بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Hud suresi Mekke’de inen sureler arasında 52.’dir. İniş olarak da Yunus suresinden sonra gelir, Kuran’da da sıralama olarak yine Yunus suresi ile peşpeşedir. Bu yüzden konu olarak devamı niteliğinde olduğunu söylemek mümkün. Yalnız itikadi meseleler bu surede daha şiddetli bir şekilde anlatılmış. Öyle ki bu sure için şöyle bir kıssaya denk geldim; Hz.Ebubekir bir gün Efendimize dedi ki; ‘’Son zamanlarda senin daha hızlı yaşlanıyor olduğunu görmekteyim. Bunun sebebi nedir?” Rasulullah sav cevapladı: “Hud suresi ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı. ” Bu gösterir ki, davetin mühletin son demlerini yaşanıyordu ve Efendimiz kavminin azaba uğratılacağından korkuyordu. Bu yüzden Hud suresini okurken hem bir davet hem bir uyarı hem bir tavsiye havası alabilirsiniz. İtikada ait esasları, Kur’an’ın mucize oluşunu, ahiretle ilgili meseleleri, sevap ve cezayı ve Hz. Hûd’dan başka Nuh, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve Musa (a. s.) gibi peygamberlerin kıssalarını anlatır. Ve sure adını da 50-60.ayetlerde bahsedilen Hud peygamberden almıştır.  Şimdi genel bir konu dağılımı yapıp başlayalım bakalım içerikte neler var;

1-5: Nankörlüğün kalbi köreltmesi, bütün kâinatın Allah’a ve âhirete işaret etmesi
6-24: Allah’ın çağrısının hidâyete ilettiği, Allah’ın insanlığa rahmeti ve affediciliği
25-49: Nuh’un (a.s.) halkını sevmesine ve onları uyarmasına rağmen onların vahiyle alay etmesi, Allah’ın adâletinin kuşatıcılığı, tûfandan sadece inananların kurtulduğu
50-68: Âd, Hûd ve Semûd kavimlerinin de Salih (a.s.) tarafından uyarılması, onlara inen azap
69-95: Lût kavminin helâki, İbrahim’e (a.s.) İshak’ın (a.s.) müjdelenişi, Lût kavminin ahlâksızlıkları, Şuayb’ın (a.s.) kavmi olan Medyen halkının da sahtekârlıkları yüzünden helâk edildiği
96-123: Firavun’un kibri yüzünden helâki, istikâmet üzere olunma emri, peygamber kıssalarının sekînet ve ibret vesilesi oluşu

