بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Abese sûresi Mekke’de inen sûrelerdendir. Mushaftaki sıralamada sekseninci, iniş sırasına göre yirmi dördüncü sûredir. Necm sûresinden sonra, Kadir sûresinden önce nazil olmuştur. Sûre adını, ilk kelimesi olan ye “yüzünü ekşitti, suratını astı” anlamına gelen “abese” kelimesinden almıştır. Kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. Abdullah İbn Ümmi Mektûm olayını hatırlatan ve bu konuda Hz. Peygam­ber’in uyarıldığı âyetlerle başlayan sûrede daha sonra kıyamet, Öldükten sonra di­rilme, vahiy ve peygamberlik konulan üzerinde durulmuştur. Konuların ayetlere dağılımına bakacak olursak;

1-10: Ümmü Mektumla ilgili ayetler
11-16: Kuran’ın yüceliği, korunmuşluğu
17-24: İnsanın nankörlüğü
25-32: İnsana veriken nimetler
33-42: Kıyamet günü insanların hali

Az öncede belirttiğimiz gibi sure Abdullah İbni Mektum’un kıssasına değinerek başlar. Birgün Rasûlullah (s.a) Mekke’nin ileri gelenlerine İslâm’ı tebliğ ediyor ve onları ikna edebilmek için oldukça gayret sarfediyordu. Bu sırada bir âmâ olan Hz. İbn Ummu Mektum (r.a) çıkagelerek, Rasûlullah’tan (s.a.) İslâm hakkında bilgi vermesini istedi.  Bu konuda farklı rivâyetler var. Kimileri de bu zatın daha önceden Müslüman olduğunu ve anlayamadığı bir âyetin mânâsını sorduğunu veya “Ey Allah’ın Resûlü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretir misin?” diyerek geldiğini söylerler. Kimileri de müslüman olmak için oraya geldiğini söyler. Sonuç olarak ya Müslüman olmak için, yahut da Müslümanlığını güzelleştirmek için gelip Rasulullah’tan bilgi ister. Fakat âma olup çevresini göremediği için Rasulullah’ın o andaki meşguliyetini farkedemez ve bundan dolayı bu talebini birkaç kez tekrarlar. Rasûlullah (s.a) ise, Ummu Mektum’un bu kadar çok araya girmesinden hoşlanmayarak yüzünü çevirir ve bu olay üzerine de Abese Sûresi nazil olur. Ve işte bu olaydan bahseden surenin ilk ayetleri şöyle başlar; ‘’Peygamber kendisine âmâ geldi diye, yüzünü ekşitti ve döndü. Ne bilirsin, belki o temizlenecek? Veya öğüt belleyecek de öğüt ona fayda verecek. Ama buna ihtiyaç hissetmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Onun temizlenmemesinden sana ne?’’ Burada Efendimiz’e bir kınama vardır. Fakat müfessirlerin yorumlarına bakacak olursak dönemin şartları göz önüne alındığındanda Efendimiz’in de geçerli sayılacak mâzeretleri vardı. Bir kere Allah’ın Resûlü onların bu âmâya tercih edilip edilmeyeceğini bilmiyordu. Sanıyordu ki, bu yüksek zümrenin iman etmesi islamı tanıması tüm şehrin müslüman olmasına sebep olur. Ve zaten kendisine daha önce bu konuda kendisine bir uyarı gelmemişti. Nitekim bu uyarıdan sonra Allah’ın Resûlü asla böyle bir davranışta bulunmadı. Bu uyarıdan sonra hayatının sonuna kadar Rasulullah efendimiz hiçbir fakirin yahut hastanın yüzüne surat asmadı, hiçbir kimseye zenginliğinden ötürü özel alâka göstermedi. Bir rivayete göre de şöyle bir mâzereti daha vardı.  Ümmü Mektum onun akrabasıydı. Her an onun görüşüp konuşma imkânına sahipti. Yani daha sonra da gelip görüşebilirdi Rasulullah’la. Başka zaman da sorabilirdi soracaklarını.

