بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Müddessir sûresi Mekke’de inmiştir. Bu da bundan önce geçen Müzzemmil sûresi gibi, Yüce Peygamberin (s.a.v.) şahsiyetinin bazı yönlerini anlatır. Onun içindir ki buna “bürünüp sarınan” anlamına gelen Müddessir adı verilmiştir. Konuları aslında birbirine bağlı gibi görünse de daha anlaşılır olması açısından biz sureyi 6 kısımda inceleyeceğiz, bunlar:

1-7: Peygamber’e telkinler
8-11: Kıyametin dehşeti
12-26: Velid B. Muğire’nin kıssası
27-37: Sekar Cehenneminin tarifi
38- 48:Cennet ve cehennem ehlinin diyalogu
49-56: Müşriklerin islamdan yüz çevirme sebebi

Efendimiz’e ilk vahiy yani ”Oku” emri geldikten hemen sonra korkusundan titremeye başlamış, hemen ailesine gelerek “Beni örtün, beni örtün!” demişti; onlar da üzerine bir örtü örtmüşler ve serin su serpmişlerdi. Alak Sûresinin ilk âyetleri nâzil ol duktan sonra vahiy kesilmişti. Rasûlüllah (s.a.s), buna çok üzülmüş ve adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Bu vahiy kesintisiyle, yaşadığı şoku atlatması ve yeniden sakinleşerek zihinsel olarak gelecek olan vahiyleri almaya ve peygamberliğin gereklerini yüklenmeye hazır olması istenmiştir. Cabir İbn Abdullah (r.a.), vahyin gelmediği o dönemden sözederken Hz. Peygamber (s.a.s)’in şöyle söylediğini rivayet eder: “Bir gün yolda yürüyordum. Aniden gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdığımda, daha önce Hira mağarasında gördüğüm o meleği, yerle gök arasını dolduran bir kürsüde oturur vaziyette gördüm. Dehşete kapılarak, hemen eve döndüm. “Beni örtün, beni örtün”diye bağırıyordum. Evdekiler beni örttüler. Bunun üzerine Allah tarafından bu; “Ey örtünen” ayetiyle başlayan süre nâzil oldu. ” Sûre başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından kurtarıp hidayete ulaştırmak için Cenab-ı Allah’ın peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor: “Kalk ve insanları uyar”. Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan, büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor. Bunun yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Bu kısmın son cümlesin de ise “Bu görevi yerine getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin hatırı için sabret” telkininde bulunulmaktadır. Yani, sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir. Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını sürdür.  Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında izleyeceği tavır, ahlak ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini ileri sürüyorlar. Biraz bu ayetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi, yoksa Allah kulunu peygamberlik ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir düşünsünler.

Surenin ikinci kısmına geçmeden önce biraz tarihsel arka plan incelemek de fayda var. Allah Rasulü tebliğ vazifesine ve Kur’an’ın peş peşe nazil olan surelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı ki muhalifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle geçtikten sonra hacc mevsimi gelmişti. Mekke’dekiler bu sefer: “Hacc için bütün Arabistan’dan kafileler gelecek ve eğer Muhammed (s.a) bunları ziyaret ederek bu hacılara Kur’an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan hacılar tarafından Arabistan’ın en ücra köşelerine kadar İslâm’ın çağrısı yayılır ve sonra da kimbilir neler olur” diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed’e (s.a) karşı propaganda yapılması kararını aldılar. Görüş birliğinden sonra toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: “Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes Muhammed için hacılara aynı şeyi söylesin.” Bunun üzerine bazıları: “Onun bir kahin olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kahin değildir. Kahinleri gördük. Muhammed’in okuduğu şeyler öyle kahin mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil” dedi. Bazıları, “Öyleyse deli olduğunu söyleriz” dediler. Velid, “Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük, biliyoruz. Halbuki Muhammed’in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor” dedi. Kureyşliler “Peki öyleyse şair olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o bir şair de olamaz. Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir” dedi. Kureyşliler “Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o büyücü değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Muhammed’in sözleri büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor” dedi. O zaman Kureyşliler Velid’e, “Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?” deyince Ebu Cehil, Velid’e, “Sen kendi görüşünü söylemezsen bu insanlar senden razı olmayacaklar” dedi. Velid onlara, “Tanrıya and olsun ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. Muhammed hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı anlaşılır” dedi. Kureyşliler Velid’in bu söylediklerini kabul ederek dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine çıkarak rast geldikleri herkese Muhammed’den sakınmasını söylemeye ve onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu.

