بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Kıyamet Suresi Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada yetmiş beşinci, iniş sırasına göre otuz birinci sûredir. Karia sûresinden sonra, Hümeze sûresinden önce nazil olmuştur. İlk âyetinde geçen “kıyamet” kelimesi sûreye ad olmuştur. Aynca “Lâ uksi-mü” adıyla da anılmaktadır. Bazı müfessirlere göre de ayetlerde kıyamet konusundan bahsedilmesi sureye isim olmuş olabilir imiş. Fakat biz isimlerin tamamen temsili olduğunu konularla çok alakalı olmadığını daha önce öğrenmiştik.  Bu sureden sonra Kur’an-ı Kerim’in sonuna kadar bütün sureler aynı zamanda ve aynı konular üzerine nazil olmuştur.  Yani öz, etkili ve kuşatıcı ifadelerle İslâm ve onun temel inançları ve ahlâki öğretileri ortaya konulmakta ve Mekkeliler, sapıklıkları dolayısıyla uyarılmaktadırlar. Yine de konuları kategorize etmeye devam edecek ve anlamayı daha kolay hale getirmeye çalışacağız;

1-6: Kıyamet gününün varlığına yemin
7-15: Kıyamet gününün tarifi
16-19: Efendimiz’in Kuran’ı okumaya verdiği önem
20-36: Kıyamet gününde iki grubun hali
37-40: İnsanın yaratılışının ve ölümünün sahibi

Bu surenin muhtevasına bakılırsa, nazil olan ilk surelerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü 15. ayetten sonra aniden bir ara cümlesi ile Allah Rasulü’ne “Vahyi ezberlemek için acele edip tekrarlama. Onu sana ezberletmek ve okutmak bize aittir. Öyleyse vahiy okunduğu zaman onu dikkatlice dinle. Onun anlamını açıklamak bize düşer.” buyurulmaktadır. Sonra 20. ayetten itibaren kalınan yerden, yani, baştan on beşinci ayete kadar aynı konuya devam edilmektedir. Bu arada cümle, gerek yeri itibariyle ve gerekse rivayetlere göre Cebrail’in Peygambere bu sureyi okumakta iken peygamberin “ya unutursam” diye endişeye kapılarak cümleleri hemen peşinden tekrarlaması üzerine varid olmuştur. Demek oluyor ki bu olay, Allah Rasulü’ne vahyin yeni yeni gelmeye başladığı ve henüz daha vahiy almaya alışamamış olduğu zamanda vuku bulmuştur. ur’an’da bu olayın iki örneği daha vardır. Birincisi, Taha Suresi 114. ayetinde Allah Rasulü’ne buyrulan: “Allah’ın vahyi bitmeden önce, unutmamak için tekrar edip durma…” ikincisi de Ala Suresi 6. ayette Allah Rasulü’ne ‘Emin ol, sana Kur’an’ı biz okutacağız ve asla unutmayacaksın” denilmesidir. Daha sonra O vahiy almaya alışkın hale gelmiş ve bir daha böyle bir ikaza ihtiyaç kalmamıştır. Onun için bu üç yerden başka, Kur’an’da bu gibi bir misale rastlanmaz.

