بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bu mübarek sûre Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada doksanıncı, iniş sırasına göre otuz beşinci sûredir. Kaf sûresinden sonra, Târik sûresinden önce nazil olmuştur. Sûre adını ilk iki âyetinde geçen, “şehir, memleket” anlamlarına gelen ve Mekke için kullanılan “beled” kelimesinden almıştır. Aynca “Lâ uksİmü” adıyla da anılmaktadır. Sûrede bazı önemli varlıklara yemin edilerek insanın yaratılıp zorluklarla karşı karşıya getirildiği, gücüne ve servetine güvenerek Allah’a karşı gelenlerin al-dandığı, insana maddî ve manevî birtakım nimetlerin verildiği, hayır ve şer yolla­rının gösterildiği anlatılmaktadır. Aynca yardımlaşma, iman ve sabır konuları ele alınarak bu konularda müminlerle inkarcılar arasında kısa bir karşılaştırma yapıl­mıştır. Konuların ayet dağılımı ise şu şekildedir;

1-4: Yemin ile verilen bilgiler
5-18: Amel defteri sağdan verilecek kişilerin iyilikleri
19-20: Amel defteri soldan verileceklerin akıbeti

Bu surede geniş bir konuya kısa kısa cümlelerle, özet olarak değinilmiş ve konu toparlanmıştır. Bu da Kur’an-ı Kerim’in icazıdır ki hakkında koca bir kitap yazılabilecek büyük bir konu, bu küçük surede kısa kısa cümlelerle ve müessir ifadeyle beyan edilmiştir. Surenin konusu, insanın dünyadaki yerini anlatmak ve aynı zamanda Allah’ın insan için iki yol olarak saadet ve şekaveti açık bıraktığını belirtmektedir. İnsana, bu iki yolu görmek ve takip etmek imkanı da yaratılmıştır. Saadet yolunu takip ederek güzel bir sona varmak veya şekavet ederek kötü sona ulaşmak insanın gayretine bağlıdır. Önce Mekke şehrine ve onun içinde bulunan Rasulullah’ın üzerindeki musibetlere yemin edilerek, Rasulullah nazarında bütün Ademoğlu’nun vaziyeti; dünyanın insan için bir dinlenme yeri olmadığına delil olarak ileri sürülmüştür. Bununla ilgili olan ilk 4 ayet şu şekildedir; ‘’Yemin olsun bu beldeye, ki sen bu beldede ikamet etmektesin, babaya ve ondan gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı meşakkatler çinde yarattık.’’ Burada şehre niçin yemin edildiğini açıklamaya ihtiyaç yoktur. Mekkeliler bu şehrin tarihçesini iyi biliyorlardı. Daha önce çöl olan, dağlar arasında susuz, bitkisiz bir vadiydi. Hz. İbrahim, hanımı ile kundaktaki çocuğunu hiçbir güvence olmadan burada bırakmıştı. O zamanlarda inşa edilen “beyt”e insanlar hacc için çağrıldıklarında, çevresinde bunu duyacak hiç kimse yoktu. Ancak daha sonra bu şehir bütün Arabistan’ın merkezi olmuş ve haram kılınmıştı. Asırlardır anarşi içinde yaşayan Arabistan’da bundan başka emin bir yer yoktu. Bir sonraki ayette insanın meşakkat içinde doğmasından maksat, insanın bu dünyaya eğlence ve dinlenme için getirilmediğidir. Tersine, bu dünyada mihnet ve meşakkat çekmek için yaratılmıştır. Hiçbir insan bu zorluktan istisna değildir. Mekke şehri, bir Allah’ın kulunun meşakkate girerek bu ev’i inşa ettiğine ve sonra Arabistan’ın merkezi olduğuna şahittir. Mekke şehri, bir gaye için türlü türlü musibetlere katlanan Hz. Muhammed’in (s.a.) de haline şahittir. Hatta burada vahşi hayvanlara emniyet varken O’na rahat yoktur. Ana rahminde nutfe halinden ölüme kadar süren insan hayatı şahittir ki Ademoğlu zahmet, meşakkat, mihnet, tehlike ve şedid merhalelerden geçmektedir. Sizin en imrendiğiniz insanlar bile ana karnındayken tehlike içindeydi. Orada ölebilir veya düşük olabilirdi. Doğum anında ise o insan ölüm ve hayat arasındadır. Doğumdan sonra ise o kadar çaresizdir ki bir kimse alıp bakmasa ölebilir. Yürümeye başladığında her adımda düşer. Çocukluktan büluğ çağına ve yaşlanıncaya kadar türlü bedenî değişiklikten geçmiştir. Bu değişiklik sırasında yanlış bir gelişme olsaydı can kaybına uğrayabilirdi. Bir padişah ve diktatör yatakta bile olsa her an bir ayaklanma olmasından korkar. Dünyayı fethetmiş bile olsa, halkının isyan edebileceği korkusu ile yaşar. Karun, kendi döneminde, servetini nasıl artıracağı ve onu nasıl koruyabileceği düşüncesi içinde yaşardı. Hasılı, hiçbir insan tamamen güven içinde değildir. Çünkü insan meşakkat içinde yaratılmıştır. İşte tüm bu güvensizliklerin kaynağı aslında bu ayette saklıdır. Ne muazzam ayet ama!

