Üstümdeki tüm yüklerden kurtulunca, dersler, kitaplar ve hatta tüm dünyevi sorunlar biraz bana nefes alma fırsatı tanıyınca kendimi boşlukta gibi hissediyordum. Hani şu yıllardır dilden dile dolanan bir teyze kıssası vardı ya, aynı oradaki teyze gibi. Bahsi geçen bu mübarek teyze her gün o kadar ağrı çekermiş, o kadar sıkıntısı olurmuş ki, hastalıktan hiç başı kurtulmamış. Sonra bir gün ne bir ağrısı, ne bir sızısı ne bir derdi kalınca başlamış ağlamaya. Allah beni unuttu galiba diye dövünüp durmuş. İlk duyduğunuzda deli miymiş yahu niye ağlıyormuş, sağlığına kavuşmuş işte diyorsunuz dimi. Yani zaten teorik olarak iman etmiş bir kimsenin Allah ve unutmak kelimelerini yanyana düşünmesi bile doğru değil. Ama burada teyzenin üzüldüğü şey, imtihan olmak için dünyaya gelip imtihansız kalması. Gerçekten öyle değil mi? Sanki böyle sürekli başımızda bir sorun olmalı, sürekli bir şeylerle birileriyle uğraşmalıyız. Sanki sürekli başımıza bir musibet gelmeli ve biz ona en doğru tepkileri vermek zorundayız. Ama işte hep öyle olmuyor, bazen oluyor bomboş kalıyorsun. Allah seni tüm sıkıntılarından ve sorunlarından arındırıyor. Sanıyorsun ki bu bir dinlenme arası. Sanıyorsun ki yeni dertler sıkıntılar yoldadır geliyordur. Aslında imtihanlar her zaman musibetlerle olmaz farketmiyorsun. Bazen Allah kullarını boşta bırakarak imtihan eder. Boş diye adlandırdığın o vakilerde ilk neye yöneliyorsun, O’na yer ayırıyor musun görmek ister. Bazen de Allah bollukla, bereketle ve çok mutlulukla imtihan eder. Bunlar sana dünyayı, dünya da sana ahireti unutturuyor mu görmek ister. Bulduklarına sükür edenlerden misin, yoksa ben bunları hakettim zaten deyip böbürlenenlerden misin bilmek ister. Yani imtihan dediğimiz an dün, bugün, yarın, bir sonraki gün ve haftaya ve bir dahaki ay. Ama aralıksız her dakika ve her saniye her an. 

Şimdi Yunus Suresine başlarken bunu neden anlattım diye merak ediyorsunuz, edin tabi. Merak iyidir, insanı araştırmacı kılar. Ama bu sefer araştırmanızı değil bu yazıyı okumanızı istiyorum. Çünkü Yunus Suresinde öyle güzel ayetler var ki, durup silkelenip her anınızın bilincinde olmayı öğreniyorsunuz. Her anınızın hem tedbir hem şükür içinde geçmesi gerektiğini anlıyorsunuz. Müslümansan ufacık bir boşluğa yerin yok fark ediyorsun. Sonra bir de sure biterken yüzüne kocaman bir gülücük, diline de kocaman bir şükür yerleştiriyorsun. Hadi başlayalım;

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Yunus suresi adından da anlaşılacağı gibi birkaç ayetinde Yunus as’dan bahsetmektedir. Bu peygamberin kıssasının daha ayrıntılı olarak Saffat suresinde görecek olsak da burada da kavmini ve onun tövbesini anlamaya çalışacağız. Çünkü Yunus as’ın kavmi tam azap ineceği sırada tövbe etmiş ve Allah onları affetmişti. Zaten biz biliyoruz ki bu isimler semboliktir, isminin Yunus olması tamamen ondan bahsettiği anlamına gelmez. Bu suresi 109 ayet olarak Mekke’de inmiştir. Mekki surelerin genel özelliği olarak tüm sure boyunca Allah’ın zatı ve paygamberlerinin görevi anlatılmış ve müşriklerin Kur’an ve risâlet karşısındaki tutumlarını ele almış. Konu ayrımına şöyle bi göz attığınızda ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız;

1-20: Allah’ın gökler ve yer dâhil her şeyi yarattığı, bunlardaki ibretler, mü’minlerin cennete gireceği, aceleci, nankör ve inkârcıların hâli, millet ve ümmet kavramı
