بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

İnfitâr sûresi Mekke’de inen sûrelerdendir. Hem mushaftaki sıralamada hem de iniş sırasına göre seksen İkinci sûredir. Nâzi’ât sûresinden sonra, İnşikak sûresinden önce Mekke’de inmiştir. “İnfîtâr” kelimesi, sûrenin birinci âyetinde geçen ve “yarıldı” anlamına gelen “infetara” Fiilinin maştandır. Sûre adını bu fiilden almıştır. Bazı kaynaklarda “İze’s-Semâü’nfetarat” şeklinde isimlendirilmiştir. Sure, bundan önceki Tekvîr sûresi gibi, kıyamet koparken meydana gelecek kâinat değişimini ve o Önemli günde vuku bulacak olan büyük olayları ele alır. 19 ayetten oluşan surenin ayet dağılımı şöyledir;

1-5: Kıyamet tablosu
6-19: Kıyamet sonrası ve hesap anı

Bu mübarek sûre kâinatta meydana gelen, göğün yarılması, yıldızla­rın parçalanıp dağılması, denizlerin karıştırılması ve kabirlerin, içindekile­ri dışarı atması ve bunu takip eden hesap ve ceza gibi olayları ve değişim sahnelerini açıklayarak başlar: “Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, de­nizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, in­sanoğlu yapıp önceden gönderdiklerini ve yapmayıp geride bıraktıklarını bir bir anlar.”  İlk üç ayette kıyametin ilk safhası açıklanırken, dördüncü ayette ikinci safha açıklanmaktadır. Yani kabirler açılacak ve insanlar diriltileceklerdir. Ayetlerin kelime anlamından ziyade dikkat çekmek istediğim başka bir husus var. Kur’an’da hangi olay veya mesele anlatılırsa anlatılsın, gaye insanı eğitmektir. Anlatıları her şeyin hedefi budur. Meselâ bir tabiat olayı anlatılırken gaye, sırf o tabiat olayını anlatmak değil, insan eğitimi için gerekli unsurları yakalayarak ibret alınacak yönleri dile getirmektir. İbn Ömer’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü manzarasını kendi gözüyle görmek isteyen Tekvîr, İnfitâr ve İnşikak surelerini okusun”  Yani bu ayetleri öylesin bir doğa olayı olarak düşünmekten ziyade, kendimizce başka anlamlar yüklemeli ve ibret alınması gereken dersleri çıkarmalıyız. Bunları da ben söylersem olmaz, bunları kendiniz yapmalısınız.

Bundan sonra 6.ayet ile birlikte başlayan kısımda, insanın inkâr etmesini ve Rabbinin nimetlerine nankörlük yapmasını anlatır. İnsan, Yüce Allah’ın nimetlerini bol bol alır fakat nimetin hakkını tanımaz. Ne Rabbinin kıymetini bilir, ne de lütuf, nimet ve ihsanına şükreder. Bununla ilgili olarak sıradaki ayetlerde şöyle buyurulmuş; “Ey insan! Seni yoktan yaratıp düzgün ve en­damlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren ve seni dilediği şekilde terkip eden, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”  Aslında bu ayet bir soru değil, bir yüzleştirmedir. İnsanın cevap veremeyeceği bilinerek sorulan bu sorunun cevabı zaten gelecek fakat burada başka bir mesaj verilmek isteniyor. Kendinden önce verilen gök olaylarını ve birazdan verilecek olan hesap verme konusunu barındıran bir mesaj; Yani böyle bir yanılgıya düşmenin makul hiçbir sebebi yoktur. İnsan bizzat kendisinin dünyaya gelişini düşünsün. Sizler bu dünyaya kendi kendinize gelmediniz ve sizi anne-babanız da yaratmadı. Sizlerin doğabilmesi için birkaç unsurun biraraya gelmiş olması gerekir ve yaratılışınız bir raslantı da değildir. Tam aksineAllah (c.c.) sizleri makul bir sebeple yaratmıştır. Yeryüzünde bir çok hayvan görüyorsunuz. İşte Allah Teâlâ, sizleri onlardan daha mükemmel yarattı ve onların üstünde bir şeref ve fazilet bağışlayarak, sizleri mümtaz varlıklar kıldı. Bu nimetlere karşılık sizler aklınızı kullanmalı ve Allah’ın bu ihsanını idrak ederek şükür ve itaatte bulunmalıydınız. Ayrıca Rabbinize isyan da etmemeliydiniz. Şunu iyice bilmelisiniz ki, Allah Teâlâ Rahim ve Kerim olmakla birlikte, Cebbar ve Kahhar’dır da. O Allah (c.c.) ki, zelzele, fırtına, tufan ve sel gönderdiği anda, tüm önlemleriniz boşa çıkar ve onların hiçbir etkisi olmaz. Yine iyice bilmelisiniz ki, sizleri yaratan Allah, sizlere akıl da vermiştir. Dolayısıyla Hikmet sahibi Allah’ın sizlere hesap sorması da pek tabiidir. Tıpkı bir kimseye yetki verildiğinde, ona bu yetkisini nasıl kullandığının sorulması gibi, insana iyilik ve kötülük yapabilme kudreti verildiğinden ötürü, ona ceza ya da mükâfat vermek de pek tabiidir. Tüm bu deliller ortada iken, Allah Teâlâ’nın sizleri hesaba çekeceği konusunda hâlâ tereddüte düşmeniz için hiçbir makul sebep yoktur.

Daha sonra 13 ve 16.ayette insanların âhirette, iyiler ve kötüler diye ikiye ayrılacağını an­latır ve bunlardan her birinin varacakları yeri açıklar: ‘’ İyiler, şüphesiz, nîmet içindedirler. Allah’ın buyruğundan çıkanlar cehennemdedirler. Ceza günü oraya girerler. Oradan bir daha ayrılamazlar.”

Ve surenin son kısmında, kıyamet gününün büyüklüğünü, şiddetini, insanların o gün hiçbir güç ve kuvvetlerinin olmayacağını, yönetim ve idarenin sadece Allah’ın elinde olacağını tasvir ederek sona erer: “Ceza günü nedir bilir misin? Nedir acaba o ceza günü? Hiçbir kimsenin, başkası için hiçbir şeye sahip olmadığı gündür. O gün iş Allah’a kalmıştır.”  Yani hiç kimsenin verilen bir cezadan, bir başkasını kurtarmaya gücü yoktur. O gün Allah’ın adaletini icra ettiği bir sırada, kimsenin böyle bir cesareti olmayacak ve “Falanca şahıs benim dostumdur, benim müridimdir. Dünyadaki günahlarından dolayı ceza görmesin” diyemeyecektir. Herkes tek başına amelleriyle Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Krallar yalnız, sultanlar yalnız, devlet başkanları yalnız, zenginler yalnız, hocalar, hacılar yalnız, herkes yalnızdır o gün. Hiç kimsenin sözü dinlenecek bir şefaatçisi de yoktur o gün. Tüm yakınları, dostları, tüm yardakçıları, tüm alkışçıları, tüm arkadaşları kendi dertlerine düşmüşler, kimse kimsenin halini hatırını soramayacaktır. O gün emir sadece Allah’a aittir. Söz ve hüküm O’na aittir, herkes O’nun hükmüne boyun eğmek zorunda kalacaktır.

Elhamdulillah bir sureyi de böylece bitiriyoruz, Rabbim ilmiyle amel etmeyi nasip etsin.
Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here