Ayetlere dönecek olursak, surenin  ilk iki ayet-i kelimesi, kıyâmeti ve insanı ele alarak başlamaktadır. Allah kıyâmet gününe yemin etmekte, bu olayın mutlaka gerçekleşeceğini hatırlatmaktadır. Bu kâinat sisteminin, ezeli ve ebedî olmadığına işaret edilmektedir. Ayrıca “levvâme” diye adlandırılan; uyanık, korkan ve yaptıklarından pişmanlık duyan, kendisini hesaba çeken bir nefis üzerine yemin edilmektedir. “Kıyâmet gününe yemin ederim. Ve nedamet (pişmanlık) çeken nefse de yemin ederim ”  Kıyamet günü üzerine yemin edilmiş olması, bu olayın muhakkak gerçekleşmesiyle ilgilidir. Bütün bir kainat sistemi, bu nizamın ezelî ve ebedî olmadığına, ilelebed devam etmeyeceğine şahittir. Yapısı, onun ezelî olmadığını ve ebede kadar devam etmeyeceğini ortaya koymaktadır. İnsanın aklı bunun aksine bir delil getiremez. Çünkü bu alem her saniye değişime uğramaktadır ve böyle bir şeyin bir sonunun olmayacağı söylenemez. İnsanın bu dünya hakkındaki bilgisi arttıkça, kendisi de bu hayatın bir başlangıcı olduğunu, ondan önce birşey olmadığını, bundan sonra imtihan olacağını ve o zaman hiçbir şeyin ortada kalmayacağını yakın olarak hisseder ve öğrenir. Bu yüzden Allah (c.c) kıyametin vuku bulacağını vurgulamak için, bizzat kıyamet üzerine yemin etmiştir. Ama kıyamet günü üzerine yemin etmek, bir gün bu kainat nizamının alt üst olacağını, sonra her insanın tekrar diriltileceğini, yaptıklarının hesabının sorulacağını ve yaptığı iyilik ya da kötülüğün karşılığını bulacağını göstermektedir. Bu nedenden ötürü, üzerine yemin edilen ikinci şey, nefsi levvame’dir. Dünyada tamamen bir sağ duyuya, vicdana sahip olmayan kimse yoktur. Her insanın içinde iyiliğin ve kötülüğün de hissi vardır. Bir kişi ne kadar bozulmuş, dejenere olmuş olursa olsun, vicdanında muhakkak kötülük yapmamasını ve iyilikte bulunmasını isteyen bir dürtü vardır. Şimdi eğer bir insanın yapısında böyle bir nefsi levvame varsa ve varlığı inkar götürmüyorsa, o zaman bu aynı nefsi levvamenin kıyamet günü insanın karşısına bir şahit olarak getirileceği de inkâr edilemez. Çünkü işlemiş olduğu iyi ya da kötü fiiller için muhakkak insanın bir ceza ya da bir mükafaat görmesi fıtrat gereğidir. Bu da ölümden sonra bir hayat olmadan mümkün olamaz. Hiçbir akıl sahibi ölümden sonra yok olacağını iddia edemez. Çünkü eğer böyle olsaydı yaptığı iyiliklerin karşılığını göremeyecek ve yaptığı kötülüklerin cezasını da bulamayacaktır. Bu ise büyük bir haksızlıktır. Burada yemin edilmek suretiyle beyan edilen iki şey, dünyanın muhakkak son bulacağını (yani kıyametin birinci safhası) ile ölümden sonra ikinci bir hayatın olacağını ispatlamaktadır. Ölümden sonra ikinci bir hayat olacaktır; çünkü hem insanın ahlâki varlığı, mantık ve fıtrat, ikinci bir hayatın vuku bulmasıyla, bu dünyada yaptıkları üzerinde vicdanın orada şahitlikte bulunmasını gerekli görmektedir.

Sûrenin sıradaki ayetlerinde öldükten sonra dirilmeyi ve kıyâmet gününün meydana geleceğini inkar eden ve “kıyâmet günü de ne zaman” diyen müşriklere cevap verilmektedir;  ”Ay tutulur, Güneş ve ay toplanır, İşte o gün insan, “kaçacak yer neresi?” der. Hayır, hayır, yok bir siper.” Bu ayetlerin anlamı, var olan alemin alt üst olacağı kıyametin ilk merhalesinin kısa bir açıklamasıdır. Ay’ın ışığı sönecek, Ay ve Güneş birbirine katılacaktır. Bunun anlamı şu olabilir: Bilindiği gibi Ay zaten ışığını Güneş’ten almaktadır ve Güneş’in ışığı sönünce ikisi de bir olacaktır. İkinci bir yorumlayış şöyle olabilir; yeryüzü o gün aniden ters dönmeye başlayacak ve böylece Güneş ve Ay batıdan doğacaktır. Üçüncü bir anlam da şu olabilir; yani Ay yer çekiminden çıkacak ve Güneş’e çarpacaktır. Öte yandan bunun, bizim bugün bilemediğimiz başka anlamları da olabilir.  Surenin bu kısmı ”O gün, insanoğluna önce ve sonra yaptığı ne varsa bildirilir. Özürlerini sayıp dökse de, insanoğlu, artık kendisine karşı bir şahittir” ayetiyle son buluyor.  Bu ayette geçen “” Önce ve sonra ne yaptıysa” cümlesi çok kapsamlıdır. Değişik anlamlara gelebilir. Bu anlamların hepsi de doğru olabilir. Bir anlamı; insana, ölmeden önce dünyada iken hangi iyilikleri ve kötülükleri işleyerek ileriye, ahirete göndermiş olduğu bildirilecek, amel defteri kendisine gösterilecektir. Dünyada iken yapmış oldğu iyi ve kötü amellerin onun ölümünden sonra gelen kuşaklarda ne gibi bir etki bıraktığını bu defterde görecektir. İkinci anlam şu olabilir; ona dünyada ne yapması gerekirken yapmadıkları ve yapmaması gerekirken yaptıkları gösterilecektir. Üçüncü anlamda şöyle söylenebilir; yani önce ne yapmış sonra ne yapmış, hepsinin bir kronolojik tablosu kendisine gösterilecektir. Dördüncü bir anlam da, kişi, işlemiş olduğu iyilikler ve kötülükler ile kaçındığı iyilik ve kötülüklerin hepsinden haberdar edilecektir, şeklinde olabilir.