21-40: İyi, güzel ve faydalı şeylerin kaynağının Allah oluşu, geçici iyilikler yerine kalıcı ebedî mutlulukların istenmesi gerektiği
41-70: Allah ile hemhal olmak, peygamberlerin vazifesi, mü’minlerin batılı reddetme mes’ûliyeti ve Yunus peygamberin kavmi
71-92: Nuh (a.s.) ve tûfan, Musa (a.s.) ve Firavun’un boğulması, hemen tevbe edilmesi gerektiği
91-109: Sabır ve sebat üzere olmanın önemi, Allah’ın insanların iyiliğini isteyip kullukla yükümlü tutması

Gördüğünüz gibi surenin neredeyse büyük bir çoğunlu özellikle bir kavim ya da dönemin müşrikleri için değil de Allah’ın genel olarak tüm kulları için açıkladığı konulardan oluşuyor. Belki de bu yüzden ben çok sevdim bu sureyi bilmiyorum. Ama açık söylemek gerekirse şuana kadar en sevdiğim sure bu oldu. O kadar keyifli okudum ki, umuyorum yazması da öyle olacak. O halde artık uzatmıyor ve başlıyorum. Başlıyorum başlamasına ama ilk ayet yine hurufu mukatta harfleri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun açıklamasına biz insanlar vakıf değiliz biliyorsunuz ki, o yüzden ikinci ayete geçiyorum. Bu ayette de müşriklerin Efendimiz’i sihirbaz sanmalarına istinaden indirilmiş bir ayettir. Zaten hemen arkasından gelen ayette öyle mucizeler sayacak ki bunu bir insanın yahut bir sihirbazın yahut en güçlü gördüğünüz herhangi bir canlının yapması kesinlikle mümkün değildir der gibi olacak. Bu yüzden de hemen ona yani 3.ayete geçiyorum, diyor ki; ‘’ Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ede­rek Arş’ı istiva edendir. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz!?’’ Ayet aslında gayet anlaşılır ve açık bir şekilde ifade edilmiş. Sadece dikkat çekmek istediğim başka bir husus var. Eğer o isteseydi, kainatı bir anda yaratırdı. İsteseydi bunu yapmak onun birkaç saniyesini alırdı. Fakat o kullarına işlerinde aceleci olmamayı ve devamlı olmayı öğretmek istedi. Yani bu ayetten alınması gereken ders, yerin göğün altı günde yaratıldığı değil. İster on gün ister altı günde yaratılmış olsun. Biz Allah’ın kudretine iman etmiş insanlarız bu tür sayıların bizim için ehemmiyeti yok. Bizim için önemli olan neden böyle yaptığıydı. Yüce Allah dünyayı yaratmayı günlerce ve devamlılık göstererek yapıyorsa, siz de işleriniz de aceleci olmayı bir kenara bırakın. Daha sonra bu konuya 5. ve 6. ayette devam ediyor ve diyor ki; ‘’ Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayışım ve hesabı bilineniz için ona birtakım menziller takdir eden O’dur. Gece ve günüdüzün değişmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır!’’ Şimdi bu ayetlerden öyle bilimsel açıklamalar çıkıyor ki, söylemeden geçelim istemem. Bilimsel araştırmalar güneşin ışığının ken­dinden olduğunu, ayın güneşe nispetle zayıf olan, gece gerektiği kadar aydınlık veren, ama istirahatı de engellemeyen ışık ve aydınlığının ise güneşten geldiğini ve aydan yansıdığını ortaya koymuştur. Dünya kendi etrafında günde bîr, güneş etrafında ise yılda bir defa dönmek­tedir. Günlük dönüş gece ile gündüzü, yıllık dönüş ve eğim ise mevsimleri oluştur­maktadır, Ay, yörünge düzlemine oranla 83 derece 30 dakikalık eğime sahip bir eksen etrafında döner. Dönüş süresi ayın, yer etrafındaki dolanım süresine eşittir. Yerin, ay üzerindeki çekim etkisinin sebep olduğu gelgit olayı bu eşitliği sağlamış­tır. Bu sebeple ayın yeryüzünden daima aynı yüzü gözlenir. Ayın yer etrafındaki dönüşü 27 gün 7 saat 