Her zamanki gibi yine ilk ayetle başlıyoruz ve yine karşımıza hurufu mukatta harfleri çıkıyor. Ve sonra ayetin devamında diyor ki; ‘’ Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri sağlamlaştırılmış, muhkem kılınmış, sonra da herşeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.’’ Bu ayet, bu kitabın yani Kur’ân-ı Kerîm’in herhangi bir insan tarafından ortaya konmuş bir eser olmadığını, bilâkis hikmetiyle her şeyi yerli yerinde yapan ve il­miyle her şeyden haberdar olan yüce Allah tarafından sağlam bir şekilde tanzim edilmiş ve açıklanmış bir kitap olduğunu ifade etmektedir. Âyetlerin sağlam kılın­masından maksat, onların hem lafız hem de anlam bakımından bozukluk, eksiklik, noksanlık ve çelişkiden uzak olmasıdır. İlk ayetten sonra 5 ila 10.ayetlerin arasında bahsedilen münafıklık konusuna atlamak istiyorum. Bu konuyla ilgili çok çarpıcı ayetler var burada ve hatta dönemin münafıklarından ziyade günümüze de gayet uyarlayabileceğimiz ayetler. Hemen bakalım; ‘’ Şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör biri oluverir. Şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra bir nimet tattırırsak ‘Artık benden bütün kötülükler gitti’ der ve mutlaka bunu söylerken o, şımarıktır kibirlidir.’’ Bu iki ayet, kişinin onları nasıl gördüğüne bağlı, çünkü isteyenler için münafıklık alametleri anlaşılacağı gibi, isteyenler de bu ayetlerde ümitvar olmanın tesellisini bulabilirler.  Kur’ân-ı Kerîm’de, hayatta karşılaşılan bütün zor­luklara rağmen insanın, işlediği günahlar ne kadar çok ve ne kadar büyük otıırsıı olsun, ümitsizlik ve karamsarlığa düşmemesi telkin edilmektedir. Çünkü Allah’ın gücü her şeyin üstünde, acıması ve yardımı da sonsuzdur. Buna göre ümitsizlik ve karamsarlık, ancak Allah’a iman ve güveni olmayan insanlar için söz konusudur. O zaman Allah’a iman etmiş bir insanın ona güvenmemesi sorunu çıkar ve bu Allah muhafaza münafıklık alameti sayılabilir. Demek ki biz başımıza ne gelirse gelsin, ne yaşarsak yaşayalım, ister kaza, bela, şer olsun, ister mutluluk zenginlik güzellik olsun hepsinin Allahtan geldiğine inanacak ve sonuçları konusunda ona güveneceğiz. 10. âyette insanın bir başka özelliğine dikkat çekilmekte, başına gelen sıkın­tıların yok olması, sonra da nimetlere mazhar olması karşısında göstereceği şıma­rıklık ve hafifliklere değinilmektedir. Meselâ insan hasta iken sağlığa, fakir iken zenginliğe, zelil iken azizliğe kavuştuğunda kendisini bu sıkıntılardan kurtarıp nimetlere kavuşturan yüce Allah’a şükretmesi gerekirken, artık sıkıntıların bittiğini, bir daha sıkıntılarla karşılaşmayacağını sanarak şımarmaktadır. Sonuç olarak insan kendisini yaratan kudret tarafından bazan varlık ve huzurla bazan yokluk ve sıkıntıyla imtihan edilmektedir. İnsanın her iki halde de Cenâb-ı Allah’ın hikmet ve iradesinin tecelli ettiğini, darlığın, bolluğun, hatta ha­yatın ve Ölümün birer İmtihan vesilesi olduğunu düşünüp darlığa sabretmesi, bol­luğa şükretmesi gerekir. Şükür nimetin artmasına, nankörlük ise azalmasına sebep olur. Bu ayet de böylece geçerken 13.ayette bir meydan okuma karşımıza çıkıyor, ‘’De ki;Eğer doğru iseniz haydi siz de onun gibi uydurma on sure getirin. Allahtan başka gücünüzün yettiğini de çağırın’’ Bu ayetin inişi Arap şairlerin hurufu mukatta harfleriyle şiir yazdıkları döneme denk geliyor, bu konuda Seyyid Kutub’un açıklaması da bu yönde. Arap şairleri sürekli inkar edince ve Kuran’ın bir insan eseri olduğunu iddia edince bu ayetlerin onlara cevap olduğu söyleniyor. Bir sonraki ayette yani 14.ayette de durumu sonlandırıyor, ‘’Bunun üzerine onlar size veremedilerse artık bilin ki o ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir.’’ Yani onların ortaya denk bir sure getirmesi mümkün olmadığı gibi cevap dahi veremeyecekler. Birkaç ayet sonra 17.ayette de Kuran’dan kesinlikle şüphe duymamamız gerektiği konusunda ciddi bir şekilde uyarılıyoruz. ‘’Sakın bu Kuran’dan şüphe içinde olma. Çünkü o Rabbinden bir gerçektir. Fakat insanların çoğu imana gelmezleer.’’ Bu ayeti okumadan önce bazen aklıma ‘acaba kuran değiştirilmiş midir?’ sorusu geliyordu. Çünkü daha önce yazmıştım, Kuran’ın tek kopyası Hz.Osman’daydı. Daha sonra 4 nüsha hazırlandı ama bunlar sürekli yok edilmeye calısıldı. Hatta bir dönem müşrikler tamamen nüshaları ortadan kaldıklarını bile iddia ettiler. Kuran’ın çoğaltılması başlığı altında yazılan yazıları okuduktan sonra Kuran’ın gerçekten büyük bir mucize olduğunu, onu gerçekten Allah’ın koruduğunu anlamıştım. Ama yine de vesvese bu ya, belki cariye ayeterini onlar eklemişlerdir, belki şu kısas ayetleri değiştirilmiştir falan derken buluyordum kendimi. Sonra bu ayetle tanıtşım ve ufacık bir şüphe dahi duymamın beni imanımdan edeceğini anladım. İşte bu ayetten sonra ufacık bir sorgulama bile yapmayacağım inşallah, şeytan vesveselerine de pabuç bırakmak yok.

