بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Hakka sûresi Mekke’de inen sûrelerdendir. Bunun durumu, iman ve i-nancı yerleştirme hususunda Mekke’de inen diğer sûrelere benzer. Mushaftaki sıralamada altmış dokuzuncu, iniş sırasına göre yetmiş sekizinci sûredir. Mülk sûresinden sonra, Meâric sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Sûre adını birinci âyette geçen ve “gerçekleşecek olan (kıyamet)” anlamına gelen “hakka” kelimesinden almış olup yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. Ay­rıca 12. âyette geçen “Vâiye” ve 36. âyette geçen “Silsile” adlarıyla da anılmıştır. Muhtevasından, bu surenin Allah Rasulü’ne karşı muhalefetin yeni yeni başladığı, ama henüz şiddete baş vurulmadığı sıralarda nazil olduğu anlaşılmaktadır. Ahmed’in Müsned’inde Hz. Ömer’den şöyle bir rivayet nakledilir: Müslüman olmadan evvel bir gün Hz. Muhammed’e (s.a) eziyet ve kötülük etmek niyetiyle evden çıktım. Lakin, O benden önce Mescid-i Haram’a varmıştı. Ben geldiğimde namaz kılmaktaydı, el-Hakka Suresi’ni okuyordu. Arkasına dikilerek dinlemeye başladım. Bu sureleri duyunca sanki mestoldum. Derhal aklıma bu adamın Kureyşlilerin söyledikleri gibi muhakkak bir şair olduğu geldi. Ben böyle düşünürken O’nun ağzından şu sözler döküldü. “O muhakkak kerim bir Rasulün sözüdür bir şairin değil” O zaman şair değilse bir kahindir, dedim. Bu sefer mubarek ağızlarından “… bir kahinin sözü de değildir, siz pek az düşünüyorsunuz. O Alemlerin Rabbinden gönderilmedir”. Bunları duyunca kalbimde derin izler açıldı. İşte Hz. Ömer’in bu sözlerinden de anlaşılıyor ki bu sure Hz. Ömer’in İslâm’ı kabulünden önce nazil olmuştur. Çünkü bu hadiseden sonra daha bir müddet Hz. Ömer henüz Müslüman olmamış ve bir çok hadise mütemadiyen O’nu İslâm’ın tesiri altına çekmiştir. Ve en sonunda da kız kardeşinin evinde son darbeyi yiyince İslâm’a vasıl olmuştur. Son olarak bu sureyi iki konu olarak ele alacağız, bunları şöyle kategorize edelim;

1-38: Ahiret günü ve grupların hali
39-52: Kuran ve Peygamber’in doğruluğu

Surenin başlarında kıyametin bir gün geleceği, ahiret hakikatinin mutlaka gerçekleşeceği şu ayetlerle anlatılmaktadır: ”Gerçekleşecek olan, Nedir o gerçekleşecek olan? Gerçekleşecek olan (kiyâmet)in ne olduğunu sen nerden bileceksin?” Bu ayetlerdeki tekrar, olayın büyüklüğünü ve önemini ifade etmek içindir. Daha sonra 4. ayetten 12. ayete kadar geçmiş kavimlerden bazılarının ahireti inkâr ettikleri ve sonunda da Allah’ın azabına mustahak oldukları anlatılmaktadır. Bu ayetlerde bahsedilen Ad, Semud ve Firavun’un kavimlerinin helak meselelerini daha önce birkaç kere daha açıkladığımız için direk geçiyorum. Bununla ilgili olarak sitenin arama kısmına, merak ettiğiniz kavmin ismini yazıp çıkan sureden bilgi desteği alabilirsiniz. Hakka Suresine dönecek olursak, kavimler bahsinden sonra, kıyamet anına dair tarifler görüyoruz: ” Artık Sûr’a bir defa üflendiği ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur. Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar. Melekler göğün etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, başlarının üstünde sekiz (melek) yüklenir.” Son cümledeki ”başlarının üstüne sekiz melek yüklenir” ifadesi müteşabihattandır. Tam olarak manasını bilmemiz zordur. Arş’ın nasıl olduğu, kıyamet günü sekiz meleğin onu nasıl taşıyacağını bilemiyoruz. Her ne olursa bu ayetlerden olsun Allah’ın arş üzerine oturacağı ve diğer sekiz meleğin de onu taşıyacağı bilgisi çıkarılamaz. Ayette, Allah’ın arş üzerine oturmuş olacağına dair böyle bir ifade yoktur. Allah Teâlâ cisim, mekan ve yönden münezzeh olduğu için Kur’an-ı Kerim böyle düşünmemize manidir. Çünkü taşımak eylemi için bir cismin ortada olması lazımdır. Bu konuları fazla kurcalamanın, bir mana bulmaya çalışmanın insanı dalâlete düşürme tehlikesi vardır. Fakat şunu da bilmeliyiz ki, Kur’an’da, Allah’ın hükümranlığı ve benzeri konuları anlatmak için bizim dünyada kullandığımız terminoloji kullanılmaktadır. Yalnız, bu kelimelere harfi harfine bir anlam vermekten kaçınmalıyız. Bu meseleyi de çok fazla karıştırmadan iman ile teslim olmakta fayda vardır. Bu konunun sonlarına doğru kıyamet anının en önemli anı olan kitabı sağ ve soldan verilenlerden bahsediliyor, bununla ilgili olarak da 19 ve 20.ayette ”Kitabı sağ tarafından verilen, “Alın, kitabı­mı okuyun! Doğrusu ben, hesabımla karşılayacağımı za­ten biliyordum” der buyuruluyor. Ek olarak 25 ve 26.ayette ”Kitabı sol tarafından verilene gelince: O, “Keşke, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne ol­duğunu bilmeseydim! der” buyurulmuştur. Yani herkesin amel defteri elinde olacaktır. Bu dünyada bir gün Allah’a hesap vereceği korkusuyla yaşayan ve güzel ameller işleyenlere ahirette karşılıkları verilecektir. Hesaplarının temiz olduğunu görecekler ve cennette sonu olmayan bir huzura kavuşacaklardır. Ama bu dünyadayken Allah’a kulluk hakkını itiraf etmeyerek kulluk vazifelerini yerine getirmeyenleri ise Allah’ın cezalandırmasından kimse kurtaramayacaktır ve sonunda bunlar cehennem ateşine gönderileceklerdir.

