve O’nun bağı içindeki evinde, ailesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu hadiseden sonra Ebu Dehda evine gelir ve hanımına “Ey Dehda’nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allah’a borç verdim” der. Hanımı ise ona, “Ya Ebu Dehda, çok kârlı bir alış veriş yaptın” diye cevap verir. Daha sonra da eşyalarını ve çocuklarını alarak bağdaki evi boşaltırlar. Bu rivayetten o dönem Müslümanlarının nasıl bir karakterde oldukları, ayrıca Allah’ın, karşılığında kat kat ve fazladan mükafat vereceği Karz-ı Hasen’in ne olduğu çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Müminlere verilen ikinci önemli nasihat ise Allah’a iman etmektir. Fakat bu sure ve bu ayet zaten inanmış insanlara sesleniyorken, neden onlara tekrar iman edin çağrısı yapılmış bir bakalım. 8.ayette şöyle buyuruluyor; ‘’  Peygamber sizi, Rabbinize îman etmeye çağırdı­ğı halde niçin Allah’a inanmıyorsunuz? Halbuki O, siz­den kesin söz almıştı. Eğer mümin iseniz sözünüzü gerçekleştirin.’’  Buradaki söz almıştı ifadesiyle her insanın fıtratında ve vicdanında Allah’a itaat duygusunun mevcut olduğuna işaret ediliyor.  Demek ki, buradaki iman edin çağrısı iman etmekten vazgeçmeyin yönündedir. Yahut surenin devamında adı geçecek olan münafıklar grubuna dahil olmamamız için yapılmış bir uyarı da olabilir.

Surenin üçüncü kategorisinde kıyamet ve ahiret gününde mümin ve münafık kimseler arasında geçen bir diyalog ele alınmış. Önce bu ayetleri hatırlayalım; ‘’ O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman etmekte olanlara derler ki: “Ne olur bize bir göz atın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmağa çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında da o yönden azab vardır. (Münafıklar) Onlara seslenirler: “Biz sizlerle birlikte değil miydik?” Derler ki: “Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz,(Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz;(Allah’a ve İslâm’a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak, hatta masumca bizden görünerek) aldatmış oldu.”  Yani, müminler önlerinde nurla Cennete giderlerken, arkalarından karanlıklar içinde münafıklar yürüyecekler ve müminlere, “Dünyada İslâm cemaati içinde biz de sizinle beraberdik. Bize doğru dönün ki bize de aydınlık gelsin” diyeceklerdir. Ve  müminler Cennete girdikten sonra, arkalarından kapılar kapanacaktır. Kapının bir tarafında refah ve nimet içinde Cennet ehli dururken, diğer tarafında münafıklar Cehennemin azabı içinde olacaklardır. Öyle ki onlar kapının öbür tarafına geçemeyeceklerdir. Sonra münafıklar tekrar soracaklar,  “Biz aynı İslâm cemiyetinde birlikte yaşamamış mıydık? Biz de kelime-i şehadet getirmemiş miydik? Sizinle birlikte namaz kılıyor, oruç tutuyor hacca gidiyor ve zekat vermiyor muyduk? Toplantılarınızda bulunmuyor muyduk? Sizinle aramızda akrabalık, sosyal ilişkiler yok muydu? O halde aramızdaki bu fark niye?” Ve müminler onlara şöyle cevap verecekler ‘’ “Müslüman olduğunuzu söylemenize rağmen ihlaslı değildiniz. İslâm ile küfr arasında duruyordunuz ve küfrden kendinizi tamamen koparmamıştınız. İslâm’a da hiç bir zaman sıkı sıkıya bağlı olmadınız.’’ Burada bahsedilen münafık insanların durumu tıpkı iki yoldan birini seçme durumunda olup hangi tercihi daha kârlı olacağını kestiremeyen kimseler gibi. İslâm’ın en nazik dönemlerinde münafıklar da aynı tavır içindeydiler. Açıkça kafirlerin saflarında değillerdi ama İslâm’a da yararlı olmuyorlardı. Hangi taraf kazanırsa, ona katılmayı bekliyorlardı. Sözgelimi, İslâm kazandığında, kelime-i şehadet getirmiş olmanın avantajından istifade edip Müslümanların arasına girerler; küfür kazanırsa, kafirlerin saflarına katılırlar ve Müslümanların saflarında gözükmenin zararlı olacağını düşünürler. İşte bunlar ihlastan yoksun kimselerdir. Ve bu konuya 15.ayette şöyle son verilmiş ‘’ Artık sizden fidye kabul edilmez, sizin barınma yeriniz ateştir.’’ Yani artık infak vermeye çalışsanız da, tüm servetinizden vazgeçseniz de bir önemi yoktur, dünyaya geri döndürülemezsiniz ve artık sizin yeriniz ateştir. Hafazanallah diyor ve diğer konuya geçmek istiyorum. Rabbim bizi münafıklık alametlerinden muhafaza etsin, yüreğimizi ve ömrümüzü yolundan ayırmasın, nefsimiz yüzünden iman nurunu bizden almasın.