Direk 17.ayete atlamış olsam da arada çok mükemmel iki ayet daha var ve benim onları kaynatmaya niyetim yok. 15-16.ayette diyor ki; ‘’Kim dünya hayatını ve süsünü isterse, biz onlara orada amellerinin karşılığını tamamen öderiz. Bu konuda kendilerine bir densizlik yapılmaz. Fakat onlar ahirette öyle olurlar ki, kendilerine ateşten başka bir şey kalmamıştır ve dünyaa işledikleri bütün iyilikler boşuna gitmiştir. Zaten bütün yapmış oldukları şeyler boştur.’’  Ayetin anlaşılmayacak bir tarafı yok ama düşünülecek çok tarafı var. Allah Teâlâ -mümin olsun, kâfir olsun- insanların çalışmalarını karşı­lıksız bırakmaz. İnsanlar Allah’ın kendilerine lütfettiği yeteneklerini hangi alanda çalıştırıp geliştiririrse Allah da o alanda çalışmalarının karşılığını verir. Nitekim Âl-i İmrân sûresinin 145. âyetinde “Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz; kim âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz; ve şükredenleri ödüllen­direceğiz” buyurularak insanların emek ve dileklerinin zayi olmayacağı, yaptıkla­rının karşılığını dünyada ve âhirette alacakları bildirilmektedir. Ancak bu âyetler­den anlaşıldığına göre âhirete inanmayıp sadece dünya hayatını, onun zevklerini, sağlık, güven, bol rızık, nüfuz ve benzeri nimetlerini, ziynetini ve debdebesini is­teyip de yeteneklerini yalnız bu yönde kullanan kimselere yüce Allah emeklerinin karşılığını dünyada eksiksiz olarak verecektir; fakat bunun âhirete faydası olmadı­ğı için orada elde edecekleri sadece cehennem ateşidir, zira bunlar âhirete inanma­mış ve oraya hazırlık yapmamışlardır; sadece dünya hayatı için yaptıkları çalışma­lar âhirette hiçbir değer İfade etmez. Âhiretî hiçbir şekilde hesaba katmadan ne pahasına olursa olsun yalnızca dünya nimetlerini elde etmek için çalıştıklarından dolayı ahirette nasipleri sadece ateş olacaktır. Bu ayet ve açıklamalarından anlaşılacağı üzere dünya hayatını tercih eden insanın dünyada yaptığı hayırlı ameller bile boşa çıkacaktır. Peki ya biz ya dünya hayatını istemiyorum deyip içten içe isteyenlerdensek, o zaman ne olacak? Sonuçta kim istemez ki rahat ve mutlu bir ömür sürmeyi. Ve hep dünya nimetlerinden faydalanmayı? Ya da çok çok çok mutlu olduğunuz bir anı bir ömür yaşayacağınızı bilseniz nasıl istersiniz ki ölümü? İşte bunun cevabı da Kuran’da saklı. Bizim her cevabımız kuranda olduğu gibi her türlü tesellimiz de onda. Ne zamanki cennet nimetlerini tam öğreniriz, ne zaman ki ahiretin bizim asıl yurdumuz olduğunu idrak ederiz, ne zaman dünyada nimetlerinin kat be katının orada ikram edileceğime amenna diyebiliriz işte o zaman dünya gözümüzde kocaman bir toz bulutu haline gelir. O zaman istersek en mutlu anımızda ölüm bizi gelsin yoklasın, biz ahirette daha güzellerinin yaşatılacağına inanarak ölümü tercih ederiz. Ama malesef ahireti dünya hayatına tercih etmek sadece böyle olmaz. İçten içe tamam dersin, ölüm gelsin ben ahirete gideyim dersin. Tamam dersin ölüm gelsin ve ben cennet nimetlerine kavuşayım dersin. Ama ahirette akıbetinin iyi olacağına nasıl garanti verebilirsin ki? Sadece ahireti tercih ediyor olmak seni cennete kavuşturmaya yeter mi? Sen namaz kılma, ibadetleri aksat, Kuran’ın emirlerine uyma, sünnetleri terket sonra ben ahiret nimetlerini istiyorum dünya hayatı boştur de, ölünce de hop cennete git. Anlattığım tablo size gerçekten inandırıcı geliyor mu? Peki o zaman ne yapacağız? Dünya hayatını tercih etmiyormuşçasına yaşayacağız, vur patlasın çal oynasın havasından çıkacağız. Şeytanın sürekli ‘yap gitsin ya’ diyerek kandırmasına izin vermeyeceğiz. Biz her halimizden, her tavrımızdan, her düşüncemizden sorumluyuz ve bunların dünyalığa yönelik olması bizim ahirete kavuşma isteğimizde samimi olmadığımızı gösterir. Demek ki, önce düşünceyle ahireti isteyecek, sonra tavırlarımızla cennet ehlinden olmaya çalışacak sonra hallerimizi kurana sünnete uygun hale getireceğiz.

Bu ayetleri bu kadar anlattıktan sonra karşımıza gelen ayetler de beni destekler nitelikte. 18-24.ayetler arasında inkar edenler ile iman edenlerin kıyası yapılıyor. İnkar edenlerin hüsranı ve iman edenlerin cennet ehli olacağı müjdesi veriliyor. Ve sonra da 24.ayetle bu iki grup insan için güzel bir benzetme var, kör ve sağr ile gören ve işiten gibidirler diyor.Arkasında da Kuran’ın edebi yönünü güçlendirdiğine inandığım bir cümle geliyor ‘’ Artık düşünmez misiniz?’’. Daha önce bahsettiğim Tefsirlerin Özü serisinde ayetlerdeki edebi sanatları göreceksiniz, gördüğünüz ayetleri anlamayı daha çok seveceksiniz. Özellikle bu ayeti ve bir de ‘azabı müjdele’ ayetinin sanatları benim çok hoşuma gidiyor. İnşallah bir gün sizin de inceleme fırsatınız olur. Bu konulardan sonra karşımıza yine kavimler çıkacak. Ve neredeyse 100.ayete kadar böyle devam edecek. Daha önce kavimlerin olaylarını anlatmıştım bu yüzden bu yazıda biraz kısa tutacağım. Bu olayları okumak isterseni Araf Suresi yazısını tekrar okuyabilirsiniz.  Tıktık!!