43 dakika 25 saniyedir; fakat yerin, güneşin çevresinde dön­mesi sebebiyle bu hareketini 29 gün 12 saat 44 dakika 3 saniyede tamamlar. Ay, güneş ve dünyanın birbirine nispetle açısal durumu, konumu ve ışık etkisi sebebiy­le biz ayı, o değişmediği halde her gece ayrı bir yerden doğarken ve farklı şekiller­de görürüz. Ayın gökyüzündeki hareketi için, her biri bir günlük yola tekabül et­mek üzere 13’er derecelik yaylardan oluşan 28 menzil tespit edilmiş ve bu kavram, aynı safhalarını tanımlamak için kullanılmıştır. “Menzil’’ sözlük mânası “inile­cek yer ve durak”tır. Güneş ve ayın doğup batması, ayın menzil ve şekil değiştirerek görünmesi insanların takvim yapmalarını, gün, ay ve yıl he­saplan yapabilmelerini, işlerini plan ve programa bağlayabilmelerini mümkün kıl­mıştır. Sahip oldukları zihnî melekelerini doğru kullanabilenler, varlığın ve haya­tın anlamını derinden kavramaya çalışanlar; gerçek, kararlı ve iyi niyetli arayış içinde olanlar için Allah’a İmana götüren deliller, işaretler ve imam güçlendiren kanıtlar vardır. Bilimin her keşfi, her buluşu âlemdeki ilâhî sanatı, incelikleri, gü­zellikleri gittikçe daha açık ve detaylı olarak, gören gözlerin önüne sermektedir.  Tüm bunları açıkladıktan sonra sarsıcı bir ayetle karşı karşıya kalıyoruz, Rabbim adeta bu ayetle bize hesap soracağını apaçık gösteriyor ‘’ Şüphesiz ki onlar bize kavuşmayı ümit etmez ve bu dünya hayatına razı olup onunla tatmin olurlar. Ve onlar bu yüzden bizim ayetlerimizden gafildirler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir’’ Tabi bu ayet iman etmeyen müşrikler için inmiş olsa da bizim de bunlardan ders cıkarmamız şarttır.

Geliyorum 10.ayete, bu ayet güzel bir ayet. Çünkü müminlerin cennet duasını açıklıyor ve bu duanın ‘’Allahım sen noksan sıfatlardan uzaksın’’ olduğunu söylüyor. Demek ki bunu bolca tekrarlamakta fayda var. Sonra en sevdiklerimden biri olan 11.ayet geliyor ve bu ayet çok önemli. Diyor ki; ‘’ Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedik­leri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecelle­ri çoktan gelmiş olurdu. Fakat biz, bize kavuşmayı bekle­meyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakı­rız.’’ Subhanallah. Rabbim ona kavuşmayı ümit etmeyen herkesi dünyada bıracakağına ve onları azdıracağını söylüyor. Sonra da arkasında gelen ayetlerle o kavimleri nasıl azdırdığını söylüyor. Biz bu ayetlerin arka arkaya gelmesinden anlıyoruz ki, bu kavimler peygamberlerini kabul etmeyerek, islamı tanımayarak azgınlıklarını yaşamış oldular.  Bu konu 19.ayete kadar devam ediyor, taa ki orada bir ihtilaf ayeti önümüze çıkana dek; ‘’İnsanlar sâdece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş ol­saydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi.’’ Bu ayetin açıklamasını günümüze uyarlamak ne kadar doğru olur bilmiyor ama ayette asıl söylenmek istenen insanlar Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a kadar bir tek dine mensup oldukları. İbn Abbas bu konuda şöyle der: Âdem as ile Nuh as arasında on nesil vardı. Hepsi de İslâm di­nine mensup idiler. Daha sonra insanlar arasında ihtilaf çıktı; putlara ve heykellere tapıldı. Bunun üzerine Yüce Allah müjdeleyici ve uyarıcı pey­gamberler gönderdi.Allah’ın hükmü cezanın kıyamet gününe ertelenmesi şeklinde tecellî etmeseydi dinde ihtilafa düşmeleri yüzünden mutlaka cezalan dünyada çabucak verilirdi.