Bu surede en çok hoşuma giden ayete geldi sıra; ‘’ Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir süs, kendi aranızda bir övünme, mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) da vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. ‘’ Ayet o kadar açık ve net ki üzerine söyleyecek başka hiçbir cümle bulamıyorum. Dünya hayatının aldanması olarak verilen şeyler hakikaten hepimizi oyalayan şeyler değiller mi?  Bu ayetlerde, insanoğluna içinde yaşadığı hayatın geçici olduğu hatırlatılmaktadır. “Bu dünyadaki hayat ve bu hayat içindeki iniş ve çıkışlar geçicidir. Her ne kadar dünyada hoşunuza giden şeyler çok görünüyorsa da, aslında onlar hakirdir, asılsızdır ve aldatıcıdır. İnsanoğlu akılsızlığı yüzünden aldanmaktadır; zira onları elde etmeyi nihaî saadet zannetmektedir. Oysa bu dünyada ne kadar büyük fayda ve lezzetler elde edilirse edilsin, hepsi de sınırlı ve geçici bir hayat ile çevrelenmiştir. Ayrıca bu dünyada insanoğlunun hayat akışı, aniden tersine dönebilir. Ancak bu dünyanın aksine, ahiret hayatı ebedidir. Oradaki faydalar da, zararlar da çok kapsamlı ve süresizdir. Şayet Allah’ın mağfireti sizlere nasip olursa, Allah’ın rızası mukabilinde size verilen nimetler de, o derece büyük ve sonsuz olacaktır. Öyle ki onların yanında bu dünyanın zenginlik ve ihtişamı bir hiçtir. Allah’ın azabına müstehak olanlar ise, zararlarının ne derece büyük olduğunu göreceklerdir. Çünkü bu dünyadaki hiç bir fayda, kazanç ve lezzet, ahirette sahip olunanların yanında bir değer taşımaz.. Artsın ya da azalmasın diye uğraştığınız malınız da, sürekli peşine koştuğunuz evladınız da bu bu aldatıcı dünya hayatının bir parçasıdır. Ama unutmayın ki, onları bir imtihandan ziyade bir nimete çevirmek de sizin elinizdedir. Malınızı Allah rızası için infak ederek, evlâtlarınızı da Kur’an ahlakıyla islâma hizmet ederek yetiştirmek sizin öldükten sonra bile kapanmayacak bir amel defteri demektir. İş ki, imtihanları nimete çevirmek. Müslüman olmak biraz da budur.

Surenin son kısmına gelmeden öncemüminler iki üç nasihat daha arka arkaya vermek adına şöyle buyrulmuş; ‘’Elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız.Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.  Ki onlar, cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. Her kim yüz çevirirse, artık şüphesiz Allah, ganiy (hiç bir şeye muhtaç olmayan), Hamîd (övülmeye layık olan) O’dur.’’ Sure boyunca infak bahsinin üzerinde durulduktan sonra burada cimrilik uyarısı yapılması hayli manidar. Unutmamak gerekir ki münafıkların en genel özelliği cimrilikleridir.  Görünüşte onların diğer Müslümanlardan pek farkı yoktur; zira onlar da kelime-i şehadet getirmişler ve Müslüman olarak kabul edilmişlerdi. Ancak bu kimseler ihlastan yoksun bulunduklarından dolayı, ihlaslı müminlerin tabi tutuldukları eğitim dışında kaldılar. Çünkü onlar biraz refaha kavuştuklarında ve çevrelerinden biraz itibar gördüklerinde, hemen kibirleniyorlardı. Ayrıca Allah’a ve Rasulü’ne iman ettiklerini söylemelerine ve o Rasul’ün tebliğ ettiği dini kabul etmelerine rağmen, mallarını sarfetmemeleri konusunda telkinde bulunuyorlardı. Onlar başkalarına “malınızı niçin boş yere harcıyorsunuz?” diyorlardı. Şayet Müslümanlar böyle bir imtihandan geçmemiş olsalardı, altın ile curuf birbirinden ayrılmayacaktı. İlhaslı müminler ile münafıkların bir arada karışık olduğu bir toplumun, insanlığın önderi olacak bir makama gelmesi mümkün değildi. Nitekim bu mükemmel önderliğin bereketlerini, dünya, Dört Halife döneminde açıkça görmüştür.