İlk olarak karşımıza Nuh kavmi çıkıyor, daha önce bu konuyu çok kısa geçmiştik şimdi bu ayetlerde Kuran bize Nuh as.’ın kıssasını ayrıntılı anlatmaya başlıyor. 25. ayet ile başlayan konunun ilk ayetleri kavime yapılan ikazları ele almış. Bunlardan en manidarı ‘’Ey kavmim benim Rabbim katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet verilmiş de size onu görecek bir göz verilmemiş ise siz onu istemediğiniz halde sizi bunlara mecbur mu ederiz’’ çağrısıydı. Yani Nuh as istediği kadar mucize göstersin, istediği kadar ispatlasın, eğer onlara görecek göz, anlayacak akıl ve iman edecek kalp verilmediyse mümin olmaları imkansızdı. Daha sonra 30.ayette kim olduğunu anlamadığımız bir kovulma meselesi var. Bunu hemen anlatayım, nuh as’ın kavminin ileri gelenleri ona iman etmiş fakir müminleri kovmalarını istiyordu. Bunlar sana iman etmiş, senin sözünü dinlerler, söyle buradan gitsinler diyorlardı. Bunun üstüne de bu ayet inmiş ve onlara cevap verilmiş; ‘’Eğer ben onları kovarsam Allahtan beni kurtarabilir?’’ Daha sonra Nuh as yıllarca süren bir çabayla onlara Allah’ı anlatmaya devam etse de onların tavırlarında bir değişiklik olmuyordu, bunun üzerine 36.ayette anlasılacağı üzere ona bir vahiy geldi ve dendi ki; ‘’Kavminde inanmış olanların dışında kimse iman etmeyecek, onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme!’’ Bu da bir önceki ayetlerin cevabı niteliğinde olmuş. Yani onlara gören gözleri ve iman edecek aydınlanmayı sağlayan Rabbim onların gerçekten isteyip istemediklerine bakmış. Gerçekten iman etmek isteyenler ve delil arayanların görmesi sağlanmış. Ve sadece sapkınlık olsun diye yapanların da gözleri bağlanmış. Daha sonra 40.ayette Nuh as.’ın yaptığı gemiye kimlerin binecekleri konusunda bir bilgiye sahip oluyoruz. ‘’ Erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane ve aleyhinde hüküm verilmiş olanlar hariç aile halkınla iman efenleri gemiye yükle!’ Aleyhinde hüküm verilmiş denmesinden anlıyoruz ki, asla iman etmeyeceği bildirilmiş kişiler var ve sakın bunları gemiye alma. O gemide sadece gerçekten iman etmiş olanlar olacak. Ve bir iki ayet sonra anlıyoruz ki oğlu gemiye binememişti. Ona gemiye binmek nasip olmamıştı. Ve o kadar komik bir şekilde bu mucizeden mahrum kalmış ki, Rabbim böylesini kimseye yaşatmasın. Babası onu gemiye çağırdığında ‘’Beni sudan koruyacak bir dağa sığanacağım’’  diyor ve bunun üstüne Nuh as ona ‘’Allahın rahmet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur’’ diyor. Ama tam bu sırada Allah, Nuh’un oğlunu bir dalgayla boğulanların arasına katıyor. Ayetlerle böyle kısaca anlatılan meseleye hadisler ışığında anlamaya çalıştığımızda, oğlu Kenan’ın müşriklerden olduğunu ve iman etmediğini görüyoruz. Babası onu gemiye çağırdığında da cevabı ‘’Ben ne o gemiye binerim, ne de Allah’a iman ederim.’’ şeklindeymiş. Tufanın nuh’un ailesini yutmasına rağmen Nuh as dirayetini hiç bozmuyor, kesinlikle isyan etmiyor. Yine de o bir baba olduğu için yüreğinin burukluğuyla ‘’Ey Rabbim, oğlum benim ehlimdendir, yine de senin vaadin elbette haktır.’’ Diyor. Rabbim kulunu darda bırakmazken, peygamberini bırakır mı. Onun gönlü ferahlasın diye ona durumu açıklıyor. ‘’Ey Nuh o senin ehlinden değildir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden bekleme. Süphesiz ben seni cahillerden olmaktan sakındırdım’’ Burada Allah,  Nuh’dan tam bir tevekkül bekliyor. Açıklama kulağımıza hiddetli gelse de aslında bu bana göre bir güzelliktir. Zaten bu ayetin üstüne Nuh as, bağışlanma ve merhamet talep ediyor. Burada anlamamız gereken şey kafir bir oğlun ölümünden ziyade, yavrusunu kaybeden bir babanın metaneti gibi duruyor. Ölümler malesef biz müslümanları en büyük tehlikelere yaklaştıran durumlar. Haşa haddimizmiş gibi ölümün gelişini sorguluyor, daha küçüktü diyor, erkendi diyor ve Allah’ın işine burnumuzu sokuyoruz. Oysa tevekkül edip, ölüme de amenna diyebilmek imanımızı kuvvetlendirecekken böyle bir girdaba düşmenin ne alemi var? Sonuçta hiçbir dövünme ve hiçbir ağlama ölüyü bize geri getirmeyecek.

