بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Mürselât sûresi Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada yetmiş yedinci, iniş sırasına göre otuz üçüncü sûredir. Hümeze sûresinden sonra, Kaf sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 48. âyetinin Medine’de indiğine dair rivayet de vardır. Sûre adını, birinci âyette geçen ve “gönderilenler” anlamına gelen “mürselât” kelimesinden almıştır. Mushaflar ve tefsirlerde yaygın olarak bu isimle anılmakta­dır. Surenin konusundan, Mekke döneminin başlarında nazil olduğu anlaşılmaktadır. Bundan önceki iki sure olan Kıyamet ve Dehr Sureleri ile, sonraki iki sure olan Nebe’ ve Naziat Surelerini birleştirerek okursak, Mürselât da dahil bütün bu surelerin aynı dönemde nazil olduğu sonucuna varırız. Mürselât Suresi, aynı konuyu çeşitli açılardan Mekke’lilerin zihinlerine yerleştirmek istemiştir. Bu sure, kıyamet ve ahiretin varlığını ispat etmeyi esas alır. Ayrıca bu gerçekleri inkar ya da ikrar edenlerin sonunun ne olacağı hakkında bilgi verilmektedir. Ayetlerin ayrımını da şöyle yapabiliriz;

1-7: Kıyametin gerçekliğine yemin
8-15: Hüküm günü ve o günün tarifi
16-40: Suçluların suçları ve akıbetleri ve azapları
41-44: Takva sahiplerine lütuflar
45-50: Suçlularla ilgili konunun tekrarı

Sure diğer birçok surede olduğu gibi yemin ile başlar. İlk yedi ayette rüzgarlara yemin edilmesi, Kur’an ve Hz. Muhammed’e (s.a) kıyamet hakkında verilen bilginin gerçek olduğuna, bunun yanısıra kıyametin muhakkak vukubulacağına dikkat çekmek içindir. ‘’ “Yemin olsun, iyilik için birbiri peşinden gönderilenlere. Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara (Hakikat) tohumlarını yaydıkça yayanlara (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara (Allah’a yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için öğüt telkin edenlere ki, size vadolunan şey muhakkak gerçekleşecek” Bu ayet grubundaki “Birbiri ardınca gönderilenler”den maksat, rüzgârdır. “Şiddetle esip koştukça koşanlara” ve “yaydıkça yayanlar”dan maksat da müfessirlerin görüşüne göre, yine rüzgârdır. “Böylece ayırdıkça ayıranlara, zikri getirenlere; mazeret ve uyarı için” Bunlarla kasdolunan meleklerdir. İbn Abbas, İbn Mes’ûd, Mücâhid, Katâde, Mesrûk, Süddî ve Sevrî bu kanaati belirtmişlerdir. Bu manada ihtilâf yoktur. Çünkü melekler, Hak ile batılın, hidayet ile sapıklığın, helâl ile haramın arasını ayıran Allah’ın emrini, peygamberlere indirirler. Peygamberlere getirdikleri vahiyde, halkın mazeretini ortadan kaldıracak ve emre muhalefet ettikleri takdirde onları Allah’ın azabıyla uyaracak hususlar yer almaktadır. İnsanların ahirette Allah’a karşı kendilerini savunmak hususunda ortaya sürecekleri bir delilleri ve mazeretleri kalmasın diye onlara tebliğ edilmek tizere peygamberlere vahiy getirilir. Sûrenin başından beri kasem harfleriyle yemin edilen gerçek özetle şudur; kıyametin kopması, Sûr’un üflenmesi, bedenlerin diriltilmesi, öncekilerin ve sonrakilerin bir yerde toplanması, her amel sahibinin ameli; hayır ise hayırla, şer ise şerle mükâfatlandırılması hususunda va’dedilenlerin hepsi muhakkak ve mutlaka Rabb’in dilemesiyle gerçekleşecektir. Ve işte 7.ayet ile de bunların gerçekleşeceğiyle ilgili olarak “Size va’dedilen mutlaka olacaktır” buyurulmuştur.

Mekkeliler tekrar tekrar “kıyamet dediğin şeyi getir, ne zaman gelecek?” diyorlardı. Kur’an, 8. ayetten 15. ayete kadar Mekkelilerin bu talebini zikretmeden, kıyametin bir oyun olmadığını, dolayısıyla her maskaranın isteği ile hemen gerçekleşmeyeceğini belirtmiştir. Bu ayetlerin bulunduğu kısımı “hüküm günü”yle ilgili olan kısım olarak ayırmıştık. O gün, Allah Teâlâ’nın insanlarla hesaplaştığı gün olacaktır. Bununla ilgili ayetler de şöyle buyurulur; “Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gök kubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu ve peygamberlere (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık) kıyamet kopmuştur”   Yani, şimdi kaim olan ve bu nedenle yıldız ve gezegenlerin kendi yörüngesinde hareket ettiği; kainatın da herşeyi kendi sisteminde tuttuğu bu nizam bozulacak ve herşey yerinden kopacaktır.

