Bugün yine halk arasında yaygınlık kazanmış bir surenin mealini ve tefsirini anlamaya çalışacağız. Kuran’da Nebe, halk dilinde Amme olarak bilinen bu sure ile ilgili çok fazla rivayet var. Özellikle ikindi namazından sonra okumanın kabir azabı hafifleteceği yönündeki hadislerin bir kaynağını malesef bulamadım. Bu konuda birkaç hocanın yorumuna baktığımda ise, itikadi olarak buna inanmanın bidat olacağını söylüyorlar. Bu cümlenin saptırılmaması için açıklamak isterim ki; Cuma kuranlarında yasin-tebareke-amme okumak, yahut alıskanlık haline geldiği için her gün bu sureyi okuyor olmak bu kategoriye girmez. Bu tip ibadetlere bidat karışma riski, ancak kişiler bir sonuç bekleyerek okuyunca oluyor. Yani kabir azabınızın hafiflemesi niyetiyle okumuyorsanız, ikindi namazından sonra da pek ala okuyabilirsiniz. Hani diyorlar ya; Niyet hayr, akıbet hayr.

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Nebe’ (Amme) sûresi Mekke’de inmiştir. Mushaftakİ sıralamada yetmiş sekizinci, iniş sırasına göre sekseninci sûredir. Meâric sûresinden sonra, Nâzİât sûresinden önce nazil olmuştur. Sûre adını, birinci âyette geçen ve “haber” anlamına gelen “nebe’” kelime­sinden almıştır. Bazı kaynaklarda sûrenin başındaki soru cümlesi olan “Amme ye-tesâelûn” ile de anılmıştır. Biz de genel olarak bu ‘’bazı kaynaklarda’’ geçtiği isimle tanıyoruz bu sureyi. Sûrede ağırlıklı olarak kıyamet, öldükten sonra dirilme, hesap, ceza ve mü­kâfat konulan ele alınmış, Allah’ın varlık ve kudretini gösteren deliller ile melek­ler konusuna da yer verilmiştir. Konuları şu şekilde kategorize edebiliriz;

1-20: Kıyamet haberi ve kıyamet günü tablosu
21-30: İnkar edenler için cehennem tablosu
31-36: İman edenler için cennet tablosu
37-40: Uyarılan tekrarı; Son söz

Nebe’ Suresi’nin başında, ilk olarak ahiret haberinden söz edilmiştir. Çünkü sure nazil olmadan önce Mekke’nin her yerinde, her evde ve her mecliste bu haber hakkında konuşuluyordu. Zaten bununla ilgili olarak sure girişte ‘’Birbirlerine soruyorlar’’ ayetiyle başlamıştır. Bu başlangıcı yapması, onların ayrılığa düşmesine sebep olan bu konunun cevaplarını birazdan vereceğine işaret etmektedir. Ve Allah onlara cevap olarak şöyle buyurmuştur; “Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı? Dağları birer kazık? Ve sizi çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme, geceyi de bir örtü kıldık.  Uykunuzu dinlenme, geceyi bir elbise, gündüzü ise çalışıp geçiminizi kazanma zamanı yaptık. Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik. Parıl parıl parlayan bir lamba astık. Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl su indirdik, ki onunla taneler, bitkiler ve bir birine sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım.’’  Bu ayetler bizim dikkatimizi iki noktaya çekmek istemektedir: Birincisi, bu muazzam ve muhteşem nizam bir raslantı sonucu kendi kendine oluşmamıştır. Ayrıca düzenli bir biçimde kendinden istenileni yerine getirmektedir. İkincisi, hiçbir şey maksatsız yaratılmamıştır. Dolayısıyla herşeyin bir nedeni ve gayesi vardır. Bu hususları düşünebilmiş bir insanın, Allah’ın (c.c) kainatı yok ettikten sonra, yeniden yaratmaya gücünün yetmiyeceğini sanması için aklından zoru olması gerekir. Çünkü bu nizamın içinde hiçbir şey nedeni olmaksızın yaratılmamıştır. Öyleki, bu nizâmın içinde insanoğlu da bulunmaktadır ve Allah (c.c) onu hayr ve şerr’i idrak edebilecek bir özellikte donatmıştır. İrade sahibi olarak yaratılan insan, kendisinden istenilenleri kabul edip etmemek konusunda bir serbestiye sahiptir. Ve yine diğer mahlûkat üzerinde tasarruf edebilme hakkının olması da boşuna değildir. Örneğin bir insan tüm ömrü boyunca salih amellerde bulunarak, kendisine verilmiş bulunan yetkileri hak yolunda kullanırken, bir başka insan ömrü boyunca kötü işlerle ilgilenerek, Allah’ın kendisine verdiği yetkileri ve enerjiyi boş yere harcayabilir. Şimdi her ikisi de ölümden sonra toz olur ve davranışlarının karşılıklarını görmezlerse, büyük bir haksızlık olmuş olur ve bu hayat anlamını yitirirdi. İşte bu nedenlerden ötürü, Kur’an-ı Kerim’de, tekrar tekrar Maad, yani ölümden sonraki hayat, Kıyamet ve ahiret konuları işlenmiştir.