Sıradaki ayetlerle ilgili hemen bir kıssa anlatmak istiyorum.  Rivayete göre Yüce Allah yedi sene Mekkelilere kıtlık verdi. Nerede ise helak olacaklardı. Bunun üzerine Rasululllah (s.a.v.)’tan, kendilerine bolluk verilmesi için dua etmesini istediler. Ona iman edeceklerine dair söz verdiler. Allah onlara merhamet edip yağmur yağdırınca, tekrar in­kâra ve inada döndüler. Yani 21.ayette ki ‘’Biz o müşriklere, onların başına gelen şid­detten sonra rahatlık, kıtlıktan sonra bolluk nimetini tattırınca Bir de bakarsınız ki, âyetlerimiz hakkında tuzaklar hazırlamışlardır. ‘’ ifadesi bu rivayeti ispatlar nitelikte. Daha sonra 22.ayette de denizden gelecek felaketlerden bahsediyor. Arka arkaya bu kadar felaketlerden bahsetmesinin de bir sebebi vardır diyerek tefsirleri biraz daha fazla karıştırınca karşıma Kurtubi’nin bir düşüncesi çıkıyor ve benim de çok hoşuma gidiyor. Diyor ki; ‘’Bu âyet gösteriyor ki in­sanlar sıkıntılı anlarda Allah’a dönecek bir şekilde yaratılmışlardır. Kâfir de olsa, darda kalan kimsenin duası kabul olunur. Çünkü dünyalıklardan gelecek sebepler kesilmiş ve o, Rablerin rabbine müracaat etmiştir.’’ Bu ayetlerden sonra 24.ayete geçiyorum ve oradan o kadar güzel bir benzetme var ki, belki de en usta edebiyat sanatçıları bu ayeti tanısa hayran kalırlardı, bilemiyorum. Belki de bu cümle onun güzelliğini anlatmayacak kadar saçmaydı. Ama yağmuru bu kadar çok seven bir insanın onun dünya ile benzetildiğini okuduğunda yaşadığı heyecana verin bunlara. 24.ayette diyor ki; Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyecekle­rinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde birbirine karışır. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emri­miz gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökün­den koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz. Subhanallah!

Şimdi buraya kadar Allah’ın büyüklüğünü, zatında ve sıfatlarında eksiksiz olduğunu okuduk. Okuduklarımızı dil ile ikrar kalp ile tasdik eyledik, amenna. Şimdi sırada yine Efendimiz ve müşrikler konusu var, aslında mealleriniz bu kısmı cok güzel ve apaçık anlatıyor. Yine de ben mealleri değil de sadece yazıları okuyanlar için 24-57 ayetler arasındaki konulara kısaca değineyim. Müşrikler ve münafıklar ahirette hesap vermek zorunda kaldıklarında, Allah onlara bana ortak koştuklarınızı getirin diyecek ve her biri yaşantısında ne için Allah’ı unuttuysa ona kahredecek. En güzel dönüş, en güzel pişmanlık, en güzel varış yine ona olacak. Ama tabi kafirler için öyle bir yer kalacak mı diye düşünüyor insan. Buraya birkaç ayet serpeyim de, meal okumadan yazıyı okuyanlar sevabından nasiplensin. Mesela 30.ayet ‘’ Orada herkes geçmişte yaptıklarından imtiha­na çekilecek. Artık onlar gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülmüşlerdir. Uydurmakta oldukları şeyler de onları terkedip kaybolmuştur.’’ Ve bir de 40-42.ayetler ‘’ İçlerinden öylesi var ki ona inanır, yine onlar­dan öylesi de var ki, ona inanmaz. Rabbin bozguncuları en iyi bilendir. Onlar seni yalanlarlarsa de ki: “Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım. Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyura­caksın? Onlardan sana bakan da vardır. Fakat, -hele göremiyorlârsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin?’’ Bu satırlarda siz de benim gibi bir teselli görüyor musunuz? Efendimizin üzgünlüğüne üzülmüş ve bir yandan kullarına kızıp bir yandan da ona güç veren bir Rabb var, görüyor musunuz? Bilmiyroum bazen çok duygusal yaklaştığımı düşünüyorum ama bazen de ‘cuk’ oluyor her düşüncem ayetlerin üstüne.  