بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Beyyine sûresi Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada doksan sekizinci, iniş sırasına göre yüzüncü sûredir. Talâk sûresinden sonra, Haşr sûresinden önce nazil olmuştur. Mekke’de indi­ğine dair rivayetler de vardır; ancak özellikle Buhârî’de yer alan bir hadis sûrenin Medine döneminde indiğini göstermektedir. Sûre adını birinci âyette geçen ve “açık delil, kesin belge” anlamına gelen “beyyine” kelimesinden almıştır. “Kayyime, Beriyye, İnfıkâk” gibi isimlerle de anılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in bu sûreyi “Lem Yekünillezîne keferû” şeklinde andığı da rivayet edilmiştir. Sûrede Hz. Muhammed aleyhisselâmın peygamberliği karşısında Ehl-i kitap ve müşriklerin İnkarcı tutumları eleştirilmekte; özellikle Ehl-i kitap mensupları­nın, bu tutumlarıyla kendi dinlerinin özüne de aykırı davrandıkları, çünkü İslâm’ın iman ve ibadete dair temel buyruklanyla peygamberlik inancının o dinlerin asılla­rında da bulunduğu bildirilmektedir. Sûre kötülerle iyilerin âhiretteki durumlarını özetleyen açıklamalarla son bulmaktadır. Ayetlerin konu dağılımı şu şekildedir;

1-3: Kuran’ın temiz ve doğruluğu
4-5: Kitap ehlinin sorumlulukları
6-8: İman eden ve etmeyen kişilerin akıbeti

Bu surenin Kur’an-ı Kerim’de tertib itibarıyla Alak ve Kadir Suresinden sonra yer alması anlamlıdır. Alak suresinde ilk vahiy, Kadir Suresinde de bu vahyin nüzul zamanı bildirilmiştir. Bu surede ise bu mukaddes kitab ile birlikte bir peygamber gönderilmesinin gerekçesi açıklanmıştır. Surede ilk olarak, bir Rasul gönderilmesinin sebebi açıklanmıştır. ‘’ Kitap ehlinden ve müşriklerden küfredenler kendilerine apaçık bir hüccet (beyyine) gelinceye kadar vazgeçecek değillerdi. (Bu delil), tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir.’’ Yani müşrik, kafir demeden tüm insanları düştükleri küfürden kurtarmak ancak bir peygamber ile mümkün olacaktır. Bu ayetin anlamı, apaçık delil gösterildikten sonra hepsi küfürlerinden vazgeçecekler olarak anlaşılmamalıdır. Aslında anlamı şudur: Delil olmadan onların bu halden çıkmaları mümkün değildir. Fakat bu deliller geldikten sonra küfür üzerinde devam edenlerin sorumlulukları kendilerine aittir. Bundan sonra onlar, doğru yola dönebilmeleri için kendilerine hidayet edilmediği mazeretini ileri süremezler. Bir sonraki ayette Ehl-i Kitab’ın bilgisizliklerinden veya bu kitabın kapalı ve anlaşılmaz noktaları bulunduğundan dolayı onun üzerinde ihtilafa düşmemiş olduklarını; ancak kendilerine deliller ve bilgi geldikten sonra ihtilafa düştüklerini belirtmektedir. “Kitap verilmiş olanlar ancak kendilerine apaçık hüccetler geldikten sonra ayrılığa düştüler. ”  Yani Yahudi ve Hristiyanlar bundan önce çeşitli sapıklıklara düşerek sayısız fırkalara bölünmesinin nedeni, Allah’ın hidayeti geldikten sonra bu sapıklığa düşmüş olmalıdır. Onun için, bu sapıklıktan kendileri sorumludurlar. Çünkü Allah’ın hücceti tamamlanmıştır. Fakat insanlar o sayfaları temiz bırakmamışlardır. Onların kitapları doğru ve halis talimatları haiz değildir. Onlar öyle sapıklığa o kadar dalmışlardı ki kendi kendilerine doğru yolu bulmaları mümkün değildi. Uyanmaları için bir peygambere ihtiyaçları vardı. Aynı zamanda Allah’a söz de vermiş, eğer o peygamber gelirse ona iman ederiz demişlerdi. Bu konuda da hayli bilgi sahibi idiler. Çünkü kitaplarında ona dair bir çok bilgi vardı. Bu nedenle Allah (c.c.) bir peygamber gönderip onlara apaçık delil göstermiştir. Bu vasıtayla onlara temiz ve doğru talimatı taşıyan apaçık delil göndererek üzerlerindeki hüccetini tekrar tamamlamıştır. Bundan sonra aralarında fırkalaşmaya devam ederlerse bunun sorumluluğu kendilerine aittir. Aynı düşünüldüğü gibi de oldu, onların bazıları iman etti, birçokları ise onu tanımadılar. Ehl-i Kitab âhir zaman peygamberi hakkında bir çok bilgiye sahip oldukları halde böyle davranırlarken, müşriklerin İslâm’a büyük tepki göstermeleri beklenen bir husustu. Zaten tarih de bu şekilde devam etti.