Daha sonra sûre, bazı Mekke kâfirlerin­den bahseder. Bunlar kuvvetlerine aldanan, hakka karşı inat eden ve Allah’­ın Rasûlünü (a.s) yalanlayan kimselerdir. Mallarını harcamanın, kendilerini Allah’ın azabından kurtaracağını sandıklan için, mallarını övünüp böbürle­nerek harcıyorlardı. Âyet-i kerimeler kesin ve açık delillerle onların bu zanlarını reddetmiştir.Bununla ilgili olan ayetlerde şöyle buyuruluyor; ‘’ Yoksa kimsenin kendisine güç yetiremiyeceğini mi sanıyor? Yığın yığın mal tüketmişimdir, diyor. O kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor. Biz ona yolu gösterdik. Fakat o sarp yokuşa göğüs geremedi.’’ Ayetteki yığın yığın mal tüketmişimdir ifadesinin manası “Yığın yığın mal heder etti”dir. Bu ifade şu anlama gelmektedir: İnsan kendi mal varlığı karşısında kibirlenerek, ‘yığın yığın mal serfatmeme rağmen benim için farketmez çünkü çok malım var’ der. Bu harcamayı iyi bir iş için değil sadece gösteriş için yapmıştır. İleriki ayetlerden, servetini büyüklük taslamak ve gösteriş için sarfettiği anlaşılmaktadır. Yani şairlere büyük mükafaatlar vererek, evlenme ve ölüm merasimi için binlerce kişiye yemek vererek, kumarda kazandığı zaman develer keserek, festival ve törenler yaparak, bu gibi diğer eğlencelerde birbiriyle yarışarak, meşhur olmak için mal sarfediyorlardı. Bu şekildeki sayısız ve boşuna merasimler cahiliye döneminde cömertlik alameti ve büyüklüğün işareti sayılırdı. Böyle harcamada bulunanlara kasideler yazılıyor, bunda da birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu büyüklük taslayanlar Allah’ın onları gözetlediğini anlamıyorlar. Onların bu serveti nasıl elde ettiklerini, niçin kullandıklarını, hangi niyetle ve ne maksatla harcadıklarını görmektedir. Onlar şöhret hırsı ve meşhur olmak için yaptıkları bu israfın Allah (c.c.) katında bir değer taşıdığını mı zannediyorlar? Bu dünyada insanları kandırdıkları gibi Allah’ı da kandırabileceklerini mi sanıyorlar? Bundan yüzleştirmelerden sonra Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: Biz insana ilmî vasıtalar ve düşünme yeteneği vererek onun önünde iyi ve kötü olmak üzere iki yol açtık. Bir yol onu ahlâkî alçaklığa götürür ve onu izlemek için hiçbir gayrete de ihtiyacı yoktur. Tersine nefsini dünyevi lezzetlere bırakması yeterlidir. İkinci yol ise ahlâkî yüksekliğe ulaştırır. Bu yoldaki zor geçitlerden geçebilmesi için kendi nefsine cebretmesi gerekir. İnsan, zaafı nedeniyle bu zor geçitten geçmek yerine, aşağı düşmeyi tercih eder. Sonra Allah, o zor geçidin ne olduğunu açıklamaktadır. Bu geçit, insanın oradan geçerek yükselebileceği yoldur. Ayet bu yolu şöyle tanımlar; ‘’  O sarp yokuş nedir sana söylendi mi? Köle azat etmek veya açlık duyulan bir günde yakınlığı olan bir yetimi, veya yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.’’ Yani insanların bu zor geçidi geçmesi gösterişi, kibiri ve riya için mal sarfetmeyi bırakarmasıyla mümkündür. Aynı zamanda malını yetimlere ve ihtiyaç sahiplerine yardım için harcamadığı müddetçe bu yolda başarılı olamayacaktır.