Ama yine de Allah Resûlü’nün bu davranışında cahiliyenin değer yargıları vardı. İşte tüm bu bilgiler ışığında anlıyoruz ki, Abese suresi islamın ilk devirlerinde inmişti. Henüz Efendimiz’de cahiliye adetlerinden İslam’ı yeni yeni kurtarmaya başlıyordu. Bunu Efendimiz’i kınayarak ona yeni bir şey öğretmesinden ve Efendimiz’in bu ayetlerden sonra asla bu tavrı göstermemesinden anlıyoruz.

Daha sonra Kuran’ın yüceliğini ve onun korunan bir kitap olduğunu söyleyen ayetler geliyor ve şöyle buyuruluyor; ‘’Çünkü o Kur’ân bir öğüttür. Artık dileyen onu düşünür. O, değerli sahifelerdedir. Yüksek tutulan tertemiz sahifelerde katiplerin ellerindedir.’’  Yani Kuran ilk vahiyden beri hâlis ve paktır. Bu kitabın içine ifsad edici ve bâtıl düşünceler karışamaz. Çünkü Kur’an diğer dinî kitablar gibi değildir ve bu kitap insanî ve şeytanî vesvese ve düşüncelerden münezzehtir. Katipler ifadesiyle melekler kastolunuyor. Yani bu sayfalar Allah’ın (c.c.) emriyle doğrudan doğruya melekler tarafından yazılıyorlar ve onların emin elleri vahyi Rasûlullah’a (s.a) ulaştırıyor. Melekler için burada iki farklı kelime kullanılmıştır. Şerefli ve çok iyi. Birinci kelimenin anlamı, onlar şereflidirler ve hiyanet etme ihtimalleri olmadığı gibi, emanete de layıktırlar, demektir. İkinci kelimenin anlamı ise, onlar sayfalara yazmak ve vahyi Rasûlullah’a ulaştırmak konusundaki sorumluluklarını hakkı vechile yerine getiriyorlar, demektir.  Burada iyice düşünülecek olursa, bu ayetlerin amacının sadece Kur’an’ın azametini ikrar etmek olmadığı anlaşılır. Rasûlullah (s.a) getirdiği mesajı inkâr eden mütekebbirlere ‘bu kitap o kadar yücedir ki, sizlere muhtaç değildir, yani sizlerin kendisini kabullenmesine ihtiyaç hissetmiyecek derecede yüce bir kitaptır’ denilmek isteniyor.  Yani sûrenin başlangıcından 17. ayete kadar görünüşte Rasûlullah (s.a) muhatap alınıyor ve fakat dolaylı yoldan kâfirler tehdit ediliyordu. Allah, Rasûlü’nü bu ayetlerle şöyle uyardı: Ey Nebi! Hakk’a talib olanı bırakarak, onlara yöneliyor, ilgi gösteriyorsun. Oysa onlar Hak’kın kıymetini bilmezler. Hakk’ın kıymetini bilmeyen o insanlara Kitab’ı bu şekilde tebliğ etmek, senin gibi yüce bir peygambere yakışmaz.

Daha sonra sûre, Allah’ın, kendisine birçok nimet ihsan etmesine rağmen, insanın inkâr etmesi ve Rabbine karşı aşırı derecede nankörlük etmesinden bahseder: “Kahrolsun insan! Ne de nankör! Allah onu hangi şeyden yarattı? Bir nutfeden yarattı da ona biçim verip hayatını programladı sonra yolunu kolaylaştırdı…” Yani insan hakkındaki takdir, daha annesinin karnında iken yazılmıştır. Onun cinsiyeti, rengi, uzunluğu, fiziği, azalarının sağlamlığı ya da sakatlığı, sesi, zekâsı doğmadan kararlaştırılmıştır. Ayrıca hangi ülkede ve hatta hangi ailede dünyaya geleceği, nasıl bir terbiye alacağı, kişiliğine ailesinin ne derece tesir edeceği ve ne kadar irade sahibi olacağı dahi, daha önce kararlaştırılmıştır. Yine hayat içinde rolünün ne olacağı ve bu dünyada ne kadar kalacağı da bellidir ve o bu sınırların dışına çıkamaz. Ne acaiptir ki, insan tüm bunlara rağmen yaratıcısına karşı gelebilmektedir!