Daha sonra surenin 21. ve 30. ayetleri arasında, Kıyamet gününü inkâr ederek, hesab vereceklerine inanmayan insanların, bütün davranışlarının tüm ayrıntılarıyla kaydedildiği ve cehennemin de tuzak kurmuş olarak, onları nasıl beklediği anlatılmaktadır. Onlar için önce kıyamet günü ve daha sonra da cehennem tasvir edilmektedir; ‘’ Muhakkak ki hüküm günü belirlenmiş vakittir. O gün sura üflenir de bölük bölük gelirsiniz. Gök açılmış, kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, bir serap olmuştur. Cehennem de durmadan gözetlemektedir. Azgınların varacağı yerdir. Orada çağlar boyu kalacaklardır; orada ne bir serinlik ne de içilerek bir şey tatmazlar. Yalnız kaynar su ve irin içerler”  Bütün bu cezaların nedeni ise, onların dünyada iken böyle bir hesap görüleceğini yalanlamalarıdır. Onlar, kendilerine sunulan Allah’ın ayetlerini de tamamen yalanlamışlardı. Buna karşın Allah Tealâ’da herşeyi sayıp, yazdırmıştı. Madem ki böyle bir günün varlığım inkâr etmiştiniz, o halde kesin bir bilgiyle inanasınız diye “Tadın artık. Size azabtan başka birşey arttırmayacağız”  denilecektir.  Bu ayet grubunda da inkar edenlerin yaşayacağı cehennem senaryoları anlatıldıktan sonra konuya devam eder gibi devam eden bir ayet geliyor.  Müfessirler bahsettiğim 31.ayet ile birlikte verilmek istenen mesajın ‘’ama o gün henüz gelip çatmış değilken, bu gerçeğe uyar, Allah’dan gereği gibi korkarsanız, siz de ahirette azab yerine, takva sahipleri için olan kurtuluşdan faydalanırsınız’’ anlamına geldiğini savunuyorlar. İnşallah böyledir diyelim. Sonuçta biz rabbimizin rahmetine inanıp, merhametine sığınmayı düstur edinmiş insanlarız, dini de affı da sadece kendimiz için istemiyoruz. Bu yüzden inşallah tüm insanlık, islamın güzelliğine erişebilsin diyelim. Yine aynı ayetler için bir grup müfessir de bu anlama gelmeyeceğini söylemiş. Açıkçası bu kısımla ilgilenmiyorum. Dileyenler, bunu kendi tefsir kaynaklarından okuyabilir bu paragrafı atlayabilirler. Onların savunduğu şey, ayetlerin bir grubunun inkar edenlere bir grubununda iman edenlere indirildiği yönünde. Evet, biz de aynı şeyi kabul ediyoruz fakat ek olarak da aradaki bağlantıda ‘’kıyamet gününe kadar herkesin tövbe etmeye vakti vardır’’ mesajı verildiğine inanmak istiyoruz. Kaldı ki bu inanç, bu surede bahsedilmese bile büyük bir gerçektir. Kıyamete son birkaç saat kalmış olsa ve bu sürede bir insan müslüman olsa, bizim inancımıza göre o müslüman olarak ölmüş olur. Günahlarının ve hatalarının bir bedeli olur mu olmaz mı bunu biz tartışamayız. Fakat tüm iyiliklerinin bir sevabı ve tüm insanlıklarının bir karşılığı olur. İnkar eden insanlar cehennemden hiç çıkamayacakken, onun artık bir umudu olur. Oysa inkar eden insanlar dünyanın en iyi insanı olsalar bile, bu iyilikleri safi çöpten başka bir şey olmayacaktır. ‘’Allahın, kulunu hangi amelinden ötürü cennete alacağı belli olmaz’’ inancı, iman etmiş insanlar içindir.