İşte surenin sıradaki kısımlarıdan önce kıyamet anının dehşetinden bahsedip sonra da Velid’in kıssasını anlatmaya başlar. Anlayana elbette bu iki konunun arka arkaya bahsedilmesinde de bir mesaj vardır. Onların, küfürlerinde ısrar edişlerinin sebebi, İslâm’ın gerçekliği hakkındaki şüphelerinden kaynaklanmıyordu. Riyaset ve zenginlikleri, böbürlenmelerine, kendilerini diğer insanlardan üstün görmelerine sebeb oluyordu. Toplumun akıllarınca en şereflileri kendileri olduğuna göre, Allah Teâlâ’nın peygamberlik gibi yüce bir görevi kendilerinden birine vermesi gerekirdi. Câhiliyye yaşamının pisliklerinin körelttiği akılları, Muhammed (s.a.s) gibi zenginliği ve riyaset iddiası olmayan mütevâzi birine risâletin verilmesini idrak edemiyordu. Ona karşı olan hased ve kıskançlıkları, sapıklıklarında inad etmelerine sebeb oluyordu. İşte onlar  bu düşünceleri sebebiye İslam’ın lezzetine tabii olamadılar. Bu yüzden Allah onlardan bahsetmeden önce kıyametin dehşetini bir kere daha hatırlattı. Ve sonra 12.ayet ile Velid hakkında indirilen ayetler başladı. ”Hem ona bol servet verdim. Hem göz önünde oğullar verdim. Hem ona büyük imkânlar sağladım. Sonra da şiddetle arzu eder ki daha da artırayım. Hayır, çünkü o bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi. Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım. Çünkü o bir düşündü, ölçtü, biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti. Sonra baktı. Sonra kaşını çattı, surat astı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı. “Bu, dedi, başka değil öğretilegelen bir sihirdir.Bu, sadece bir insan sözüdür.” Bu ayetlerde Velid’in direk ismi anılmadan Allah’ın nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk’a karşı gelerek düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır.Bu tür ayetlerde isim verilmemesinin sebebi, bunun özel bir yargı değil de bu zihniyette olan herkesi kapsayan bir yargı olduğunu farkettirmektir. Velid, bir yandan Hz. Muhammed’in (s.a) ve Kur’an’ın doğru olduğuna inanıyorken, öte taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada onun bu aşikar çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil cehenneme müstehaktır artık.