Tüm bunlar açıklandıktan sonra aslında dinin bir tek kaynaktan doğduğunu, kâidelerinin sâde ve açık olduğunu, bundan dolayı ihtilafa ve görüş ayrılıklarına gerek olmadığı 5 ayette şöyle açıklanmıştır; “Halbuki onlar doğruya yönelerek, dini yalnız Allah’a has kılarak, O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekât’ı vermekle emrolunmuşlardı. İşte bu en doğru dindir. ” Yani Rasulüllah’ın getirdiği dinin talimatlarını aynen daha önce Ehl-i Kitaba gelen peygamberlerin kitapları da taşımaktaydı. Şimdikilerin kendi dinlerine soktukları batıl akide ve fasit ameller onlara emredilmemişti. En baştan beri, sahih ve doğru din her zaman halisçe Allah’a itaat etmek, O’nunla birlikte hiç bir şeyi ibadette ortak etmemek, her şeyden yüz çevirerek yalnızca Allah’a tapmak, O’na itaat etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekti. Bundan açıkça anlaşılıyor ki, Ehl-i Kitap olanlar asıl dinlerinden çıkarak, batıl olan şeylere inanmaya başlamışlardır. Ve Allah’ın Rasulü onları asıl dine dönmeye davet etmektedir.

Bu davetin son kez hatırlatılmasından sonra artık akıbet kısmına geçiyoruz. İlk olarak 6.ayette kafir, müşrik ve kitap ehli  muhattap alınarak şöyle buyurulmuş; ‘’Kâfirler, gerek kitap ehlinden olsun gerek puta tapanlardan olsun muhakkak, cehennem ateşindedirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Onlar, insanların en şerlileridir.’’ Yani Allah’ın mahlukatı arasında ondan daha kötü mahluk yoktur. Hatta hayvanlardan da düşüktür. Çünkü hayvanlara akıl ve irade verilmemiştir. Bunlar akıl ve irade sahibi olmalarına rağmen haktan yüz çevirmektedirler.  Ve bundan sonra 7.ayet müjde gibi geliyor ve inşallah biz bu ayetin muhattabı olma gayretiyle yaşıyoruz; ‘’İnanan ve güzel amel işleyenler de insanların en hayırlılarıdır.’’ Yani Allah’ın bütün mahlukatından, hatta meleklerden bile efdal ve şereflidir. Çünkü meleklere itaatsizlik yapma iradesi verilmemiştir. Bu insan ise (ehl-i iman) irade verilmesine rağmen itaat etmiştir. Surenin son ayeti ise bu grubun mükafatlarını açıklayarak müjdeyi ikiye katlıyor ; ‘’Rableri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur.’’ Diğer bir ifade ile Allah’tan korkarak yaşayan, Allah’ın vereceği cezayı hesaba katıp adım atan ve Allah’ın rızasını küçümsemeden hareket eden için Allah katında bu mükafaatlar vardır.

Bu sureyi de böylelikle bitirmiş olalım.
Sadakallahulazim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here