Her neyse daha gerçekçi bilgilere dönüp, Mevdudi’nin size bu ayetler hakkındaki örneğini aktarmak istiyorum. Mevdudi konusunda da herkes fikrini kendine saklarsa sevinirim. Çünkü ben kendisinin tefsirini faydalı bulanlardanım. Gelsin örnek; ‘’ Rasulullah’ı (s.a) muhatap alan bu ayetler gerçekte gayet zarif bir yolla, uyuşuk bir durumda olan görme ve işitme melekelerini uyandırsınlar ve onları akli ve fıtrata uygun olan mesajın idrakine açsınlar diye müşrikleri paylama ve uyarma amacı taşıyordu. Bu dolaylı yoldan uyarma yöntemini kavramak için, iki sadık dostu örnek olarak alalım: Bunlar müfsid bir toplumda yaşıyor olsunlar ve içlerinden biri hak olan mesajı hem kavramada hem de uygulamaya geçirmede tam bir intikal gücüne sahip olsun. Bu adam toplumun önünde karakter ve ahlaki davranış konusunda tam bir model teşkil etmektedir. Ayrıca halkına gayet içten ve bir zarif yolla kendi ahlaki konumlarını düşünmeye çağırmakta ve insanları yine aynı zarif yolla bu bozuk ahlaki durumlarından dolayı uyarmakta ve onlara doğru yaşama biçimini benimsemelerini tavsiye yetmekdir. Fakat içlerinden hiçbiri, ne onun uyarılarına kulak asmakta ne de onun örnek ve saf hayatından bir ders çıkarmaktadır. İşte bunlar olurken kendisini destekleyen diğer dostu oraya gelip şunları söylemektedir: “Niye bu sağır insanlara öğüt veriyor ve körlere yol göstermeye çalışıyorsun; çünkü ne güzel şeyleri işitecek kulakları var onların, ne de doğru yolu görecek gözleri…” Apaçık ki onun bu sözleri arkadaşını ıslah hareketinden caydırma anlamına gelmeyecek, aksine (ayetteki) aynı zarif ve dolaylı yolla müfsit insanların uyuşuk melekelerini uyandırmaya yönelik olacaktır. ‘’ Bu açıklamadan sonra Kuran’ın bu konuyu nasıl kapattığını da söyleyeyim. Rabbim müşriklerin her türlü inkar ve alçakça tavırlarına rağmen onlara yine adaletle hükmedeceğini söylüyor. Ve 54.ayet bu cümlemi ispatlar nitelikte; ‘’Zulmetmiş olan her kişi, yeryüzünden olan herşeye sahip olsa da, azabı görünce içten içe pişmanlık duyarak kendini kurtarmak için o varlığını feda ederdi. Fakat, aralarında adaletle hüküm edilir de yine hiçbirine zulmedilmez.’’ Subhanallah. Rahmete, güzelliğe ve vaade bakın. Kafirler için bu ayeti indiren Rabbimiz bizim günahlarımızı affetmez mi? Dilim affeder diye bağırsa da içim olsun sen tövbe etmeye devam et diyor. Ben de onu dinliyorum. Son nefesimize kadar hem tövbe hem bolca şükür inşallah. Rabbim unutturmasın.

Şimdi sırada 55.ayet var, burada yeni bir konuya geçiyormuşuz gibi paragraf başı yaptığıma bakmayın. Aslında ayetler hala müşriklerin reddettiği mucizelerden bahsediyor. Ama ben burayı başka bir konu olarak görmek ve bir yere dikkatinizi çekmek istiyorum. Yaklaşık 4 ayet kadar Allah mucizelerini sıralıyor. Gökler, yer, ölüler, diriler, öğütler, müminler, rahmetler, rızıklar, haramlar, helallar vs vs. Sonra tüm bunları aslında bir şeye bağlıyor ve o şey de hiç şüphesiz Kuran oluyor. 57.ayette ‘’ Ey insanlar işte size Rabbinizden bir öğüt ve gönüllerinizin derdine bir şifa  ve işte müminler için hidayet ve rahmet geldi.’’ Buradaki işte kelimesi tabi ki gelişigüzel oraya koyulmuş değil. Tefsirlerine baktığınızda bu kelimenin en aykırı tefsirlerde bile bulunduğunu görebilirsiniz. Ve o bir kelime tüm anlattığı konuları bu başlık altında topladığının delili değil midir? Demek ki Kuran, dünyalık tüm nimetleri, ahiretlik tüm hesapları ve göklere ait tüm mucizeleri ve yerlere ait tüm felaketleri bilen ve bildiren en büyük mucizedir. Bunlardan herhangi birini inkar etmek kuranı inkar etmek, kuranı inkar etmek bunları inkar etmek demektir. Aslında her ayeti böyle edebi sanatları üzerine inceleyebilsek keşke. Aslında bu konuda size bir kaynak önerebilirim.  Muhammed Ali es-Sâbûnî Vâhid’in Safvetut-tefasir yani Tefsirlerin özü diye bir serisi var, burada edebi sanatların ve ufacık bir ey kelimesinin bile niçin orada olduğunu anlattığı kısımları var. İnanın onu okumak çok zevkli!  Bu öneriden sonra devam edelim, 57.ayette rızıkları genellemek adına Kuran açıklamasını yaptıktan sonra konuyu müminlere çeviriyor. Buradan sonra inanan ve amel eden tüm müslümanlara destek oluyor. Onlara dünya ve cennet nimetlerinden tattıracağını söylüyor. Örnek bir kaç ayet verelim hemen, mesela 64.ayet ‘’Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.’’