Sûrenin üçüncü kısmı, bizzat Rasûlüllah (s.a.s)’ı muhatap almaktadır. Giriş bölümünde de bahsettiğimiz gibi, vahyin ilk dönemlerinde Allah Rasulü daha alışkın olmadığı için vahiy geldiğinde Cebrail O’na Allah Kelâmı’nı okumaya başlayınca “Hepsini tam olarak aklımda nasıl tutacağım” diye korkuya kapılmıştı. Bu yüzden onu dinlerken ezberlemeye çalışıyordu. Aynı durum, surenin bu ayetlerini okuduğu zaman da olunca Allah Rasulü’ne; “Vahiy geldiği zaman onu ezberlemeye çalışma, fakat dikkatle dinle” denmiştir. Bu cümlenin arka planını bilmeyen bir kimse, bunun anlamsız ve ilgisiz olduğunu zannedebilir. Ama arka planı göz önünde tutulduğunda bir kopukluk olmadığı anlaşılır. Yani tıpkı bir öğretmenin, ders esnasında öğrencilerinin dikkatlerinin başka yere kaymış olduğunu gördüğünde, birdenbire dersi bırakarak öğrencilere; “söylediklerime dikkat edin” demesi ve daha sonra esas konuya devam etmesi gibi.  Bu açıklamadan sonra 16.ayeti ele alalım; ” Vahyi hemen okumak için dilini kıpırdatma” Yani Rasûlüllah, vahyi Cebrail (a.s)’dan aldığı esnada âyetleri eksiksiz bir şekilde ve tam manasıyla ezberlemek maksadıyla dilini oynatarak tekrar etmekteydi. Fakat ona durması söylendi. Önce dinlemesi ve anlaması istendi. Sonra 17.ayette ise ”Onu toplamak ve okumak bize aittir” diyerek Efendimiz’in aklında tutmaya çalışmasına gerek olmadığı bilgisi verildi. Bu ayetleri bu bağlamda incelersek anlamak çok daha kolay olur ve kafa karışıklığı ortadan kalkar. Çünkü bazıları ”Allah neden Peygambere dilini kıpırtma dedi” diye düşünüyor ve buna cevap bulamıyormuş. Aramızda böyle düşünen varsa onlara da cevap vermiş olalım.

Dördüncü kısımda âhiret âleminde iki grup insanın durumunu açıklamaktadır. Birinci grup, Rabblerine karşı her bakımından teslimiyet gösteren, dünya hayatında Allah’ın istediği şekilde yaşamlarını düzenleyen, Allah’ın dini uğruna canını, malını feda edenlere büyük bir mükafat sunulmaktadır. Bu kimseler, mutlu, huzurlu ve yüzleri parlayacak insanlardır. Bahsedilen diğer grup ise, Allah’la olan tüm bağlarını koparmış, Allah’tan ümidini kesmiş, isyanları, küfürleri ve yalanlamaları nedeniyle başlarına gelecek kötü âkibeti bekleyen asık suratlı insanlardır. Sûrede bu iki sınıf insanın vaziyetleri şöyle tasvir edilmektedir: “Hayır, hayır ey insanlar! sizler çabucak geçen dünya nimetlerini seversiniz. Âhireti bırakırsınız. ” Bu, ahireti inkârın ikinci sebebidir. Birincisi 5. ayette beyan edilmişti. O ayette, insanın fiskü-fücur için serbestlik ve ahlâkî kayıtlardan kurtulmak istediği ve eğer ahirete inanırsa bir takım ahlâkî kurallarla kayıtlanacağı, bu yüzden de nefsani şehvetlerinin ona ahireti inkâr etmesi için baskı yaptığı ve daha sonra bir takım aklî deliller ileri sürerek bu inkârın gayet mantıklı olduğunu ona göstermeye çalışmakta olduğu söylenilmekteydi. Şimdi burada da ikinci sebep olarak ahireti inkâr edenlerin dar ve kısır görüşlü oldukları beyan edilmektedir. Onlar için, bu dünyadaki işler ve bu işlerin sonuçları önemlidir. Ahirette kendilerinin ne sonuçlar elde edecekleri hususuna hiç önem vermiyor, hep bu dünyanın lezzet ve faydaları için çalışmak gerektiğini sanıyorlar. Bunlara göre ne pahasına olursa olsun, bu dünyada başarı kazanmak gerekir. Bunun ahiretteki neticesi ne kadar kötü olursa olsun onlar için önemli değildir. Karşılıkları ahirette ne kadar güzel olsa bile bu dünyadaki kaybetme, meşakkat ve kederden muhakkak kaçmalıdır diyorlar. Peşin alışveriş istiyorlar. Ahiret gibi uzak bir olay için, bugünkü kârlarından vazgeçmek işlerine gelmiyor. Oradaki bir mükafaat için burada bir zarara uğramayı göze alamazlar.Buradan sonra ahirette bulunan insanları iki grup olarak ayırmış ”Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar. Yüzler de var ki o gün asıktır.” Yani bir grubun sevinçten yüzleri parlayacaktır. Çünkü onlar ahirete iman etmişlerdi ve şimdi bu inançlarına göre ahirete şahit olmaktalar. Diğer grubun da yüzleri asıktır çünkü onlar iman etmemişlerdi ve o gün şaşkınlık içinde inkar ettikleri sahneleri yaşıyorlar. Surenin genel havası ölümün ve ölümden sonraki hayatından dehşeti üzerine devam ettiği için birkaç ayet alıntılayarak son kısma geçelim; ””Dikkat edin, can boğaza gelip köprücük kemiğine dayandığı zaman tedavi edecek yok mudur? denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini anlar”  Yani can boğaza gelip de hasta ölüme yüz tuttuğunda çevresindekiler, “Bunu ölümden kurtaracak bir şifacı yok mu?” diye sorarak son bir çarenin bulunup bulunmadığını araştırırlar. Bir yoruma göre de ölüm meleği “Bunun ruhunu rahmet melekleri mi yoksa azap melekleri mi götürecektir?” diye sorarlar. Bu telaş arasında ölmek üzere olan kişi artık yakınlarından ve dünya hayatından ayrılma zamanının geldiğini anlar; ecel geldiğinde can çıkıp gider.