Sırada sureye adını veren Hud peygamberin kavmi olan Ad topluluğu var. Hz. Hûd Allah’ın birliği İnancını tebliğ ettikten sonra, işledikleri günah ve putperestlikleri nedeniyle kavmini Allah’tan bağış dilemeye ve tövbe edip O’na yö­nelmeye davet etti. Böyle yaptıkları takdirde Allah’ın, üzerlerine bolca yağmur yağ­dıracağını ve kuvvetlerine kuvvet katacağını haber verdi, Âd kavmi çölde yaşamak­la birlikte tarım ve bağcılıkla da uğraşıyordu. Bu nedenle yağmura şiddetle ihtiyaç­ları vardı. Bu sebeple Hz. Hûd Allah’ın izniyle onlara böyle bir vaadde bulundu. Al­lah tarafından kuvvetlerine kuvvet katılacaktı; maddî olarak bolluk ve berekete ma­nevî olarak izzet, şeref ve itibar eklenecekti. Fakat Hûd’un kavmi gururlu ve kibir­liydi; onun anlattıklarını ne istedi ne de ona inandı, hatta peygamberi akılsızlık, sap­kınlık ve yalancılıkla itham ettiler. Hûd, uyarılarına rağmen kavminin inkâr ve is­yanda ısrar ettiklerini görünce sonlarının kötü olacağından endişe etti ve “Sakın gü­nahkârlar olup da Allah’tan yüz çevirmeyin” diyerek kavmini devamlı uyardı. Fakat 54-54.ayetlerde ‘’Tanrılarımızdan biri senin aklını almış’’ ifadesiyle Hud as’a deli muamalesi yapıldı. Kavmi onun getirdiği mucizelere ve kullan­dığı aklî delillere değer vermedi ve çağrısını reddetti. Ayrıca Hûd’u küçümsediklerinden dolayı onun sözüne ona iman etme­yeceklerini bildirdiler. Daha sonra 58.ayette azabın geldiğine işaret ediliyor, ‘’ Emrimiz geldiği zaman Hud’u ve beraberinde iman etmiş olanları rahmet ile kurtardık.’’ Peki emir geldiği an kavmin hali ne oldu?  Âd kavmi inkarcılıkta ısrar edince artık Allah’ın cezasını hak et­miş ve azabın belirtileri kendini göstermeye başlamıştı. Yüce Allah Önce yağmur­larını kestiği için, kuraklık ortalığı kasıp kavurdu. Ünlü İrem bağları yok olup git­ti; canlı varlıklar da susuzluktan ölmeye başladı. Âd halkı bir gün vadilerine doğ­ru gelmekte olan büyük bir kara bulut görünce yağmur yağacak diye sevindiler. Oysa bu bulutla Allah onların üzerine kasıp kavurucu bir kasırga, bir fırtına gön­dermişti; bu fırtına Âd kavminin yurdunda yedi gün sekiz gece uğultulu bir şekil­de esti. Sonunda insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi yerlere seriverdi, muhteşem sarayları ve köşkleri de yerle bir oldu; böylece Âd kavmi yok olup gitti.

Bir sonraki kavim Salih peygamberin kavmi olan Semud kavmi. Yine diğer kavimlerde olduğu gibi ilk birkaç ayet davet edilişle geçmiş. Aynı diğer peygamberler gibi sabırlı ve delilli bir şekilde ispatlarda bulunsa da Salih peygambere çok az sayıda kişi iman etmiş. 64.ayette Salih as’ın ispatlamak için kullanmış olduğu bir dişi deveden bahsediliyor. Bu dişi deve meselesi biraz sınav gibi anlatılıyor. Şöyle ki, Salih as meydana bir dişi deve koyuyor ve halkına sakın buna dokunmayın diyor. Halkına da ‘dokunursak ne olur’ dercesine hayvanı hunharca katlediyorlar. Bunun üzerine Salih as, 65.ayette kavmine bir azap geleceğini haber veriyor. 66.ayette de Salih as ve iman edenlerin kurtarıldığı bilgisi bize veriliyor.