Hüküm gününün, korku veren halinin tasvirinden sonra geçmişlerin ve geleceklerin helâki mevzûuna dönülmektedir: “Biz (bunlar gibi inkârcı olan) öncekileri helâk etmedik mi? Onlardan sonra gelenleri de onların ardına takacağız. İşte biz suçlulara böyle yaparız! O gün, yalanlayanlara çok yazık!’’ Yani 16. ayetten 28. ayete kadar sürekli, kıyamet ve ahiretin vuku ve gerekliliği hakkında deliller verilmiştir. Yani daha önceden gelen peygamberlere muhalefet edip yalanlayanları biz helâk etmedik mi? Bu, âhiret hakkındaki tarihi istidlaldir. Yani bu dünyada kendi tarihinize bakınız. Ahireti inkâr ederek bu dünyayı asıl hayat zanneden ve bu dünyadaki neticeleri, hayr ve şerri ölçü kabul ederek ahlâkî değerleri ona bağlayan bütün kavimlerin istisnasız hepsi de helâk olmuşlardır. Bir gerçek olan ahireti hesaba katmadan davrananlar, hüsrana uğrarlar. Nasıl açık açık gerçeği hesap etmeden, gözü kapalı davranıp da zarara uğrayan kimsenin durumu buna benzer. “Onlardan sonra gelenleri de onların ardına takacağız” Bu Allah Teâla’nın sünnetidir. Ahireti inkâr edenler, helake uğrayan geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, sonunda aynı felâkete uğramalarının kaçınılmaz olduğunu göreceklerdir. Bundan önce, hiçbir kavim bu sondan müstesna olmamış, ileride de olmayacaktır: “Yalanlayanların vay haline o gün! ‘’  Bu cümle şu manadadır: Onların dünyadaki sonu, onlara dünyada verilen ceza asıl ceza değildir. Gerçek ceza ve felaket kıyametten sonra olacaktır. Bu, şuna benzetilebilir: Suçlu bir kimse sürekli suç işliyorsa sonunda yakalanarak hapse atılır. Sonra da hakim karşısına çıkarılır. Hakim de onun cezasını karara bağlar ve asıl ceza ondan sonra başlar. Bunun gibi, insanlar için ahirette mahkeme kurulur. O kişiler için asıl felaket günü o gün olacaktır.

Bu helak sahnelerinden sonra insana tekrar Allah’ın yüceliğini hatırlatmak için yaratılış sahneleri açıklanıyor. Bununla ilgili olarak 20-24.ayetlerde şöyle buyuruluyor; ‘’ “(Ey insanlar!) Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? Nitekim o suyu, belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik. Biz buna güç yetiştirmişizdir. Biz ne mükemmel bir kudret sahibiyiz! O gün, yalanlayanların vay haline.’’ Bu, hayattan sonraki hayatın varlığına açık bir delildir. Allah buyuruyor ki: Biz sizi hâkir bir nutfeden başlatarak insan olarak yetişmenizi sağlamaya kadir iken, sizi tekrar başka türlü yaratma hususunda niye kadir olmayalım? Bizim yaratışımız sayesinde bugün mevcutsunuz. Bizim kudret sahibi olduğumuzun ispatı da sizin varlığınızdır. Bu durumda, sizi yarattıktan sonra bir kere daha yaratmaktan aciz olmadığımızı bilmelisiniz. B u apaçık delil mevcut iken ölümden sonra dirilişi inkar etmektedirler. Bunlar ne kadar alay ederlerse etsinler ve inananlara ne kadar müthiş; örümcek kafalı, hurafeci derlerse desinler; bugün yalanladıkları o müthiş gün geldiğinde göreceklerdir ki o gün onlar için felaket günü olacaktır.