Sûrenin son kısmı, başlangıçla olduğu gibi, insanı ve diriltme günü (ba’s günü) üzerinde durulmaktadır. İnsanın başıboş bırakılamayacağını, kıyâmet gününde tekrar diriltileceği açıklanmaktadır. Bununla birlikte Yeryüzünde kibirlenen kimseler, ‘kıyâmet günü de ne zamanmış ?” diyen kâfirlere önceki yani ilk yaratılışlar hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatmanın gayesi; insanın o ilk yaratılışındaki incelikleri düşünmesi ve kıyâmet gününde dirilme olayının tekrar vukû’ bulacağına inanmasıdır. Ayrıca kibirlenen müstekbirlere; insanın, neden yaratıldığının, anmaya değer bir varlık oluncaya kadar geçirdiği merhaleleri hatırlatılmaktadır. Allah’u Teâlâ böyle buyurmaktadır: “O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra meniden kan pıhtısı oldu, sonra Allah onu yaratıp şekil verdi. Ondan erkek dişi çiftler yarattı. Bunları yapan Allah’ın ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter”Bu ayet, ölümden sonra bir hayatın olduğunun delilidir. Başlangıçta insan hayatının bir nutfeden başladığını ve bunu yapmaya Allah’ın kadir olduğunu ve bu işin onun hikmetinin bir nişanesi olduğunu kabul eden insanlar bu hakikatlerin karşısına çıkmazlar. Ayrıca böyle kimseler, Allah’ın insanı bu dünyada bu şekilde yaratması gibi tekrar o insanı diriltmeye de kadir olduğunu aklen teslim ederler.

Ve son kısımla birlikte bu surenin de sonuna geldik çok şükür. Rabbim öğrendiklerimi anlatmayı, anlattıklarımızı yaşamayı, yaşadıklarımızla da örnek olmayı nasip etsin.

Amin.
Sadakallahulazim.

 

 

2 YORUMLAR

  1. Masaallah ‘korkuyorum’ dediğiniz bütün sureleri tek tek başarıyla acikliyorsunuz. Ben şunu anlıyorum kendi adima; demek ki Kur’an in anlasilamayacak zor bir tarafı yokmuş. Hayat da böyle değil mi zaten.
    Hatta sırf bu konu hakkında da sizden bi yazı gelebilir ?
    Kolay gelsin…

    • bu cok farklı cok hoş bir bakış açısı olmuş. inşallah dediğiniz gibi oluyordur ve açıklayabiliyorumdur. Şu meal okumaları bitsin bir hayırlısıyla, yazılacak ilk konulardan biri de bu olur o zaman 🙂

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here