Buradan sonra kavimler ve peygamberler biraz karışacaklar, önce İbrahim as hakkında daha sonra Lut kavmi hakkında gelecek ayetleri en açıklayıcı şekilde yazmaya çalışacağım, bakalım başarılı olabilecek miyim. Öncelikle 69.ayete dikkat çekmek istiyorum, konu bu ayetle ve yeni bir kıssayla başlıyor. Surenin buraya kadar ki olan bölümünde dördüncü kıssamız bu. Bir gece İbrahim as evinde otururken  melekler ona uğradılar, ibrahim as onları misafir sandı ve onların selamını aldı. Daha sonra onlara ikram olarak kızatılmış buzağı getirdi. Bu buzağı muhabbetini birçok farklı şekilde çeviren müfessir var ama anlamamız gereken şey onlara bir et yemeği ikram ettiği. Daha sonra melekler bu yemeklere el sürmeyince İbrahim as panikledi. Çünkü Kurtubi’nin tefsirine bakılırsa, araplarda yemeğe el sürmemek kötülük ya da kötü haber demekti. Onun bu korkusunu farkeden melek­ler dediler ki: Korkma, biz Rabbinin melekleriyiz, bu yüzden yemek yemeyiz. Biz Lût kav­mini helak etmek için gönderildik. (İşte tam bu ayetle Lut kavmi konusuna hafif bir giriş var.) Bu sırada İbrahim as’ın Sâre adındaki hanımı da; perde arkasında ayakta duruyor ve onların konuşmalarım dinliyordu. Lût kavmi­nin helak olacağına sevindiği için güldü. Ve melekler gelme sebeplerini söyleyerek ona çocuk olarak İshak’ı müjdelediler. Onun peşinden de İshak’ın bir çocuğu olacağını müjdelediler. Bu konu 71.ayette gayet açık bir şekilde yazılmış yani sakın şüpheye düşmeyin. Kaynaklara bakılırsa bu müjde geldiğinde İbrahim as 120, Sara validemiz ise 99 yaşındaydı ve onlar aynı gün hem çocuk hem torun ile müjdelendiler. Karışıklık olmasın diye tekrar açıklıyorum. İbrahim as’ın Hacer validemizden olma bir oğlu daha vardı yani İsmail as. Ve şimdi bir de Sara Validemizden olma İshak as. anlatılıyor. Ve aynı ayet İshak’ın oğlu Yakub’un da müjdesini veriyor. Bu Yakub da Hz.Yusuf’un babası Yakup. Silsile kafanızda oluştu mu acaba? Tamam süper. Devam ediyorum. Duyduklarına inanamayan Sara’nın şaşkınlıklarını 72-73 ayettte görüyoruz. ‘’ Vay başıma gelenler! Ben şimdi doğuracak mıyım? Ben bir kocakarıyım, kocam da yaşlı bir adam. Gerçekten bu çok tuhaf bir şey’’ bu sözlerin üstüne melekler ona ‘’Sen Allah’ın işine mi şaşırıyorsun?’’ diyerek tevekkül etmesini istediler. Ve tam bu sırada İbrahim as çocuk müjdesine sevinmeyi bırakıp Lut kavminin helakı haberini hatırladı. 74.ayette de anladığımız üzere meleklerle konuşmaya çalıştı. Bazı tefsirler bunu ‘meleklerle tartıştı’ olarak yazmışlar ama buradaki konuşma ya da tartışma her neyse iyi niyetliydi.  Maksadı, iman ederler ümidiyle onların azabını erteletmektir. Bu konuyla ilgili ufacık bir kıssa okudum, Kuran’da geçmiyor ama hemen anlatayım.  Melekler, İbrahim as’a “Biz bu şehir halkını helak edeceğiz” deyince, İbrahim as onlara: “Ne dersiniz, içlerinde elli müslüman varsa onları helak edecek misiniz?” demiş. Melekler “Hayır” deyince  Hz. İbrahim “peki kırk kişi varsa?” diye bir sordu daha sormuş. Melekler yine “Hayır” diye cevap vermiş. Bu şekilde aşağı inmeye devam etmiş ve en sonunda onlara : Eğer orda bir tek müslüman kişi varsa, onları helak edecek misiniz, ne dersiniz?” deyivermiş. Melek­ler yine “Hayır” deyince İbrahim as onları vazgeçirmek için “İşte orada Lût var’’ demiş ve kavmin helakından kurtulması için bunun yeteceğini düşünmüş. Bunun üstüne melekler demişler ki: Biz orada olanları daha iyi biliyoruz. Karısı hariç Lût’u ve ailesini kurtaracağız. Karısı, geride kalacaklar arasındadır. Bu kıssadan anlaşılacağı üzere Lut as’ın karısı iman edenlerden olamamış. Lut as’a gelmeden önce İbrahim as ile ilgili olanları bitireyim. İbrahim as’ın melekler ile tartışması bu şekilde son buluyor.

Ve 77.ayet ile Lut peygamberin kavmi olan Sedom kavmine başlıyoruz. Sedom adı Kuran’da geçiyor mu bilmiyorum, henüz denk gelmedim. Ama hadislerde Lut as’ın kavminden bu isimle bahsediliyor. Konuya giriş ‘Elçilerimiz Lut’a vardığında onların sebebiyle fenalaştı ve göğsü daraldı’ diyerek yapılmış. Yani Lut as meleklerin kavmi helak etmek için geldiğini anlamış. Lût as. aralarında fuhşun, cinsi sapıklığın yayılarak azgınlaştığı bir ulus olan bir halk için gönderilmiş. Hz. Lût, İbrahim as’a ilk inananlardan biriydi ama her peygamber gibi onu da yalanladılar. Az önce dediğimiz elçi melekler Lut as’a da aynı İbrahim as’a olduğu gibi misafir görünümünde gittiler.  Hatta Lut kavminin sapıklığını tetiklercesine genç, güzel erkekler şeklinde gittiler. Bunun üzerine Sedomlular bu tanınmamış güzel erkeklerin etrafını sardılar. Lût as bu duruma çok sıkıldı, konuklarını rahat bırakmalarını, isterlerse onlara eş olarak kızlarını verebileceğini söylediyse de Sedomlular sarhoşluk içinde azmışlardı. Ve 79 ayette geçen “Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun. Doğrusu ne istediğimizin farkındasın” dediler. Hz. Lût çaresiz bir haldeyken melekler kimliklerini açıkladılar, olacakları ona anlattılar. Sabah yakınken Lût’un evinin etrafındaki azgınlar genç erkek kılığındaki meleklere saldırınca kör edildiler. Lût ona gelen emire uyarak karısı dışında kalan ailesini yanına aldı ve yola çıktı. Sabah olunca korkunç çığlık Sedomluları yakaladı, üzerlerine taş yağdı, ülkeleri altüst oldu, hepsi helâk oldular.