Tam bu paragrafla birlikte üç peygamberin kıssasına giriş yapacağız. Bunlar daha önce öğrendiğimiz Nuh kavmi, Musa ve Harun kavmi ve ilk defa öğreneceğimiz Yunus kavmi. İlk olarak 71-74. ayetler de Nuh kavminden şöyle bahsediliyor; ‘’Bunların üzerine yine onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardır ve yeryüzünün halifeleri kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk.’’ Ayetten de hatırlayacağınız üzere Nuh as kavmine günlerce gecelerce Allah’ı anlattı en sonunda farketti ki daha fazla kimse iman etmeyecek bu sefer Allah’a yalvarmaya başladı. Ve bunun üstüne Allah kavmine bir musibet göndermeye karar verince bunun üstüne Nuh as yeryüzünden bir tane inkar eden kalmasın ve gemime de gerçekten iman etmemiş kimse binemesin diye dua edince Allah’ın azabı inkar edenleri buldu. Yeryüzü tamamen temizleninceye kadar tufan bitmedi. 4 ayet kadar hatırlatılmış bu konunun şimdilik özeti bu kadar olsun. Zaten nuh suresinde uzun uzun bahsedeceğiz, nuh as’dan ve tufandan. Bu kıssanın bitmesiyle Musa as’ın konusu başlıyor. Musa as konusunu hatırlarsınız, kavmini kardeşine emanet edip Allah ile görüşmeye gitmişti ve kavmi bu sırada kendine yeni tanrılar edinmiş ve Harun as’ı öldürmeye kalkmışlardı. Musa as döndüğünde gördükleri karşısında Allah’a sığınmış ve kavminin helakını istemişti. Şimdi 74-98. ayetler arasında tekrar onlar hakkında birkaç ayrıntı olaydan bahsediyor bunlara bakalım. Bu olaylardan ilki sihirbazlar kıssası, ayette şöyle geçiyor; ‘’ Firvavun, bana bütün sihirbazları getirin dedi. Sihirbazlar gelince Musa onlara Siz ortaya ne atacaksınız dedi. Onlar ortaya ip atınca Musa dedi ki, sizin yaptığınız şey sihirdir, muhakkak allah onu iptal edecektir.’’ Bu ayetlerde olayın ayrıntısı ya da Musa as’ın nasıl galip geldiğini göremiyoruz. İleride Taha suresinde anlatılacak ama ben bu yazıda da bu kıssanın sonunu anlatmak istiyorum. Sihirbazlar ortaya sihir aletlerini ve bu yönde kullanılabilecek eşyalarını attıklarında Musa as’da asasını yere bırakmış. Ve Taha suresinin 70.ayetinde açıklandığı üzere asa bir anda büyük bir ejdarha olmuş ve ortaya atılan tüm alet edavatını yok etmiş, sonra da tekrar asa olmuş ve musa as’ın önüne gelmiş. Nasıl müthiş bir olay değil mi? Bunu gören tüm halk iman eder sanıyordum ben, öyle olmamış. Çünkü bildiğiniz üzere Firavun gelmiş geçmiş en baskıcı kavim lideriydi. Halkı ondan öyle korkuyormuş ki, İbni Abbas’ın rivayetlerine göre bu olay karşısında halkın birçoğu iman etmek istediyseler de Firavun’un korkusunda söyleyememişlerdi.  Ama 83.ayetten anlıyoruz ki, bu olayı izleyenler içinden bi grup öne çıkıp iman etmiş. Devamında gelen 84 ve 85.ayette onların müslüman oluşlarının olayı anlatılmış. Musa as onlara bir nevi şahadet diyebileceğimiz bir yemin ettiriyor ve müslüman oldular. Ve tam burada Allah onları o korkularını bastırarak iman etmesinin üstüne mükafatını gönderdi. Musa’ya emir verdi ve dedi ki ‘’Kavminiz için bir takım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye dönük yapıp namaz kılın. Bir de o müminleri müjdele!’’ Subhanallah. Nasıl güzel o koca kalabalık içinden çıkıp müjdelenen kavimden olmak. Hz. Mûsâ ve kardeşinden Mısır’da kavimleri için evler hazırlamalarının istenmesi değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bazı müfessİrler daha sonra gelen na­maz kılma emriyle de bağ kurarak “kıble” kelimesini “mâbedler” anlamıyla açık­lamışlar ve bu buyruğu “Evlerinizi ibadet mahalleri yapınız” şeklinde yorumla­mışlardır. Bazı müfessirler ise “kıble” kelimesinin sözlük anlamından yola çıkarak burada, karşılıklı evler yapıp dayanışma içinde bulunmalarının kastedildiği kana­atini taşımaktadırlar. Konu burada bölünerek Firavun’un helakına geçiyor. 