Surenin son kısmında bu çetin yolun sonuna gidiliyor. Ve bu sahnede yine iki grup insan karşılıyor bizi. 17 ve 18.ayette zor geçidi geçenlerden şöyle bahsediliyor; ‘’Sonra îman edenlerden olmak, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğüt­leyenlerden olmaktır. İşte bunlar, defterlerini sağla­rından alanlardır.’’  Bunlar mü’min toplumun iki özelliğidir ki iki kısa cümle ile beyan edilmiştir. Birinci özellik, birbirine sabrı telkin ederler. İkinci özellik, birbirlerine merhameti telkin ederler. Sabır hakkında daha önce pek çok yerde açıklama yaptık. Kur’-an-ı Kerim’de bu kelime çok geniş anlamlarıyla kullanılmıştır. Mü’minin tüm hayatı sabırla doludur.İman yolunun başlangıcından itibaren sabır imtihanı başlar. Allah’ın emirlerine uymak ve itaat etmek sabır ister. Allah’ın ibadetlerine yerine getirmek sabır ister. Allah’ın haramlarından sakınmak sabır ister. Kötü ahlâkı bırakmak ve temiz ahlâka uymak sabır ister. İnsan hayatta sayısız olayla karşılaşır, ki eğer sonuçlarında Allah’ın kanununa uyarsa bu dünyada birçok şeyden mahrum kaldığını görür. İşte mahrum kaldığımız bunca şey bile sabır ister. Sabır olmadan bu gibi şartlarda bir mü’min kolay kolay günahlardan sakınamaz. Ayrıca, insan yaşadığı müddetçe nefs ve hevasından tutun ailesi,akrabaları, ülkesi ve bu dünyadaki tüm insanlara zamanla onun imtihanı haline gelebilir, yani onlara karşı durmak bile sabır isteyecektir. Anlayacağınız sabır olmadan bu imtihanlar karşısında yenilgiye düşmek kaçınılmazdır. Size kötülük edene, canınızı yakana, hakkınıza girene, arkanızdan konuşana ve daha çoğaltılacak binlerce örneğe sabretmek zorundasınız!

Şimdi “merhamet”e gelelim. Bu, iman edenlerin, mü’min toplumunun ayrıcalıklı bir vasfıdır. Onlar katı kalpli, merhametsiz ve zalim bir toplum değildir. Mü’minler, insanlığın merhametli, şefkatli ve birbirinin dert ortağı olanlara sahip toplumudur. Şahıs olarak bir mü’min Allah’ın merhametinin bir gölgesidir. Toplum olarak da mü’minlerdeki bu özelliği Allah’ın Resulü temsil eder ki Kur’an onu şöyle tasvir etmiştir: “Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya 107). Rasulullah’ın en fazla üzerinde durduğu şey, ümmeti arasında yaymaya çalıştığı yüksek ahlâkî meziyetti. Bu ise rahmet özelliğidir. Rasulullah’ın irşadları incelendiğinde anlaşılacaktır ki, bu mesele Rasulullah’ın önünde en önemli mesele olarak yer almaktaydı. Cerir b. Abdullah rivayet ediyor, Rasulullah şöyle buyurdu: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah (c.c.) da merhamet etmez.” (Buharî, Müslim). Abdullah b. Amr b. As şöyle rivayet etti: “Rasulullah buyurdu ki, merhamet edenlere Rahman da merhamet eder. Yer yüzündekilere merhamet edin ki gök sahibi de size merhamet etsin”

Son ayette amel defterini soldan alanlardan bahsediliyor fakat ben bu kadar güzel bir mümin tanımından sonra oraya girmek istemiyorum. Zaten bu konuyu daha önce defalarca anlattık. Bize ne, solun adamlarından, bize ne Allah’ı ve Peygamber’i hiçe sayanlardan. Biz Rabbin rızasına, Rasul’un ümmeti sıfatına, cennet ehline, sağın adamlarından olmaya talibiz! Bi-iznillah!

Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here