Bundan sonra sûre, Yüce Allah’ın kainattaki kudret delillerini ele alır.  “İnsan, yediğine bir baksın. Biz suyu bol bol nasıl indir­dik! Sonra toprağı güzelce nasıl yardık. Orada ekinler, üzüm bağları, yonca­lar, zeytinler, hurmalar bitirdik” “Sonra toprağı güzelce yardık” ayeti ile tohumun açarken toprağı yararak yer yüzüne çıkması anlatılmaktadır. İnsanoğlunun yaptığı sadece tohumu toprağa atmaktır. Tohum toprağın altında kalır ve insanoğlu bunun dışında herhangi bir fonksiyon icra edemez. Tohumun olgunlaşması ve hangi cinsten ise, o cinsten bitki ve ağaçların oluşması, Allah (c.c)’ın işidir. O Allah ki, su ve toprağa bu özellikleri vererek, o tohumlardan çeşit çeşit bitkiler, meyveler ve diğer yiyecekler çıkarmaktadır. Şayet Allah (c.c.) tohumlara bu hususiyetleri vermeyip, insanların faydasına sunmasaydı, insanoğlu hayatını nasıl devam ettirecekti?

Surenin son kısmında kıyametin dehşet veren hallerinden bahsedilmeye başlanıyor. Ve bu kısım gerçekten benim her okuduğumda, her düşündüğümde sarsılmama sebep olan kısımdır; ‘’ “Ve kulakları patlatan gürültü geldiğinde. İşte o gün, kişi, kardeşinden, annesin­den, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün onlardan herbirinin başından aşan işi vardır.’’ Yani dünyada en büyük olay, en büyük felâket anlamına kıyâmet gelip çattığı zaman. Kulakları sağır eden, kapıları çalan, akılları zâyi eden, kalpleri yerinden oynatıp yürekleri hoplatan felâket, o felâket geldiği zaman. Kıyâmet korkunç dehşetiyle insanların kalplerini ve kulaklarını çarptığı, insanların beyinlerinde patladığı zaman. Adından da belli olduğu gibi insanların beyinlerinde patlayacak, insanların kalplerine ve kulaklarına çarpacak, yürekleri yerinden oynatıp kalpleri, gökleri yarıp parça parça edecek, dağları ufalayıp tuz buz edecek, yıldızları yerlerinden söküp sağa sola atacak, güneşin ve ayın defterini dürecek, insanları hedefini şaşırmış ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilmez bir vaziyette kelebekler gibi sağa sola uçuran kıyâmetin o müthiş gürültüsü geldiği zaman. O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, karısından, oğlundan, kızından kaçacak. Neden? Çünkü o gün herkesin başını aşkın derdi vardır, herkesin kendine yetecek meşguliyeti vardır. Herkes kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin kimseyi düşünecek mecali de yoktur, zamanı da yoktur. O gün kimse kimsenin hatırını soramayacak, kimse kimseyle ilgilenemeyecektir. Herkes kendi başının derdine düşecektir. Herkes kendini kurtarmaya çalışacak ve en yakınlarının bile etrafında oluşunu farketmeyecektir. Dehşeti düşünebiliyor musunuz? Allahukekber.

Kıyamet dehşetli dakikalarını anlatan ayetler bittikten sonra da, ahiret hayatına dair bilgiler verilmeye başlanıyor. “O gün birtakım yüzler aydınlıktır, gülmekte ve sevinmektedir. O gün birtakım yüzler de tozlanmış ve onları karanlık bürümüştür.” Yani o gün kimi yüzler de vardır ki başarı neticesinde, sürur içinde ışıldar, parlar dururlar. Yani karşılaştıkları güzel âkıbetler karşısında memnun, neşeli, sürurlu, sevinçli, pırıl pırıl böyle parlak yüzler vardır. Kimi yüzler de vardır ki o gün zelil, hor, hakir, önlerine düşmüş, suspus olmuşlardır.  Dünyada yaşadıkları hayattan ötürü, yaptıklarından ötürü kapkara kesilmiştir yüzleri. Rabbim böyle bir âkıbetten korusun inşallah müminleri. Bu yüzden sürekli halde imanımızı korumak ve tahkiki imana erişmek için uğraşmalıyız.

Elhamdulillah bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim razı olduğu gibi iman edip, istediği amele dönüştüren kullarından eylesin.

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here