88.ayette Musa as ve Harun as’ın bir nevi beddua diyebileceğimiz cümlelerine rastlıyoruz, diyorlar ki; ‘’ Ey rabbimiz, gerçekten sen Firavun’a ve adamlarına dünya hayatından bir zinet ve nice mallar verdin. Onlara bu nimetleri yolundan sapsınlar diye mi verdin? Ey Rabbimiz, onların mallarını sil süpür ve kalplerin şiddetle sık. Çünkü onlar acıklı bir azap görmedikçe iman etmeyecekler.’’ Müfessirler bunları çevirirken beddua demiş olsalar da bazıları bu kelimeyi kullanmaktan hiç hoşlanmamış. Peygamberlerin bedduaları aslında kavimlerin doğru bulması için edilmiş dualardır. Bu yüzden belki de bu kelimelinin kullanması gerçekten doğru değildir, bilemeyiz.  Ve daha sonra ayetlerle de Firavun ve askelerinin helakını görüyoruz. 90.ayet diyor ki; ‘’Biz israiloğullarnı denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de onlara saldırmak için peşlerine düştüler. Sonunda suda boğulmaya başlayınca Firavun; ‘inandım, gerçekten israiloğullarının inandığından başka hiçbir ilah yoktur. Ben de ona teslim olanlardanım’dedi. Bu ayette de olayın bir başı bir sonu var. Ortasını biz çizgifilmlerden ya da küçükken okuduğumuz kıssalardan biliyoruz. Bir de tabi başka surelerde bu konuyu açıklayan ayetler var. Mesela Şuara suresinde olay aslında çok güzel anlatılmış; “İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın adamları “Eyvah, yakalandık!” dediler. Musa: “Hayır, asla! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolu gösterecektir.” dedi. Bunun üzerine Musa’ya: “Vur asan ile denize!” diye vahyettik; vurunca deniz hemen yarılıverdi ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekilerini de buraya yaklaştırdık. Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, sonra da ötekileri suda boğduk. (Şuara 61-66)’’ Bu helak anından sonra güzel bir şeylere geçmek hepimize iyi gelecek. Ama ondan önce geçiş ayetleri hakkında bir şeyler söylemekte fayda var. Allah Musa’ya inanmış İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirip onlara nimetler verdiğini açıklıyor, onlar hakkındaki kararın ahiret gününde verileceğini söylüyor. Sonra Musa’yı da uyarıyor, sakın gafillerden olma yoksa hüsrana düşenlerden olursun diyor. Ve Musa as eğer kavminin helakına üzülürse diye de ona açıklayıcı bir iki ayet daha gönderiyor ve burada şöyle bir cümle var ‘’Doğrusu onların aleyhlerinde Rabbinin azap vaadi kesinleşmişti, onlar artık imana gelmezler. Bütün mucizeler gelse bile, taa ki acıklı azabı görene kadar onlar iman etmezler’’  Burada Allah’u Teala’nın bize sürekli tekrarlayıp durduğu bir ayrıntı var. Ayrıntı da sayılmaz, defalarca açık açık söylendi. Firavun son dakika boğulurken iman etti ama allah daha önce de son dakika iman edenlerin imanlarının sorgulanacağını söylemişti. Ve bu ayetlerde de bundan dem vurdu. Ama onlar üzerine bir helak indiyse onların imanları kabul edilemezdi. Çünkü daha önce de okumuştuk ki, bunlar sıkıntıdan kurtluldukları an, ilk iş olarak yine inkar edecek ve Allah’a ortaklar koşacaklardı. Ve tam bu sırada Allah bu konudaki merhametini de açıklıyor.  