Gelelim bu iman etmiş insanlara vaad edilen cennet tasvirine; “bahçeler bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar, dolu dolu kadehler vardır” Bu ayetlerden sonra uzun bir açıklama yapmam gerektiğini düşünmüştüm. Çünkü şu ‘’göğüsleri tomurcuklanmamış’’ kız kısmına takılan binlerce insana şahit oldum. Bizzat yazarsanız siz de şahit olacaksınız. Fakat bunu az önce kız kardeşim ile tartışırken anladık ki buna bir açıklama getirmeye çalışmak cenneteki ırmağı açıklamaya çalışmak gibidir. Örneğin ben ırmak yahut deniz yahut su sevmeyen bir insanım ve bu yüzden cennette bunun olması beni çok cezbetmiyor. Eee yani? Ne olacak yani? Cennet tasvirini beğenmedim, e o zaman ibadette etmeyeyim sonuçta cennet çok bana göre bir yer değilmiş mi diyeyim? Günümüzde insaların bir cennet algısı var fakat Kurandaki cennet tasviri yüzyıllar önceki toplumun heva ve heveslerine göre yapılmıştır. Ve affınıza sığınarak söylemek isterim k;  amiyane tabirle ‘’körpe ve taze genç kız’’ vaadi, yüzyıllardır kabul görmüş bir ödüldür. Yine islami bilgiler çerçevesinde ele alınırsa, bu anlatım cennette mü’minler için hazırlanan eşleri tasvir etmek­tedir. Bunlar genellikle iki kısımdır: Biri, cennet yaratıldığı zaman orada yaratılan ‘’huri’’ denilen ve mahiyeti bizce bilinmeyen bakire ve yaşıt eş­lerdir. Diğeri ise, insanların dünyadaki sâliha eşlerdir. Bu konuyu daha önce anlatmıştık, eğer iman etmiş adamların iman etmiş saliha eşleri varsa, onlar isterseler tekrar beraber olabileceklerdi. Burada her insanın aklına ilk şu soru geliyor; ‘’Yıllanmış ve yaşlanmış bir kadını neden tercih etsin, gider genç ve körpe bir huri ister.’’ Fakat işte bu ayetin tefsirine bakınca anlıyoruz ki, bu dünyadaki eşler de da huri misali yaşıt duruma gelir ve taze kız görünümü alırlar. Burdaki ‘’göğsü tomurcuklanmamış’’ ifadesi, yalnız kadınların gençleşeceği ve arzulanabilir hale geleceği şeklinde yorumlanmalıdır. Ayeti bir göğüs boyutu olarak düşünmek bayağılıktan başka bir şey olmaz.

Surenin son bölümünde Allah (c.c), Kıyamet gününün manzarasını tasvir etmiştir. O gün Yüce Allah’ın (c.c.) huzurunda, hiç kimse kendinde konuşma cesareti bulamayacaktır. Ancak şefaat edebilmeleri için, Allah’ın (c.c.) kendilerine izin verdikleri kimseler müstesna. Şefaat izni olanlar da istedikleri şekilde şefaat edebilme hakkına sahip olamayacaklardır. Çünkü şefaat; iman ettiği halde, günahkâr olan kimseler içindir, asi ve inkârcılar için değil. Bununla ilgili olarak 38.ayette ‘’Rahmân’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler’’ buyurulmuştur. Sure Allah’ın (c.c.) şu buyrukları ile tamamlanıyor; Size hakkında haber verilen o gün kuşkusuz gelecektir ve çok uzak da değildir. Artık dileyen Allah’a (c.c.) iman etsin ve ahiret için davranışlarını düzeltsin.  Eğer insanoğlu, davranışlarını düzeltmez ve inkârında ısrar ederse, Kıyamet günü amelleri önüne serildiğinde 40.ayetteki ifadeyle şöyle diyecektir; “Ah! Keşke bu dünyaya gelmemiş olsaydım.”

Ve Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here