İkinci bölümde Kur’an-ı Kerim’i bir şair ya da bir kahinin sözüdürdiyerek yalanlayanlara cevap veriliyor.Bununla ilgili olarak 39.ayette: “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ede­rim ki, hiç kuşkusuz o Kur’an, çok şerefli bir elçinin sözüdür.” Burada Kur’an’ın, Kerim olan Rasul’ün sözü olduğu söylendikten hemen sonra bunun bir büyücünün ya da kahinin sözü olmadığı vurgulanmaktadır. Ve açıktır ki, Mekkeli kafirler Cebrail’e değil Hz. Muhammed’e büyücü ve kahin demekteydiler. Fakat Tekvir Suresi’nde, bu Kur’an’ın, Rasul’ün sözü olduğu söylendikten sonra “O Rasul güçlüdür, arş sahibinin yanında makamı yüksektir, orada kendisinin sözü dinlenir, emindir, Muhammed (s.a) onu apaçık ufukta görmüştü” denilmektedir. Hemen hemen aynı konu Necm Suresi 5 ilâ 10. ayetler arasında Cebrail (a.s) için beyan edilmektedir. Yani insanlar bu Kur’an’ı Rasul’ün ağzından duyuyorlardı. Allah Rasulü de onu Cebrail’den (a.s) öğreniyordu. Bu yüzden bir bakıma Allah Resûlü’nun, bir bakımdan da Cebrail’in sözü olmaktadır. Fakat daha ileride de açıklanacağı gibi bu aslında Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e, ve onun vasıtasıyla da bütün insanlara aktarılan Alemlerin Rabbi tarafından nazil olan bir kelâmdır. Rasül kelimesi bile bu kelamın onların olmadığı, onların sadece haberci Peygamber oldukları ve bu haberleri veren tarafından vazifelendirildikleri hakikatini açıkça göstermektedir. Bu konunun sonuna doğru ayetleri uydurma meselesiyle ilgili son nokta çok ciddi bir cevap ile açıklanıyor”Eğer Peygamber böyle yapacak olsa, O’nun kalp damarını keser, boynunu koparırdık. Muhakkak ki bu, hak kelamdır, kim onu yalanlarsa sonunda hüsrana uğrayacaktır” Bundan asıl maksat, peygamberin kendi kendine vahiy üzerinde herhangi bir eksiltme ya da artırma yetkisinin olmadığıdır. Eğer böyle yapacak olsa biz onu şiddetle cezalandırırız. Bu husus öyle bir üslupla söylenmekte ki gözünün önüne sanki, kendi tayin ettiği bir memura “Eğer benim adımı kullanarak sahtekarlık yaparsan senin kafanı uçururum” diyen bir kralın manzarası gelmektedir.

Sûre’de son olarak Kuran’ın yüceliği ifade edilir ve onun, mü’minler için bir rah­met ve kâfirler için de bir pişmanlık olduğunu açıklayarak sona erer: “Doğrusu o Kur’an, sakınanlar için bir Öğüt ve kâfirler için büyük bir pişmanlıktır.” Yani kim kötü yoldan ve o yolun sonuçlarından sakınmak isterse Kur’an onlara yol gösterecektir. Ve onu inkar edenlerde muhakkak Kuran’ı yalanladık diye pişman olacaklardır.

Ve
Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here