Geldik Şuayb as’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen kavmine. 84.ayet ile başlayan bu konu yine tebliğ ve davet çalışmalarında sabırlı olduklarını anlatarak devam ediyor. Biraz bu kavimden bahsetmek gerekirse bunların öyle sapkınlıkları ilah muhabbetleri aşırı değildi. Hatta Medyen halkı bolluk içinde, müreffeh bir hayat yaşıyordu; yani onların böyle ahlâk dışı davranışlara sapmaları yoksulluktan kaynaklanmıyordu. Hz. Şuayb bu konu üze­rinde çok durdu; ölçüyü, tartıyı eksik tutmamalarını, adaletle ve düzgün ölçüp tart­malarını, kendi çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemelerini ve yeryüzünde fesat çıkararak ülke düzenini bozmamalarını emretti; böylece hak di­nin tevhid ve adalet ilkelerini toplumda yerleştirmeye çalıştı. Özellikle dürüstlük ilkesi üzerinde durdu. Kişinin insan ilişkileri alanında dürüst olmadıkça Allah’a karşı da dürüst olamayacağını anlattı. Farkındaysanız her kavim bir şeyden imtihan oldu, biri Allah’a iman etmekle, biri Peygamberi kabul etmekle, biri maddi güç ile, biri cinsel arzuları ile. Yani düşünenler için gerçekten bunlar da bile bir ibret var. Hep diyoruz ya tarih bunca sürüp giderken, Kuran’da bunların bahsediliyor olması öylesine değil. Bunlardan çıkarılması gereken mesajlar olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Her neyse, şimdi Medyen halkının durumunu az çok anladınız. Aslında çok zengin bir halk olmasının yanı sıra hala işlerine hile hurda karıştırmaktan da geri kalmıyorlar. Hatta hadislerde geçtiği üzere Şuayb as onlara ‘’ . Ben sizin, ölçü ve tartıda eksik yapmaya ihtiyaç duymayacak kadar zengin olduğunuzu görüyorum’’ bile diyor. Ama işte onların hasssasiyetleri de bu olduğu için buradan imtihan oluyorlar ve olanla yetinmeyip aynı şekilde devam ediyorlar. Kavmi Şuayb as’ı dinlemeyince 89.ayette oda halkına diğer kavimleri ve helaklarını anlatıyor. Tövbe etmelerini ve allaha dönmelerini istiyor ve Allah’ın ne kadar merhametli olduğunu anlatıyor. Bunun üstüne halkı dönüp onu taşlamakla tehtid ediyor. 91 ve 92. ayette geçen cümleleri biraz toparlayarak yazarsam daha net anlayacaksınız. ‘’ Dediler ki, ‘’Ey Şuayb biz senin dediklerini anlamıyoruz ve seni zayıf buluyoruz. Eğer arkandan senin aşiretin olmasaydı seni taşlayarak öldürürdük. Şuayb dedi ki; Ey kavmim, benim aşiretim sizin için Allahtan daha mı önemlidir?’’ Şuayb as kavminin insanları Allah’ın önünde tutmasına çok sinirlenmişti ve halkına meydan okurcasına şöyle dedi ‘’Hadi elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım. Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ileride bileceksiniz.’’  Bu, sert bir tehdittir. Ve bir sonraki ayettte de azabın geldiği andan bahsederek konuyu bitiriyor. ‘’Onları yok etme emrimiz geldiğinde, kendilerine olan büyük merhametimiz sebebiyle Şuayb’ı ve onunla beraber olan mü’minleri kurtardık. O zâlimle­ri gürültü azabı yakaladı.’’ Kurtubî bu ayet üstüne şöyle der: Cebrâîl (a.s) onlara öyle bir bağırdı ki, ruhları bedenlerinden çıktı. Onlar yurt­larında hareketsiz, sakin ölüler haline geldiler. İbni kesir’de bu azabın deprem olduğu yönünde bir çeviri yapmış. Ben de diyorum ki, çok da önemli değil azabın şekli. Bu yüzden geçiyorum son kavime.