Ve son kısıma geldiğimizde peygamberliğin gayesini, onların görevlendiriliş amacının sebeplerini görüyoruz. Bu kısımda ilk olarak 26.ayette İbrahim ve Nuh as’dan şöyle bahsediliyor; ‘’ Nuh’u ve İbrahim’i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık.’’  Yani, kendilerine kitap verilen peygamberlerin tümü Hz. Nuh’un ve Hz. İbrahim’in zürriyetindendir. Daha sonra 27.ayette İsa as’dan şöyle bahsediliyor; ‘’ Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik; ona İncil’i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık.’’ Burada şefkat ve merhamet özelliklerinin üstünde durulması sebebini müfessirler şöyle açıklıyor; Hz. İsa (a.s) çok yumuşak kalpli ve merhametli olduğu ve mahlukata karşı çok şefkatli davrandığı için, onun takipçileri de aynı şekilde Allah’ın yarattıklarına karşı yumuşak ve merhametli davranıyorlardı. Daha sonra bu ayetin devamında içinden çok zor çıkılacak ama bizim girmemiz gerekmeyen birçok tartışma konusuna sebep olmuş kısım var, şöyle diyor; ‘’ Bir bid’at olarak türettikleri ruhbanlığı onlara biz vermedik. Ancak Allah’ın rızasını aramak için türettiler ama buna da gerektiği gibi uymadılar.’’ Önce Ruhbanlık nedir bunu öğrenelim sonra üstüne yorumları ekleyeleim. Ruhbaniyet, korku anlamındadır, hatta bu kelimeden türeyen Rahip kelimesi de “korkan kimse” demektir. Dolayısıyla “Ruhbaniyet”, “korkan kimselerin yolu” anlamında kullanılır. Burada bahsedilen ve genel olarak ruhban dendiğinde anlaşılması gereken şey ise;  korku dolayısıyla dünyaya sırt çevirmek, nefsin zaaflarından dolayı evlere, odalara, ormanlara, dağlara çekilebilmek gibi dünyadan uzaklaşma faaliyetleridir. Daha önce bu ayet üzerinden gerçekleşen tartışmalara şahit olanlar yahut bu özellikle bu ayetin tefsirini bekleyenler lütfen bu konuyu İbni Kesir, Sabuni, Mevdudi, Hamdi Yazır gibi müfessirlerin serilerinden okusunlar. Konu 4-5 sayfa uzunluğunda ve gerçekten işin içinden çıkmak imkansız. Konuyu hiç bilmeyenler için ben direk özet geçiyorum; Bazı müfessirler Ruhbanlığın önce farz kılındığını sonra bu görüşün neshedildiğini söylemişler. Fakat bu ayetten bu anlamın çıkmayacağı aşikar. Bu ayet ‘’Biz onlara Ruhbanlığı emretmedik fakat onlar iyi bir şey yapmak için bu yolu seçtiler’’ demek istiyor. Ruhbanlık çoğunlukla hristiyanların benimsedikleri bir ibadet yoludur. Bununla ilgili olarak da şunu da söyleyebiliriz ki Hz. İsa’dan (a.s) 200 yıl sonrasına kadar Hıristiyanlarda ruhbanlık yoktur. Ancak başlangıcından beri Hıristiyanlık, bünyesinde ruhbanlık gibi bir sapmanın doğmasına müsait bir takım özellikler taşıyordu. İnzivaya çekilmek, dünyaya sırtını çevirerek dervişler gibi yaşamak, hiç evlenmemek, aile hayatı kurmamak, ahlâken mükemmel olmak için çalışmak şeklindeki ruhbanlığın temel özellikleri ve bu tür eğilimleri, daha Hıristiyanlığın başlangıcında mevcuttu. Bilhassa, bekâr kalmak, Hıristiyanlıkta bir kutsallık kazanmıştı. Evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak her ne kadar kiliseye hizmet edenler için uygun görülmüşse de, üçüncü asra girerken, bu tür eğilimler bir fitne şeklinde gelişmiş ve ruhbanlık adeta salgın bir hastalık gibi, yayılmaya başlamıştır. Biz zaten biliyoruz ki Hristiyanlık Hz.İsa’nın öğrettiği şekilde kalmamış, ciddi bir boyut değiştirmiştir. Bu yüzden gerçek hristiyanlıkta ruhbanlık ne derece vardır bunu kestiremiyoruz. Ruhbanlığın islamdaki yerine değinecek olursak, bu konuyla ilgili sahih hadislerde Efendimiz’in ‘’Bu ümmetin ruhbanlığı, Allah yolunda cihat etmektir’’ dediğini görüyoruz.  Yani bu ümmetin ruhani gelişimi dünyayı terketmekle değil, Allah yolunda cihad etmekle mümkündür. Dolayısıyla İslam ümmetinin fertleri fitnelerden korkmak orman ve dağlara çekilmek yerine fitne ve fesada karşı Allah yolunda mücahede ederek, fitne ve fesadı ortadan kaldırmak durumundadır. Nitekim bir sahabi “Ben tüm gece boyunca namaz kılacağım” derken, başka bir sahabi “Ben hergün oruç tutacağım”, başka biri, “Ben hiç evlenmeyeceğim ve kadınlara yaklaşmayacağım” dediğinde, bu sözleri duyan Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim ki, ben içinizde Allah’tan en çok sakınanızım. Ancak ben oruç tutar, yemek de yerim, geceleri namaz kılar, uyurum da. Ben kadınlarla da evlerinim. Bu benim yolumdur ve benim yoluma uymayanlar bizden değildir.” (Buhari, Müslim). Ayrıca Hz. Enes’in rivayet ettiğine göre Rasulüllah şöyle buyurmuştur: “Nefislerinize zulmetmeyin. Öyle ki bir grup nefislerini zorlamış ve Allah da bunu onlara zorlaştırmıştır. Onların kalıntılarını kilise ve manastırlarda görürsünüz” Zaten ayeti tam anlamaya çalışırsanız, ‘’ama buna da uymadılar’’ ifadesindeki eklerin daha öncede doğru bir şey yapmadıkları anlamını çıkarabilirsiniz. Yani, iki kez yanlışlık yapmışlardır. Birincisi; Allah’ın emretmediği bir şeyi nefislerine vacip kılmışlar, ikincisi; Allah’ın rızasını kazanmak uğruna nefislerine vacip kıldıkları şeyin hakkını da verememişlerdir. Daha sonra 28.ayette; ‘’Ey iman edenler! Allahtan korkup sakının, O’nun Rasuluna iman edin’’ buyuruluyor. Bu ayetin yorumunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Bir kısım müfessire göre, ayetin başındaki, “Ey iman edenler!” ifadesi Hz. İsa’nın (a.s) takipçileri olup ona iman eden kimselere hitap etmektedir. Böylelikle onlara, “Şimdi de Muhammed’e iman edin ki, Allah size, hem İsa’ya hem de O’na inandığınızdan ötürü rahmetinden iki pay versin” denilmiş olmaktadır. Bir kısım müfessir ise bu hitabın Hz. Muhammed’e (s.a) inananlara yapıldığı görüşündedirler. Yani, “sizler İslâm’a girdiğinizi sadece sözle ikrar etmekle kalmayın, bunu amellerinizle de ispat edin. Hem küfrü terk edip, İslâm’a girdiğiniz, hem de İslâm’ı ihlasla kabul edip, onda sebat gösterdiğiniz için, Allah rahmetinden sizlere iki pay verecektir. Bize göre ikinci görüş daha doğrudur. Çünkü surenin başında, Rasulullah’a (s.a) iman ettiklerini söyleyerek, İslâm’a girenlere seslenilmektedir. Sure boyunca bu kimselere, “sadece iman ettiğinizi söylemekle kalmayın, imanınızı, amellerinizle de ispat edin,” denilmiştir. Aynı ayetin devamında; ‘’Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, esirgeneyendir.’ buyuruluyor. . Yani, imanın gereklerini yerine getirirken, ihlaslı tüm gayretlerinize rağmen, beşerî zaaflarınız dolayısıyla hatalar yapmış olsanız bile, bunlar affedilecektir. Bunun yanısıra İslâm’a girmeden önce işlediğiniz tüm günahlar da affedilecektir. Ne güzel bir rahmet ile sure sonuna geldik dimi? Hadi bu gece Rabbin merhametinin ne kadar sonsuz olduğunu düşünerek uyuyalım. Ama sakın şeytan bizi bu merhamete güvendirerek kandırmasın. Onu da unutmayalım.