Bu âyetlerin ardından, hesap ve ceza günü anlatılıp öldükten sonra dirilmeyi, cezayı, cenneti ve cehennemi yalanlayan kâfirlere hitap edilerek, kıyamet günü onlara şöyle denileceği bildiriliyor: “İnkârcılara o gün şöyle denir: Yalanladığınız, şeye varın gidin. Üç kollu gölgeye gidin. Gölge yapmaz ve alevden de korumaz. O her biri bir saray gibi kıvılcım atar. Ve her biri sanki birer sarı erkek devedir. Vay haline o gün, yalanlamış olanların!” Burada ahiretin delillerinden sonra, bu olay vukubulduğu zaman inkarcıların sonunun ne olacağı anlatılmıştır. Onlar bir gölgeye gitmeye çalışacağı söylenmiştir ve müfessirlerce bu bölge denen kısım dumanın gölgesi olabilir. Yine de gerçek anlamda ne olduğunu bilmek mümkün değildir. Fakat bir sonraki ayet, bu gölgenin de onları alevden korumayacağını söyleyerek, ne olduğuna dair önemini yitirttiriyor.  Ve bu durumlarıyla ilgili son ayet 36.ayettir. Orada şöyle buyurluyor; ‘’ Ve onlara, özür beyan etmeleri için izin de verilmez.’’ İşte bu onların son durumu olacaktır. Cehenneme girmeden önceki son durum. Ondan önce haşr meydanında pek çok mazeret ileri sürecekler. Kendi suçlarını birilerine yükleyecekler ve kendilerinin masum olduğunu ispata gayret edecekler. Kendilerini saptıranlara küfredecekler. Hatta bazıları, Kur’an’ın pek çok yerinde bildirildiği gibi utanmadan suçlarını inkar etmeye çalışacaklar. Ama onların elleri, ayakları ve bütün organları kendilerine karşı şehadet edecek. Suçları tamamen ispatlandıktan, adalet ve hak bakımından hiçbir yönden eksiklik kalmadıktan sonra suçlarına ceza bildirilecek. O zaman onlara hiç söz hakkı kalmayacak. Hiç bir mazeretleri kalmayacak. Özür ileri sürmelerine imkan ve kendilerini müdafaaya izin verilmeyecek. Bu, onların müdafaadan mahrum bırakıldıkları anlamına gelmez. Asıl olarak söylenmek istenen, bütün suçları ispatlandıktan sonra hiçbir delilleri kalmayacağıdır. Böylece onların ağızları kapatılmış olacak.

Surenin yeni kısmında muttakilerden bahsedilmeye başlanıyor. Rabbimiz, muttakileri inkarcılardan ayıran özellikleri 41 ile 44.ayetler arasında şöyle açıklıyor; ‘’ Muhakkak ki müttakiler gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar. Canlarının istediği meyveler arasındadırlar. İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyin, için. Şüphesiz ki biz böyle mükâfatlandırırız, iyilik edenleri.’’ Surenin içindeki bu kısım bir ikram müjdesidir. İnanan insanlara motive ve onların muhakkak inkarcılardan farklı olacaklarının teminatıdır. Rabbim gerçekten hiçbir surede müminleri unutmamış. Aynı şekilde inkarcıları da unutmamış. Surenin genel havası inkarcılardan bahsediyorsa, muhakkak bir ayette olsa müminleri müjdelemiş. Ya da genel hava müminlere yönelikse, bir ayet de olsa inkarcılara azaplarını bildirmiş. Hani Rabbim ben unuttu galiba diye düşünenler oluyor ya, işte onlar bu ayetleri, bu kuranı, bu dini kesinlikle baştan tanısınlar.

Takva sahiplerini öven ve onlara âhiret mutluluğu müjdeleyen ifade­lerin ardından, putperestlere yöneltilen “yiyin, biraz daha faydalanın!” şeklinde­ki tehdit ifadesiyle -takva sahiplerinin duyarlı ve sorumlu yaşayışlarının aksine-yiyip İçmenin ötesinde bir kaygı taşımadan sorumsuzca geçirilen bir hayatın ger­çekte ne büyük bir ziyan olduğu anlatılmaktadır. Dünya nimetleri ne kadar bol olursa olsun insan ömrü kısa, dünya ise fânidir; sonuçta suçluların gideceği yer ce­hennemdir. Bu nedenle onlar hakkında da “(Gerçekleri) yalan sayanların vay ha­line o gün!” buyurulmuştur. Yani, Allah’a itaat etmekten yüz çevirenlere; bu geçici dünyayı kendilerine eğlence edinebilecekleri, ama sonlarının muhakkak çok korkunç olacağı tekrar hatırlatılmıştır.

Surenin son ayetinde şöyle buyuruluyor; ‘’ Artık bundan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanacaklar?’’ Bu ayette, Kur’an’dan hidayet almayan, onu kendine bir öğüt olarak görmeyen kimselerin bu dünyada asla doğru yolu bulamayacağı söyleniyor. Onların kurtuluşların son çaresi Kuran’a inanmaktı. Fakat bu inkarlarından sonra artık onların iman edecekleri herhangi bir söz veya bir kitap kalmamıştır. Yani bu onların sonudur. Sure genel olarak bu mesajı vererek ilerlemişti ve sonunda da noktayı en güzel şekilde koydu.

O halde biz de sözü daha fazla uzatmadan noktayı koyalım.
Sadakallahulazim.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here