Bunu da Yunus as’ın kavmi ile yapıyor. Yunus as’ın kıssasının bu surede anlatılılmadığını daha önce söylemişti ama kısaca şuanda geçelim, Saffat suresinde nasılsa tekrar anlatacağız. Yunus as yıllarca Ninova halkına tebliğ ediyor ama iki kişiden başkası ona iman etmiyor. Sürekli bu davetini tekrarlasa da halk zenginliğin ve şımarıklığın gölgesinde kalıyor. Daha sonra Yunus as daha fazla dayanamayıp kavmini terkediyor. Terketmek için bindiği gemi ilahi bir uyarının gelişiyle sallanmaya başlıyor ve gemidekiler tüm yükleri atsalarda bu geçmeyince Yunus as durumu anlıyor ve onlara beni atmanız gerekiyor diyor. Onlar kura çekelim dediyseler de kura da da Yunus as çıkıyor. Yunus as bunun bir imtihan olduğunu ve onu atmaları gerektiğini tekrarlayınca, gemidekiler onu atıyorlar. Ve birden hava açılıyor, deniz duruluyor, gemi sakinleşiyor. Yunus as denize düşünce, nefsine hizmet ettiğini anlayıp pişman oluyor. Ve onun pişmanlığı gerçekleştiği sırada onu bir balık yutuyor. Allah-u Teâlâ siyaneti olarak o balığı göndermişti. Yunus kulunu yutup korumasını, etini yaralamamasını, kemiklerini kırmamasını, karnında diri olarak tutmasını vahyetmişti. Böylece hem onu gemiden atarak Ninova kavmi, hem de pişman olarak Yunus as azaptan kurtulmuş oldular. Bu yüzden Kuranda onlarla ilgili helakdan dönen kavim olarak bahsedilir. Ve Allah helak sırasında dahi kullarının bir imtihandan geçtiğini, kararlarına bağlı olarak azaba tutulacaklarını açıklamıştır. Orada gemidekiler Yunus as’ı gemiden atmasaydılar büyük bir kasırga onları ve karadakileri etkisi altına alabilirdi. Ama onlar imtihanını verenlerden oldular ve Yunus suresinde onlar için şu ayet geçiyor; ‘’ Yûnus’un kavmi müstesna! Onlar İman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerine belirli süreye kadar imkân vermiştik.’’

Ve artık tüm konular bitince 106 ve 107.ayette sureyi toparlayan ayetler karşımıza çıkıyor. ‘’ Allahtan başka, sana faydası da zararı da dokunmayacak şeylere tapma! Eğer bunu yaparsan o zaman sen zalimlerden olursun. Ve eğer  Allah sana bir zarar dokunduracak olursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse o zaman da onun da hayrını reddecek yoktur.’’  Buna banzer ayetler daha önce defalarca karşımıza çıktı bu yüzden tekrar değinmek istemiyorum ama şunu hepimiz artık biliyoruz ki, rabbimizin hepimiz hakkında bir planı var. Fakat bu planda hepimiz seçme hakkı da var. Yunus as gibi son dakika dönedebiliriz felaketten ya da firavun gibi körü körüne sonuna kadar da gidebiliriz. Hepsi bizim elimizde. Ve tam bu sırada sonuncu ayete gidiyor aklım, diyor ki; ‘’ Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret.’’ Burada hepimizin alması gereken ders şu, biz vahyolunana yani kurana uyacağız. Kuran ile amel edeceğiz ve tabi ki sünnetlerle. Ve biz bu yönde hareket ettikten sonra sabredecek ve hükmü bekleyeceğiz. Hüküm nedir, nasıl anlarız bunların hepsi muamma. Belki bir imtihandan hemen sonra mükafatlandırılışınız bir hükümdür, belki günler sonra yaşayacağınız mutluluk. Belki imtihandan hemen sonra gelen hastalığınız bir hükümdür belki günler sonra edeceğiniz bir kavga. Ve belki hüküm ahirete kalmıştır ve siz hiç bilemezsiniz. Rabbim amelininin bilincinde müslümanlardan eylesin bizi. Bir imtihan halindeyken imtihanı ve kurtuluştayken de kurtuluşu anlayanlardan eylesin. Ve tüm bunları anlamanın Kuran’ı anlamaktan geçtiğini unutturmasın.  Bir sure daha biterken aşağıya her zamanki gibi tefsir linklerini bırakıyorum ve hemen yeni bir yazıya başlamak için sizi allaha emanet ediyorum, selam ve dua ile…

Tefsir 1

2 YORUMLAR

  1. Selamun aleykum Gönül Hanım.Dun ınstagramda galerınızı kesfettıkten sonra bugun kendımı burda buldum.ve ılk okuduğum sure de bu oldu.sankı karsımdaymıscasına olan anlatımınız cok başarılı ve usataca.Allah razı olsun ılmınızı artırsın bızı de ıstıfade edenlerden eylesın…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here