Her kavim muhabbetinin sonunda olduğu gibi yine Musa as ve Firavun’a geldik. 96-103 ayetler arasında kısaca bahsedilen bu konuda herhangi bir kıssadan bahsetmemiş. Daha önce Araf suresinde uzunca anlatılan bu kıssa burada sadece hatırlatılmış. Ve sonra tüm bu kavimlerle ilgili olarak 100.ayet gelmiş ve neden tekrar hatırlatıldıklarını bize açıklamış ‘’ “Bunlar sana doğru haber olarak aktardığımız geçmişlerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmıştır halâ izleri vardır; yeryüzünü geniş görün kimi de biçilmiş ekin gibi yerle bir edilmiş, izi bile kalmamıştır” Ve bu kavimlerle ilgili en acıklı şey ise 101.ayette geçen ‘Biz onlara zulmetmedik ama onlar da kendilerine zulmettiler’ ifadesi. Kavimlerin durumunu değerlendiren ayetler bitince karşımıza ahiret, cennet ve cehennem kavramlarını açıklayan ayetler çıkıyor. Ben de bu konuyu şu iki ayetle size anlatmış olayım; ‘’ O gün gelince Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz, kimi mutlu olur kimi mutsuz. Mutsuz olanlar ateştedirler, orada şiddetli iniltileri ve derinden soluyuşları vardır. Mutlu olanlar ise cennetedirler.’’ Ve bu hatırlatmayı yaptıktan sonra da yine bir Kuran sanatıyla karşı karşıya kalıyoruz ve tehtidin üstüne öğütlere tabii tutuluyoruz. 112.ayette de diyor ki; ‘’O halde emrolunduğu gibi dosdoğru ol. Sen ve beraberinde tövbe edenler aşırı gitmeyin’’ Buradaki bu aşırı gitmeyin ifadesi bence çok önemli. Üstüne düşünülmesi gereken kavramlardan biri olduğunu iddia ediyorum. Ama konuyu daha fazla uzatmamak adına sizinle birlikte değil yalnız düşüneceğim. Ve sonra bir öneri de 114.ayet ile geliyor ‘’ Gündüzün her iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu idraki olanlara bir öğüttür’’ Hatta ben de diyorum ki bu ne güzel bir öğüttür. Ve aynı zaman da bu bir vaattir. Namaz kıl diyor, kılıyorsan kötülüklerin giderilecek diyor. Bundan daha güzel bir müjde var mı?  O zaman size bu güzel ayetin iniş sebebini de anlatayım, bu da benden size son kıssa olsun. Bir gün bir adam Efendimize’e gelerek, zina ettiğini söylüyor. Yalnız burayı çok açmak istemesem de ölmüş adama iftira etmek de istemem. Kaynaklar bunun tam bir zina değil de daha yarım bir şey olduğunu yazmışlar. Direk alıntı yapayım hatta da benden çıksın ‘’ Adam dedi ki; Ben, şehrin kenarında bir kadınla oynaştım. Cima etmeksizin ondan faydalandım. İşte ben buradayım. Hakkımda, dilediğin hükmü ver.’’ İşte sonra Efendimiz duydukları karşısında sessiz kalınca Hz. Ömer öne çıkıp adama ‘’Allah senin suçunu gizlemiş, keşke sen de onu gizleseydin’’ demiş. Ama Rasulullah kesinlikle adama bir cevap vermemiş. Çünkü efendimiz hüküm allahındır düsturu ile hareket ettiği için bir vahiy gelmeden konuşmazdı. Bunun üstüne de bu ayet inmiş. ‘’Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir’’ Yani bu adama namaz kılması ve bir sonraki ayette de sabırla tövbe etmesi önerilmiş. Günümüze uyarlamamız gereken bir ayet olduğunu düşünüyorum.

Sona yaklaşırken 120.ayette bir kere daha bu kıssaların neden anlatıldığına verilen bir cevaba şahit oluyor. Ayetin muhattabı Efendimiz sav. ‘’ Ey Muhammedi Geçmiş peygamberlerle ilgili olarak sana anlattığımız bu haberler, peygamberlik görevini yerine getirmen için senin kalbini teskin ve tatmin etmek mak­sadıyla anlatılmaktadır. Bunları sana anlatıyoruz ki, geçmiş peygamberler kardeşlerin sana bir örnek olsun da onlar gibi sen de sabredesin. Allah’ın anlattığı bu haberlerde, sana doğru ve kesin bilgi gelmiştir. Yine bu haberlerde, ibret alacak kimseler için, ibret ve öğüt verici şeyler gelmiştir. Mü’minler, Kur’anın Öğütlerinden yararlandıkları için burada özellikle zikredildiler’’ Bu açıklamadan sonra sure yine tevekkül ederek bitiyor. ‘’Yalnız ona ibadet et ve yalnızca ona tevekkül et’’

Bir sure daha biterken neler öğrendiniz bilmek isterdim. Sizinkini bilemiyor olsam da kendikimi söylemek ihtiyacı hissediyorum. Ben bu surede tevekkülün ne kadar önemli olduğunu anladım. Aslında surenin nüzul sebebi başkaydı belki ama bu kadar kavim, bu kadar olay hatta biraz garip bir cümle olacak ama bu kadar entrika ama tüm bunlara sabırla yaklasan peygamberler ve o kadar fitne fücur arasında iman etmeye mashar olan müminler. Bilmiyorum, çok garip geliyor. Sadece gözlerinizi kapatıp beş dakika böyle bir ortam hayal edin. Gerçekten iman edenlerden olabileceğinizi düşünüyor musunuz? İnşallah düşünebiliyorsunuzdur. Çünkü Rabbim gönlümüzde olanı bizden daha iyi bilendir. Ve gönlümüzde iman nuru yoksa vay halimize.

Buraya bir tefsir linki bırakıyor bir de giderken dua istiyorum.
Tefsir 1

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here