İşte surenin bu kısmında da ona müstehak görülen cehennemin tarifi yapılmaya başlanıyor. Cehennemin tarif edildiği bu ayetleri bir karışıklık ve bir teşbih hatası olmaması için tek tek ele alacağız. 28.ayette buyuruluyor ki; ”Sen biliyor musun cehennem nedir? Hem bırakmaz, hem vazgeçmez o.” Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi şudur: “Yani herhangi bir kimse onun içine düştüğünde kül olacak, bununla kurtulamayacak ve daha sonra yeniden diriltilip tekrar yakılacaktır.” Aynı husus başka yerde “… orada o ne ölür ne de dirilir” (A’la 13) şeklinde beyan edilmiştir. İkinci anlam da şudur: “O azabı hak etmiş olanlardan kimse bir yere kaçamayacak ve hepsi azabı göreceklerdir.”  Daha sonra 30.ayette de şöyle buyuruluyor; ” Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır.” Bu ayette Mekkeli müşriklere bir taş vardır. Onlar Allah Rasulü’nden cehennemin bekçilerinin on dokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye başlamışlardı. “Hem bize Adem’den kıyamete kadar dünyada ne kadar inkarcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece on dokuz görevli bulunacakmış” diyerek Kureyş’in ileri gelenleri dalga geçmeye başladılar. Özellikle Ebu Cehil; “Arkadaşlar! Onar onar cehennemdeki bir askerin üstesinden gelemeyecek kadar aciz miyiz?” dedi. Bunun üzerine Cumha oğullarından bir pehlivan “On yedisini tek başıma hallederim, geriye kalan ikisini de artık siz hep beraber hallediverirsiniz” diye alay etmişti. İşte bu ara cümlede bunların bu sözlerine cevap verilmektedir. Buradan sonra da uzun bir ayet olan 31.ayet karşımıza geliyor; ” Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkarcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, îman edenlerin îmanı artsın; hem kendilerine kitap verilenler hem mü’minler şüpheye düşmesinler, kalblerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?” desinler.”  Ayet genel olarak ele alındığında, cehennem görevlilerinin güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne kadar ahmak olduğunu göstermektedir. Halbuki onlar insan değil meleklerdir. Biz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahluklar yarattığını bilemeyiz. Ve ek olarak cehennem görevlilerinin sayısını bildirmeye gerek görülmemiştir ama denilmiştir ki “Onların sayılarını anlatmakla da küfredenler için, başka değil, ancak bir fitne ve imtihan kıldık.” Bir kimse eğer zâhiren iman etmişse, Allah’ın uluhiyyeti ve büyük kudreti ya da vahiy ve peygamberlik hakkında bir şüphesi varsa bunu duyar duymaz hemen “Allah’ın o büyük hapishanesinden sayısız cin ve insanın işini görmek için sadece on dokuz şahıs mı bunlara birer azap verecek?” diyerek küfrünü belli edecektir.  Yani Allah Teâlâ insanlara bazı şeyleri açıklar ve bunların her biri insanlar için bir imtihan sebebidir. Huyu güzel, doğruluğu seven ve sağlam düşünce sahibi bir kimse bunu işitince doğru anlam vererek dosdoğru yolu bulur. Aynı şeyi inatçı, eğri düşünceli ve doğruluk düşmanı bir insan duyduğunda ise ondan yanlış anlamlar çıkarır ve doğrudan kaçmak için bunu bahane olarak kullanır. İşte Allah böylece, kendi açıkladığı ilmi ezelisinin bilgisiyle dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez.

Surenin 38 ile 48.ayeti arasında cennet ve cehennemdekiler arasındaki bir diyalog verilmiştir; ” Hesap defteri sağ tarafından verilenler birbirlerine günahkarların durumlarını sorarlar. Onlara “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” derler. Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk,  (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,  Ceza gününü de yalan sayıyorduk.” Yani ölünceye kadar kendi bildikleri yolda ısrar edip durdular. Ta ki o gafil oldukları gerçek onlara ulaştı. Bu gerçek ölüm ve ahirettir.

Surenin son kısmı müşriklerin imandan yüz çevirme sebebini açıklayarak sona erer: “Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar. Hayır! Bu, gerçek bir ikazdır. Dileyen onu düşünüp öğüt alır. Bununla beraber, Allah dilemezse onlar öğüt alamazlar. Korkulmaya değer olan tek O’dur. Bağışlamak da ancak O’na yaraşır.” Burada açık açık ”Allah bir kimsenin imanına muhtaç değil ki onların şartlarını kabul etsin” denmiştir. Yani Kur’an herkese takdim edilen genel bir öğüttür. Kim isterse kabul etsin. Ve ayetin sonunda Allah, insanların O’na itaat etmemekten korkmalarını istediğini söylemiştir. Bu korku karşısında tüm günahlarının bağışlanmasının da onun şanından olacağını açıklamıştır.

O halde
Sadakallahulazim.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here