Sadakallahulazim.

 

4 YORUMLAR

  1. Elhamdulillah! Sizlere yetistim ve en son yaziyi da okudum. Ne güzel bir is yapiyorsun sen hatunkafasi 🙂 Rabbim ilmini arttirsin senden hep razi olsun insaallah. alman topraklarindan sevgilerle…

  2. Selamın aleykum Gönül hanım.Okuduğum Elmalılı Hamdi Yazır mealinde ‘Hadid suresi’ mekki sure olarak ele alınmış fakat siz medeni sure olarak açıklamışsınız.Surenin nerede indiğinin kesinliği mi yok yoksa birinden birinde yanlış mı yazılmış?

  3. Bu güzel surenin 16. ayetini okurken aklıma Efendimiz’in (sav) şu hadisi geldi:

    “Kur’ân okuyan mü’min turunç gibidir; kokusu da güzeldir tadı da güzeldir. Kur’ân okumayan mümin hurma gibidir; kokusu yoktur ama tadı güzeldir. Kur’ân okuyan münafık reyhan otu gibidir; kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık ise ebucehil karpuzuna benzer; kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.”(Müslim, Müsafirin, 243)

    Kur’an-ı Kerim’i okuyup, hakkıyla amel edebilenlerden olmak duasıyla…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here